CARACO: KÖTÜLÜK, İNSANLARIN ARTMASINI İSTER ÇÜNKÜ; NE KADAR ARTARSA İNSAN O KADAR DEĞERSİZLEŞİR!

3

Ara sıra dünyada bir kurtarıcı belirir, ama bu kurtarıcının mesajı daima anlaşılmazdır ve düzen bu mesajı kendi keyfine uydurmakta tereddüt etmez. Okuduklarını anlayan ender kişilerin karşısına, söze sığmaz bu lafların ortasında yeniden düzen çıkar, çünkü düzen peygamberlerin konuşmasına izin verir ve onlar konuşmalarını bitirdiklerinde son sözü düzen söyler, hem umuda hem imana damgasını düzen basacaktır: Metinler bu koşullarda kabul edilir ve onların esinleri yanılmaz olarak değerlendirilir, bu yöntem binlerce yıl geçmişe uzanır ve çağlar tükenene dek de asla değişmeyecektir. Kurtarıcılar kuşakların dengi geçinirler ve düzen kalır, onlara teslim olmuş gibidir ve onların eserleriyle silahlanmayı amaçlar, Tarih bize her kurtarıcıdan sonra düzenin daha güçlü olduğunu öğretir, bütün kurtarıcıları inanılır ve güvenilir kılmak için hizmet ettikleri umut ve imandan daha güçlü olur.

KAÇINAMAYACAĞIMIZ ŞEYE RIZA GÖSTERİYORUZ!

Ben zamanımızın peygamberlerinden biriyim, sessizlik kaplıyor üzerimi, benim söyleyecek sözüm olduğu hissedilince bunu öğrenmek istemediler, moda olmuş usullerle bu sözden uzak duruluyor, beni canlı canlı gömmek istiyorlar ama bunun sonucu benim yandaşlarımı günün birinde daha fanatik kılmak olacak. Ben kendime çizdiğim yolda ısrarlıyım, bu yol artık açıktır, burada uzun süre tek başıma yürüyecek değilim, benim fikirlerim bu dünyada yoktu ve bu fikirleri benimseyecek olanlar, düzen adamları ile anarşistler arasında yeni bir halk oluşturacaktır. Anarşistlere yakın olduğum söylenemez, düzen adamları da anarşistler de beni aynı ölçüde dehşete düşürüyor, ben onların tartışmalarının üzerindeyim, yasallığa yeni bir eksen atfederek bu iki alternatiften kopuyorum, gelecekteki Site’nin oluşumuna dişi ilkenin öncülük etmesini istiyorum ve bütün işaretlerin yerini değiştiriyorum, negatif olan artık negatif olmak zorunda değil ve henüz negatif olmayan muhakkak ki negatif olacaktır, benim devrimim işte bu, gözlerimizin önünde başlıyor ve benim fikirlerim bunu yansıtıyor. Ben ütopya vaaz etmiyorum, bir hakikati hayal meyal seçiyorum.

Bana yapıcı olmadığım söylenecek, felaketin üzerinde inşaat yapmakla ve felaketi bu evreni düzene koymaya elverişli görmekle suçlanacağım; bana sosyal olmadığım söylenecek, kitlelerin kurban edilmesini öngörmekle ve insanın düzelebilmesi için felaketi gerekli bulmakla suçlanacağım; benim gayri insani olduğum söylenecek, çünkü milyarlarca böceğin yaşamı beni ilgilendirmiyor ve ben ökümen’in insansızlaşmasını savunuyorum; benim ahlaksız olduğum söylenecek, çünkü ben değerler eksenini sarsıyorum ve işaretlerin sırasını değiştiriyorum. Haksızlıklarımı biliyorum, suçlu olduğumu kabul ediyorum, aynı yolda yürümekte ısrarlıyım: Gelecekteki düzene inanıyorum, ben de o düzenin peygamberlerinden biriyim, soyumuzdan gelenler arkaik insanların savunmuş oldukları şeyi o düzende bulacaklar. Ben dünyanın başlangıçtaki halini yeniden kuranlardan biriyim, kadınların düzeni bizim itaat ettiğimiz düzenden çok daha eski, işte ben o düzenle bağ kuruyorum, temellerimizi altüst ederken tek amacım bu temelleri taşıyan şeyi gün ışığına çıkarmak, ben bunun üzerinde zaman dışı bir Site inşa edeceğim yarın.

Tarih aşılması gereken bir maceradır, Tarih elli yüzyıl önce başladı ve biz onunla birlikte ölmek istemiyoruz. Gelecekteki düzen Tarih’in mezarı olacaktır ve bizim türümüz ancak bu bedel pahasına varlığını sürdürecektir, Tarih’ten çıkmamız gerekiyor ve yalnızca kadınlar aracılığıyla bundan çıkabiliriz, kadınların hakimiyeti bizi tarihin vesayetinden kurtaracak ve tarihin ipoteğini kaldıracaktır. Ancak ve ancak bu koşullarda zaman diye bir şey artık olmayacaktır ve -zamanın olmasından önceki gibi— her gün zaman dışı olacaktır; ancak ve ancak bu koşullarda Toprak Gökle birleşecek ve Tanrısal birleşme Kurban Etme’nin yerini alacaktır; ancak ve ancak bu koşullarda içinde yaşadığımız dünyanın sonu varlık nedenine kavuşacak ve bundan çekinmemize hiç gerek kalmayacaktır. Felaketten kaçamayız, ama tohum ekebiliriz, bu evrenin çöküşü tohumların büyümesini engellemeyecektir, her şekillenmiş niyetin ve görünüşte akla yatkın her projenin terk edilmesine umut bağlayabiliriz, çünkü elementleri doğuşundan önce gelen ve bizim ölümümüzle son bulmayacak bir durumun mantığına hiçbir şeyin baskın çıkamayacağını biliyoruz.

Elimizde kalan biricik kesinlik niçin en kötüdür? Bunun iki nedeni vardır, birincisi, bizi sürükleyen hareketi frenlemenin imkânsızlığıdır, ve İkincisi de bizzat bu hareketin doğasında yatar. Çünkü aslında bizi sürükleyen hareket bizden kaçmaktadır ve bizler güçsüzlüğe mahkûm nesnelerden başka bir şey değiliz, bu hareket bir uçurumdur, biz kendimizi orada yitireceğiz, uçurumu ölçmek bir işe yaramaz, dahası o kendi kendinin varlık nedenidir, insanın anlayabileceği hiçbir tasarıya itaat etmez ve -her olasılığa göre- bu hareket artık saçmadır. Böylece saçmalık yazgı olur, yazgısallık mantık; her şeyin bizi dağıtmak için el birliği ettiği ve kendimizi sorumsuz hissettiğimiz bir zincirleniştir bu. En kötü olan, kesindir ve bizler onun suç ortaklarıyız; en kötü, ölümün şehvetiyken bir yaşama nedeni olmuştur. Böylece, kaçınılmaz olana doğru koştururuz, çok kalabalıklaşmış ve kendini kitle halinde yok etmekten başka bir şey düşünmeyen o hayvanların dengiyiz; hem de bu yok oluş, yarın kafamıza aşılanacağı gibi, fedakârlık ya da maneviyattaki ruh aşırılığı nedeniyle olmayacaktır.

Yitik kitlenin bilinci yoktur ve asla da olmayacaktır, bilincin özü varlıkları tek başına bırakmaktır ve insanlar kendi bilinçlerinden kaçmak için bir araya gelirler, yitik kitle onların kaçış yoludur, başarısız yalnızlıkların kavşağıdır, her zaman suçludur, onun laneti daima düzenin içinde olacaktır, kendisini oluşturan değersiz ve başarısız yığını kendi yitimi içine katar. Sayı kötülüğün aletidir, kötülük insanların çoğalmasını ister, çünkü insanlar ne kadar artarsa insan o kadar değersizleşir, beşer insan olmak için gereken enderlikte asla olmayacaktır. Gerçekten de kitleler halinde ölüyoruz, kitleler bizi ölçüsüzlüğün ve tutarsızlığın uçurumlarına sürüklüyorlar, kurtuluş ile kitleler zıt kutuplarda yer alır, kurtulamayız, ne olursa olsun, bizler çok kalabalığız ve bizim aramızdan kendini soyutlayıp tek kalabilenler evrenin yazgısını değiştiremeyecektir, yalnızca ötekilerin nereye doğru yürüdüklerini göreceklerdir, körlerden ve sağırlardan daha umutsuz olacaklardır, uyurgezerler okyanusunun şaşmaz biçimde düzenli ve değişmez bir hareketle yuvarlandığı yüzsüz bir burguya cepheden bakacaklardır.

Evren arzunun bir araya getirip ölümün parçaladığı bir mekanizma olduğundan, yitik kitle bu evrenin durumunu en korkunç haliyle yansıtır, onun cisimleşmiş halidir ve bu nedenle bu kitleyi ne sevebiliriz ne de ona acıyabiliriz, yitik kitle çekirge sürüleriyle ve kemirgenler ordusuyla aynı yasalara itaat eder, milyonlarca kafası olan bir canavardır. Yitik kitlenin bir tanrıya tapmak istemesinin bu tanrının ona benzemesi ve kitle aracılığıyla bu evrenin yansısı olabilmesi için yeterlidir, kitle tinin içini boşalttığından, bu tinin nerede tezahür edeceğinin önemi yoktur. Aslında tin kitleyi asla harekete geçirmez ve asla fikirler kitlede kararlılık kazanmaz, kitle tini kabul edemez, fikirlerin tini işlemesine de katlanamaz, kitlenin derinlikleri ölüdür ve buz tutmuştur, kitlenin gecesi ışığa baskın çıkar, Tarih, insanın boş bir laf olduğu bu zaman dışı denizin enginliği boyunca kayacaktır. Yüzsüz gölgeler arasında kurtuluştan söz eden de kim? İlerlemeden kim söz eder? Aşmadan kim söz eder? Çünkü insanlığın kurtuluşunun anlamı yoktur, ilerleme nereyi ısıracağını bilemez ve aşma daha başlarken son nefesini verecektir.

