Cemal Süreya Türkçe Öğretmenlerini Anlatıyor: Böyle öğretmenleriniz olmuş mudur sizin?

Bilecik Ortaokulu’nda, Haydarpaşa Lisesi’nde parasız yatılı okudum. Altı yıllık ortaöğrenimim süresi içinde dört Türkçe öğretmenim olmuş. Bilecik Ortaokulu’nda Türkçe öğretmenimiz Nimet Kolçak’tı. Tarihsel romanlarıyla da tanınan bir gazetecinin, M. Sami Karayel’in eski eşiydi.

Sert, kolay not vermeyen bir hocaydı Nimet Hanım. Benimle ayrıca ilgilenirdi. Ama iyi bir öğretmen miydi? Sınıf arkadaşlarımın durumunu düşününce bu soru tam bir karşılık bulmuyor. Üç yıllık ortaokul döneminde, bir edebiyat sevgisini bırakalım, genel bir okuma tutkusu da uyanmamıştı arkadaşlarda. Sanırım, Nimet Hanım’ın tek başarısı, Türkçeyi “en zor ders” yapmaktan ibaretti. Öğrenciler en çok bu dersten korkarlardı. Nedir ki bu öğrencilerle öğretmen arasında hiçbir planda bir diyalog kurulamamıştı. Öğretmezdi, eğitmezdi Nimet Hanım, yalnızca denetlerdi. Oysa bilgili, günün koşullarına göre ekinli bir kişi olduğu da belliydi. İstanbul’dan gelmişti, ne de olsa bir yazar karısıydı. İki bin nüfuslu kentte bu ona ayrıcalı bir durum sağlıyordu. Benimle ilgilendiğini söylemiştim. Belki başka sınıflarda ilgilendiği bir iki kişi daha vardı. Ama bu ilgi iyi not vermekten öteye geçmezdi. Üç yıllık öğrenciliğim sırasında tek bir sözü kalmış aklımda: “Hüseyin Cahit Yalçın sıcak bir yazardır; Falih Rıfkı çok usta, ama soğuk bir yazardır.” Bilmem neden, bu söz yer etti bende. Uzun süre, o iki yazarı okuduktan sonra da kaldı içimde. Edebiyat vardı, bir sınırsızlık vardı bu sözde.

Haydarpaşa Lisesi’nde ilk yıl edebiyata Ali Sedat Oksal geldi. İlginç bir adamdı. Milliyet gazetesinde dil konularında yazılar yazıyordu. İyi bir öğretmendi. Yıl sonunda gittiği sınıflarda aruz veznini bütün incelikleriyle öğrenmeyen tek kişi kalmamıştı. Sanırım, o sıralarda yaygınlaşmış olan yeni şiire karşıydı Ali Sedat Oksal. Hep Yahya Kemal üstünde durur, Faruk Nafiz’den öteye de pek geçmezdi. Ders yılı 47-48. Ama çok güzel şiir okurdu hakçası. Çok da güzel konuşurdu. Edebiyat dersleri bir olay, denebilirse bir gösteri olurdu bizler için. Ders aralarında da arkadaşlarla toplaşıp geniş kol ya da derin kol halinde aruzla yürüyüşler yapardık. Tuhaf bir dans, bir mehter yürüyüşü çıkardı ortaya. Kolbaşı arada bir değişik vezin buyruğu verir, herkes adım biçimini birdenbire ona göre değiştirirdi. Elbet, Ali Sedat Oksal bize yalnız aruzu öğretmiş değildi. Yeni edebiyat devinimine tek sözcükle değinmediği halde, büyük bir “edebiyat duygusu” yaratmıştı bizde.

Bunu da eski edebiyatı açarak, açımlayarak yapmıştı. Hani romanlarda okuruz, adam yaşını başını almıştır, olaylar karşısında eski bir öğretmenin bir sözünü anımsar. Böyle öğretmenleriniz olmuş mudur sizin? Benim bir tane olmuştur, o da işte Ali Sedat Oksal’dır. Sanırım, bütün sınıf arkadaşlarımız da aynı kanıdadır. Öleli yirmi beş yıl oluyor, ama hayatımıza sürekli olarak karışmış. Dolmuşta, trende bir arkadaşa rastlasam, ondan söz etmemek olmaz.

Lise ikide kısa bir süre M. Behçet Yazar’ın öğrencisi oldum. Çok kısa bir süre. Bu yüzden kendisini pek tanıyamadık. Ama o, bu süre içinde bizi tanımıştı. Bu arada izin verirseniz, beni de keşfetmişti. Üst üste birkaç gözlük takar, bunları da sık sık değiştirirdi. Her şeye açık, çok bilgili bir adamdı. Bir bilim adamı, bir üniversite hocası tavrı içindeydi.

M. Behçet Yazar’dan sonra sınıfa genç bir bayan öğretmen gelmeye başladı: Melahat Babacan. Yeni şiir de tam o sıralarda açık pencerelerden içeri dolmaya başlamıştı. Melahat Babacan, Şerif Hulusi’nin eski eşiydi. Ünlü M. Behçet Yazar’dan sonra onu tam benimseyemeyeceğimizi sanıyorduk. Gelgelelim, bu genç öğretmen kürsüye oturduktan kısa bir süre sonra gözümüzde öncekilerden çok daha büyük saygınlık kazanmayı bilecekti. Büyük savları yoktu, yalnızca öğretmen olmak istiyor, işine dört elle sarılıyordu. Sanırım başardı da. Bugün eski arkadaşlar ne zaman karşılaşsak onun adını da mutlaka ederiz.

Cemal Süreya
Toplu Yazılar 2 – ‘Günübirlik’ler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir