Çocuktum Ufacıktım, Top Oynadım Acıktım – Buket Uzuner

Çocukluk, onu mutlu ve keyifli geçirmiş herkes için sihirli bir .sözcüktür. Saflık, inanç ve güven anlamlarını taşır, bir kale gibi bütün yaşamı koruyarak kucaklar. Bunun tersine, güvensiz, sevgisiz ve horlanarak (hatta taciz edilerek) geçirilen talihsiz çocukluklar da var ki, bunun olumsuz etkilerinin bitmeyen bir kâbus gibi tüm yaşamı etkilediğini biliyoruz, görüyor veya okuyoruz. Çocukluk iyi ya da kötü izlerinden tüm gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerinde asla kurtulamayacağımız kadar önemli, onarımı güç, geri dönüşü zor, bu anlamda insafsız bir süreç!

Ben şanslıydım.

Çocukluk denince keyiflenen, bu sözcüğün sihrine kapılabilen bir yetişkinim. Fazla duyarlı, dikkafalı ve biraz da iddialı bir çocuk olmamın yarattığı zorlukları yaşamak dışında, sevilen, istenen ve güvenilen bir çocuk olarak büyüdüm. Müslüman ve Doğulu ülkelerde yirminci yüzyılda hâlâ çok yaygın yaşayan, kız çocuğundan nefret ederek insan sevgisi nutukları atılan bir ailede doğmayışım en önemli şansımdı. Babamın ilk çocuğunun kız olması karşısında yaşadığı sevinç ve gururun hikayeleriyle büyüdüm ben. Bunu bilerek büyüyen kız çocuklarının sırtı yere zor gelir.

Üç yaşıma kadar evin tek çocuğu olmanın bütün avantajlarıyla saltanat sürerken, birdenbire etrafta bir küçük kardeş söylentileri başladı ve bugün annem aniden ortadan kayboldu. Bir büyük teyzeyi ziyarete mi çıkmıştı, yoksa alışverişe mi pek anımsamıyorum. O bir-iki gün içinde bana kim baktı, bu da hiç net değil kafamda. Derken bir öğle sonrası babam çocuksu bir heyecanla eve geldi ve bana bir küçük kardeş geleceğini haber verdi. O sırada annem ortaya çıktı, onun da yüzünde tuhaf, heyecanlı bir gülümseme vardı. İkisinin de heyecanı yani bebekten çok, sanki benim o bebeği nasıl karşılayacağım telaşımdandı, bunu hissetmiştim.

Odanın kapısı açıldığında gördüğüm ilk şeyi hiç unutmam. Bu bir çift bebek ayağıydı. Parmak uçları yukarı bakan, pembe, tombul ve minik bir çift bebek ayağı… Ayakların altını görmem için hazırlanan dekorda bebeğin bedeni ve başı hiç görünmüyordu.

“İşte kardeşin!”

Kardeşim bir çift ayaktı demek ki… Müthiş bir düş kırıklığı ve aldatılmışlık yaşamıştım. Arkadaşlarımın kardeşleri, yüzü, gözü, kolları olan bebeklerdi, benimkisi yalnızca bir çift ayak!

Kardeşini kıskanmasın ve uğur getirsin diye kuşaklar boyu, uygulanan belki de Türkler’in Şaman döneminden kalma bir âdetti bu ayak gösterme konusu. Kardeşimi çok güzel, şahane gamzeli bir bebek olup da yollarda, kocaman “maşallah” larla sevildiği zamanlarda bile kıskanmayışımda bu ayak gösterme âdetinin rolünü bilmem ama, ilgi ve desteğini daima adilce paylaştırmaya özen gösteren anne ve babamın etkisini iyi biliyorum.

Bu ayak bebeğin kundağı her açıldığında, içinde bana bir çikolata ya da şekerleme çıkıyor, ben heyecanla başında bekliyordum.

“Aaa, koş Buket, kardeşin sana yine çikolata getirmiş!”

Küçük erkek kardeşin getirdiği çikolataları afiyetle yiyordum, ama öbür çocukların kardeşleri altlarına yapıp pis pis kokarken benimki nasıl olup da çikolata yumurtluyordu pek çıkartamıyordum.

“Çünkü seni çok seviyor!” diyordu annem.

