Guillaume Apollinaire’in Şiirlerindeki Kadınlar: Yüreğim bir oyuncaktır elinde

1901 yazı. Yirmi bir yaşındaki delikanlı, genç şair Apollinaire, Kontes de Milhau’nun kızına Fransızca öğretmek için Almanya’ya gelir. Orada bir hanım öğretmen daha var: Apollinaire’le aynı yaşta, sarışın bir İngiliz kızı, Annie Playden. Dersten artakalan zamanlarda Rhin kıyılarında dolaşırlar. Mevsim güz. Batan güneş göğü erguvan renge boyuyor. Rhin kıyısından esen serin rüzgâr Annie’nin sarı saçlarıyla oynuyor. Sürekli konuşuyor, bir şeyler anlatıyor delikanlı. Yürüyorlar. Gün batmış, ortalık kararmaya başlamış. Az ötede, bir ateşin yöresinde et kızartıp bira içen çingenelere rastlarlar. Çingene kadın fallarına bakar: “Geceler üstünüze kilit vurmuş. Ama bir kuş görüyorum, mavi bir kuş, gagasında küçük, parlak bir taş var, umut taşı.”

Kalkıp Kontes de Milhau’nun köşküne yollanırlar. Yıldızlar ışıklarını, ağaçlar kesik ellere benzeyen yapraklarını döküyor. Delikanlı kızın elini tutmak ister, kız çeker. Umutla umutsuzluk arasındaki genç şairin bilinçaltında sonradan tamamlanacak olan bir şiirin dizeleri yeşerir:

Vurmuş geceler bize kilit / Çingene biliyormuş demek / Ayrıldık hoşça kal diyerek / Çıktı bu kuyudan umut // Ağır aşk ağır bir ayı olmuş / Biz isteyince dikilip oynadı / Yitirdi tüylerini mavi kuş / Dilenciler Ave dualarını // Gökten taş yağarmış yağar besbelli / Kilit vurmuş geceler üstümüze / Düşündürdü sevmek umudu bize / Çingene kadının dediklerini.

Genç Apollinaire’in kadınlar üstüne henüz pek deneyimi yok. İvedi davranır, öpme girişiminde bulunur, coşkulu söylevler çeker, işi yalan söylemeye kadar vardırır: “Babam general, yakında bana büyük bir miras kalacak.” Oysa delikanlı piç, babasının kim olduğunu bile bilmiyor. Düş dolu genç şair bir gece Annie’nin kapısını çalar. Bu hoyrat davranış, geleneklerine bağlı Annie’yi büsbütün ürkütür, Apollinaire’den uzak durmaya başlar. Şairin yüreğinde kıvancın yerini yoğun bir hüzün alır. Sisli gözde gördüğü her şey kırık bir kalbin acılarını yansıtır:

Gidiyorlar dumanlı güz sisinde / Köylü ile öküzü ağır ağır / Damlar kayboluyor sis örtüsünde // Bir türkü tutturmuş giderken köylü / Bir sevda türküsü ezgisinde yar / Bir nişan yüzüğü kırık bir kalp var // Dumanlı güz yazı öldürüyor / İki gölge sis içinde yürüyor.

Aşk kırgını Apollinaire’in Alkol adlı bir kitabındaki şiirlerin büyük bölümü, Rhin Şiirleri’nin ise hemen hepsi sarışın İngiliz kızı Annie Playden için yazıldı. Kırlarda artık yalnız dolaşırken Annie’nin gözlerini, gözkapaklarını çiğdem çiçeklerine benzetir:

Zehirli ama güzeldir çayır sonbaharda / Ve otlarken inekler / Yavaş yavaş zehirlenirler burada / Leylaklar renginde mor halkalar çiğdemler yeşerir / Senin o gözlerin de çiğdem çiçekleridir / Altındaki mor halkalarıyla benzer sonbahara / Ömrüm zehirleniyor günbegün gözlerin uğruna // Savaşçılık oynamaya çığlık çığlığa gelir / Okul dönüşü çocuklar mızıka çalar eğlenir / Çiğdemleri toplarlar anneleridir onlar / Senin göz kapaklarında da çiğdemin mavisi var / Rüzgârda dalgalanan çiçekler gibi kıpırdanır // Bir türküdür tutturmuş sığırtmaç usul ağır / Terk ederken dönmemek üzere bir daha / Otları acı biten çayırı sonbaharda.

Apollinaire Paris’e, Annie Londra’ya döner. Şair sürekli sarışın İngilizi, Rhin kıyılarındaki mutlu, mutsuz saatleri düşünür. Aşk yarası sürekli kanıyor. Londra’ya gidip Annie’yi görür ve yine kanatları kırık gelir Paris’e. Ertesi yıl (1904) mayıs ayında şansını bir kez daha dener, aşkına yine karşılık alamaz. Kötüsü, Annie kimseye adres bırakmadan çekip Amerika’ya gider.

Guillaume Apollinaire üç yıl boyunca Annie’yi aklından çıkarmadı. 300 dizelik Bir Aşk Kırgınının Şarkısı’nı onun için yazdı ama ne ötekilerin ne de bu şiirin varlığından haberi olmadı Annie Playden’in. Esin perisi Muse’ler acımasız ve kayıtsız oluyor çoğu kez.

“Mirabeau Köprüsü” ve Marie Laurencin

Apollinaire’in Annie’yi son kez gördüğü o mayıs günüyle Bir Aşk Kırgınının Şarkısı adlı uzun şiirini tamamladığı gün arasında aylar, belki de iki ya da üç yıl var. Şiir yayınlanacağı sırada Apollinaire girişe şu bağlamı koyar:

Ve bu şarkıyı söylediğimde / 1903 yılında bilmezdim ben / Aşkının benzeştiğini güzel Phenix’le / Gündüzün dirildiğini yeniden / Bir akşamüstü ölse bile.(1)

Böylece Apollinaire okuru yeni bir aşkın başlangıcından da haberdar eder. Şairin yeni sevgilisi ressam Marie Laurencin’dir. Esmer gürbüz sağlıklı. Ressam olarak henüz ünlenmemiş ama Picasso yapıtlarını beğeniyor. Apollinaire ilk kez ona, 1907’de, resim satıcısı Clovis Sagot’nun Lafitte Sokağı’ndaki resim dükkânında rastlar. Uzun yüzlü, saçları kestane rengi ve bukleli, gözleri badem ve biri şehla, dudakları dolgun, etli, şehvetli.

İkisi de sanatçı oldukları için sık sık karşılaşma olanağı bulurlar. Sevda yürürlüğe girer. Şair Mirabeau Köprüsü’nden Seine Nehri’nin akan yeşil sularına bakıp düşünür:

“Bu akan su gibi gidiyor sevdam / Sevdam gidiyor / Ne kadar yavaş yürüyor yaşam / Umut ne kadar güçlü.”

Apollinaire’in usunu, düşlerini artık hep Marie Laurencin doldurur. Esmer güzeli ressamın yüreğini kazanıp yatağını bölüşeceği günü -ki artık toy bir oğlan değildir- umutla, sabırla bekler.

Küçük kız dans ediyordun orada / Billur gibi parlıyor haç / Dans etsene büyük-ana / Çalacak yine tüm çanlar / Ne zaman geleceksin Marie / (…) / Geçiyordum Seine Nehri kıyısından / Eski bir kitap koltuğumda / Bu ırmak acılarımdır akan / Akıyor ve hiç kurumak bilmiyor / Ne zaman bitecek hafta.

Apollinaire’in Marie’ye aşkı sarışın İngiliz kızı Annie Playden’e aşkı gibi platonik düzeyde kalmaz. Sevişirler. Buna rağmen evlenemezler. Bunu Marie şöyle açıklar: “1907’den beri tanışıyoruz. Başlangıçta evliliği düşündük ama annesi beni yeterince zengin bulmuyordu. 1911’den sonra ise benim annem Apollinaire’i istemedi. Eden bulur.”

Apollinaire ne diyor bu konuda? 1915 yılında, o zaman nişanlı olduğu Madeleine Pagé s’e cepheden yazdığı mektupta şunları söyler: “1907’de ressam bir kız girdi yaşamıma. Bu birliktelikte sanatın ve estetik zevkin de payı var. Beni seviyordu ya da sevdiğini sanıyordu ya da ben onu sevdiğimi sandım; belki de sevmeye çalıştım. O tarihlerde, ne o ne ben, henüz tanınmamıştık, sanat üstüne düşüncelerimi ve estetikle ilgili yazılarımı henüz yazmaya başlamıştım. Bu yazılar giderek Avrupa’da, hatta Avrupa’nın dışında bile etkiler uyandırdı (…) O evlenelim istiyordu, bense bu evliliği hiç istemedim, hiç düşünmedim. İlişkimiz 1913’e dek böylece sürdü ve artık o da beni sevmedi. Bitmişti, ama nice zamanları birlikte geçirmiştik, nice ortak anılarımız vardı. Bütün bunlar geçip gidiyordu işte, bir iç sıkıntısıdır başladı bende, sanırım aşk ağrılarıydı, savaşa kadar sürdü.”

Apollinaire Alkol’deki şiirlerin bazılarını, Epigramme’lar’daki şiirlerin birçoğunu Marie Laurencin için yazdı. Katledilmiş Şair adlı düzyazı kitabında da Marie’ye aşkını anlatır.

Madeleine Pagès

Savaş Apollinaire’in mali durumunu altüst eder. Geçimini gazetelere, dergilere yazdığı yazılarla sağlıyordur savaştan önce. Ama savaş yüzünden gazetelerin, dergilerin çoğu kapanır. Şair çıkar yolu asker yazılmakta bulur. Bunda bir başka etkenin daha payı var. Apollinaire Polonya kökenli, Fransız şiirine birçok yenilik getirince sağcı, tutucu basın onu hep “bu Polonyalı yabancı dağdan gelip bağdakini mi kovacak?” diye eleştiriyordu. Bir Fransız kadar Fransız olduğunu kanıtlamak için işte bir olanak geçmişti Apollinaire’in eline. Zaten yaşıtlarının çoğu askerdi. Şairimiz topçu oldu. İzinli olduğu sırada, Riviera’da, ressam Robert Mortier aracılığıyla, bir amiralin torunu, ünlü bir aileden gelen Louise de Coligny adlı kadınla tanıştı. Şair şiirlerinde ondan Lou diye söz eder. Sözcük oyunları yapar, yazılışı değişik loup, kurt sözcüğüyle Lou arasında iletişimler kurar:

Kurtlar vardır her türden bilirim / En yırtıcısını tanıdım ben de, / İblisin alıp götürdüğü yüreğim / Ve koyduğu kapısının önüne / Yüreğim bir oyuncaktır elinde.

Calligramme’lardaki bazı şiirleri Louise de Coligny için yazdı. Ama bu şiirlerde Annie’ye ve Marie’ye duyulan aşkın derinliği yok. Dizeler daha çok erotik:

Sevdanın kahrettiği bir bülbül şakıyor / Güllerini derdiğim gövdenin gül ağacında.

1 Ocak 1915. Topçu asker Apollinaire, izinli, Nice’den Marsilya’ya trenle gidiyor. Kompartımanda 21 yaşında bir kız var, esmer, romantik yüzlü. Adı Madeleine Pagès. Oran’lı. Nice’de dinlenceye gelmiş. Şimdi ailesinin yanına dönüyor. Bir süre sonra kompartımandaki yolcular arasında özdenlik başlar. Apollinaire sanattan, şiirden söz eder. Şiiri seven genç kız büyük bir ilgi duyar. Bunun üzerine şairimiz kendisinin de şair olduğunu söyler. Kız Marsilya’da trenden inerken adresini alır ve ona Alkol adlı şiir kitabını göndereceğine söz verir.