Bu yeterli ve en önemli nedendi. ,

Bir keresinde o sıralar pek sevdiğim minyatür bakır oyuncaklardan birkaç tanesi de bebek kardeşin kundağından çıkınca isyan etmiştim.

“Ne yani onun geldiği yerde bakırcılar çarşısı mı var?”

Belki çikolataların kesilme tarihi de o sorunun sorulduğu güne denk düşmüştü… Biraz büyüyüp mahallede bizimle oynamaya başladığında, kardeşimi koruma işi artık tamamen benim görevim olmuştu. Oyun oynamayı seven, aktif bir çocuktum. Oyun oynamayı, bir yetişkin için soyutlaşan boyutlarda hâlâ çok severim.

Mahalledeki oyunlarda kardeşimi korumak konusunda on yaşıma dek bir sorunum olduğunu anımsamıyorum. Ama o yaşlarda benden bir-iki yaş büyük erkek çocukların fiziksel olarak güçlenmesiyle oyunlardaki üstünlüğümü yitirmeye ve dolayısıyla kardeşimi korumaya yetecek prestijimin yıprandığını ayrımsıyorum. Çocuksu bir sezgiyle bunun da bir yolunu bulmuş, futbol, dalya, voleybol, saklambaç oyunlarındaki itiş kakışlarda yediğim tekmeler ve bilek güreşinde yitirdiğim başarılarımı geri almanın yolunu bulmuştum.

Öğretmencilik oyunu kuruyor, benden daha büyük ve güçlü oğlanlara yanıtlarını bilemeyecekleri garantili coğrafya, genel kültür ve sanat soruları soruyordum. Ve başarısız olduklarında ne yapalım oyun icabı (!) cetvelle bir güzel pataklıyordum. Eh oyun icabı beni tekmeleyen o yumurcaklar, yine oyun icabı bu avuç içi cetvel sopasına uysalca baş eğiyorlardı. (1965’lerin çocukları böyleydi, 1995’lerin çocukları artık bu kadar saf değil ya da o sıralar ünlü bir filmin kadın karhama “peçeli efe” oluyor, bütün erkek çocuklarını peşime takarak tahta atlarımızla mahalleyi tıkıdık tıkıdık koşuyorduk. O sırada pencereden bizi izleyen babamın neşeli kahkahalar atarak bana bakışını görürdüm hayal meyal. Annem bana hiç belli etmeden izlermiş beni, onu görüp gururum kırılmasın diye…

Ergenlik öncesi döneminde yeniden prestijimi kazanarak, küçük erkek kardeşini korumaya yetecek kadar güçlenmiştim mahalle çocukları arasında. Çocuklar arasında aranan biri olmamın asıl nedeni, heyecanlı ve sürprizli oyunlar, senaryolar kurup onları çabucak organize ediyor oluşumdu sanıyorum. O zamanlar pek çok kahramanım vardı ve bunları mahalledeki çocuklara öyle yansıtırdım ki bir çoğu beni o kahramanlarla özdeşleştirirlerdi.

Peter Pan ve Küçük Kadın Jo, bu kahramanların en önemlileriydi. Bazı geceler Peter Pan gelecek diye pencerem açık uyur, hastalanır; Jo gibi yazar olabilmek uğruna elimde küçük defterle esnafla röportajlara kalkışırdım. Bugün de sanatına saygı duyduğum Işık Yenersu’nun oynadığı Peter Pan oyununa tüm sezon boyunca üst üste her pazar sabahı beni götüren annemin sabrını şimdi değerlendirebiliyorum. Belki de düş gücümün gelişmesini destekleyişinde asıl ona benzeyişimin annemi gönendirişi gerçekten etkendi.

Çocukluğumun sancılı, üzüntülü anıları da var aklımda elbette, ama çocukluk kavramı saflık, sevgi ve güven duyguları yüklü bir dönem benim yaşamımda. Belki de en çok bu nedenle kötü/ talihsiz çocukluk yaşayan küçükler için yüreğim gerçekten kanar. Çünkü neyi kaçırdıklarını iyi bilirim. Ve hâlâ Peter Pan’a inanan o küçük kızı içimde herkesten gizli bir yerde korurum özenle… O zamanlar “küçüktüm ufacıktım/top oynayıp acıktım..”

Ünlüler de Çocuktu

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Albert Camus’un “Yabancı” kitabı üzerine – Jean-Paul Sartre

Kapat