Üç ay sonra Madeleine cepheden gönderilmiş bir kart alır. Apollinaire’den geliyordur kart, kendi kitabından henüz bir tane edinip gönderemediği için özür diliyordur. Pagès yanıtlar ve yanıt alır. İletişim mektuplarla kurulur. Fotoğraflar yollarlar birbirlerine. Madeleine yazdığı şiirleri de gönderir Apollinaire’e. Şiirleri görünce büsbütün yüreklenen Apollinaire 10 Ağustos tarihli mektubunda evlilik önerir: Önce nişanlanacaklar, koşullar elverince de hemen evlenecekler. Yanıt olumlu. Piyade asteğmen olan şairimiz 1916 ocağında, iznini Cezayir’in Oran kentinde, nişanlısının yanında geçirir. Dönüşünde her gün mektuplar yazar. Hepsi de şiirlerle dolu. Büyük kısmı Caligramme’lar kitabında yer alan elliye yakın şiir.

Bir şairimiz, belki de Şinasi “Aldanma ki şair sözü elbette yalandır” demiş. Sevilerin kendisi yalan olamaz. Ama bir aşk şiiri de her zaman tek bir kadın için yazılmayabilir. Yeni bir aşk şiirinde geçmiş diğer aşklardan anılar vardır. Acaba bunun için mi Apollinaire aslında daha çok Marie Laurencin için yazılmış şiirlerini hem Lou dediği Louise’e, hem Madeleine’e “bu şiiri senin için yazdım” diye gönderir. Şairin cepheden yazdığı, Epigramme’lar kitabındaki Lou’ya yazılmış, Aşkımın Gölgesi şiirinden okuyalım:

Çok güzel köprüler var / Senin için çarpan yüreğim var / Yolda üzgün bir kadın var / Bir bahçede güzel küçük bir kır evi var / Çılgınlar gibi eğlenen altı asker var / Hayalini arayan gözlerim var / Tepenin üstünde sevimli küçük bir orman var ve / biz geçerken yaşlı bir yurttaşımız işiyor / Küçük Lou’yu özleyen bir şair var.

Yine Calligrame’lar kitabındaki Var başlıklı şiirde Apollinaire’in bu kez Marsilya’dan vapura binip Cezayir’e giden Madeleine Pagès’i betimlediğini, anlattığını görüyoruz:

Bir gemi var götürdü sevdiğimi / Altı sosis(2) var gökte gece olunca sanki onlardan doğuyor yıldızlar / Düşman bir denizaltı var kızıyordu sevdama / Binlerce küçük çam var yöremde mermilerle kırılmış / (…) / Her şeyi kesip doğmamız var Nietzsche’nin, Goethe’nin, Cologne’un barsaklarında / Kahroluşum var Madeleine’in mektubundan sonra.

Apollinaire savaşta şakağından ciddi bir yara alır. Tanıştığı kızıl saçlı “Ruby” ile evlenir. Bir süre sonra alnındaki yara onu bütün sevgililerden ayırıp toprağın koynuna verir.

Erdoğan Alkan
Guillaume Apollinaire (1880 – 1918)
Kaynak: Varlık, Sayı 1062, Mart 1996

(1) Bu bağlamın çevirmeni Cemal Süreya’dır.
Yazıdaki diğer şiirler Erdoğan Alkan’ın çevirileridir.
(2) Almanların savaşta kullandığı balonlara şair sosis diyor.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Çoğunluk ne kadar acımasız olabiliyor…” Yangınlar – Cemal Süreya ve Ece Ayhan
İnsan sesinin büyüsü; Zulal “Notes to a crane” albümü ve seçilmiş şarkıları
Kapat