Birkaç kişiyi kurtarabiliriz ama kitleyi kitle olarak asla kurtaramayız, akıl yürütebilir ve baştan soyutlayıp tecrit edebileceğimiz az sayıda insanı bilinçlendirebiliriz, ama bilimimizin katışıksız kayıp olarak çoğalttığı imkânların kullanımı bile yığınların payına düşeni değiştirmeyecektir, yığınlar iyi niyetli olduklarına inanarak bize yalan söylemeyi öğreneceklerdir, karışıklık daha da ölümcül olacaktır ve buna çare bulmak için gözümüz çok geç açılacaktır. Ölçü korunmadığında, kurtuluşun, ilerlemenin ve aşmanın kabul edilemez fikirler olduğunu; milyarlarcasının kemirdiği ve kirlettiği evrende ölçüden söz etmeyi ancak kendimize zarar vererek öğreneceğiz. Aşırı sayıdaki insanların ölmesi için dünyanın yok olması gerekecektir, yeni doğanların suçlu doğduğunu zaten biliyoruz, onlar burada oldukları için suçlular, suç onları hiçliğe mahkûm etmek değil, suç onları dünyaya getirmekte. Canlılar hızla çoğaldığı andan itibaren hayat kutsal değildir, aşırı kalabalık insanların hayatı böceklerinkinden daha değerli değildir ve savaşta ölmüş askerler onları savaşa sürükleyenlerin gözünde de daha değerli değildir.

İnsanlar hiçbir umut taşımasa kaderleri aynı olmazdı, insanlar hiçbir şeye inanmasa, durumları belki değişirdi: Dolayısıyla umut ve iman onların başlarındaki musibetin parçasıdır yalnızca, ama bunlar efendilerinin mutluluğudur ve tinselciler, ermişliklerine rağmen, efendilerin bekçi köpekliğini yapmadan duramazlar. Kıyamet gününde ne umut ne iman bağışlanacak; son nefeslerini verene dek tohumlarını çoğaltmaya yönelttikleri can çekişenlerin ve ölenlerin müsebbibi onlardır. Erkekler hiçbir şeye umut bağlamasalardı kadınlar kısır ölürdü, erkekler hiçbir şeye inanmasalardı döllemektense ahlaksızlığı sever olurlardı, ahlaksızlıklar onları görevden daha az mutsuz ederdi, görev ahlaksızlıklardan daha kötüdür, görev musibetin içine yerleşmektir. Hakikat nihayet çırılçıplak ortada ve hakikatin açığa çıkması her zaman cezalandırıldı, nedeni de malum, düzenin umuda ihtiyacı vardır ve umut düzen için tüketilir, düzen imana daha fazla ihtiyaç duyar, iman yalnızca düzen için yaşar ve insanlar hayatı çoğaltarak yaşarlar…

UMUT VE İMAN İLE GEÇMİŞ KUŞAKLARI ALDATTILAR

Umut ve iman ile geçmiş kuşakları aldattılar, gelecek kuşakları aldatacaklar ve yanlış fikirlerin ağırlığı arttıkça sefalet de bununla birlikte aktarılır; düzen çağların çökeltisine göz kulak olur ve aldatılan insanların ölümüyle yaşar. Ara sıra dünyada bir kurtarıcı belirir, ama bu kurtarıcının mesajı daima anlaşılmazdır ve düzen bu mesajı kendi keyfine uydurmakta tereddüt etmez. Okuduklarını anlayan ender kişilerin karşısına, söze sığmaz bu lafların ortasında yeniden düzen çıkar, çünkü düzen peygamberlerin konuşmasına izin verir ve onlar konuşmalarını bitirdiklerinde son sözü düzen söyler, hem umuda hem imana damgasını düzen basacaktır: Metinler bu koşullarda kabul edilir ve onların esinleri yanılmaz olarak değerlendirilir, bu yöntem binlerce yıl geçmişe uzanır ve çağlar tükenene dek de asla değişmeyecektir. Kurtarıcılar kuşakların dengi geçinirler ve düzen kalır, onlara teslim olmuş gibidir ve onların eserleriyle silahlanmayı amaçlar, Tarih bize her kurtarıcıdan sonra düzenin daha güçlü olduğunu öğretir, bütün kurtarıcıları inanılır ve güvenilir kılmak için hizmet ettikleri umut ve imandan daha güçlü olur.

Umut ettiğimiz için ölüyoruz, inandığımız için ölüyoruz, aldatılan ve kendi kendilerini aldatan insanların nasibine düşen budur, bu nasip değişmeyecektir, yalnızca felaket bizi bundan kurtarabilir ve felaketten kaçamayacağımızı biliyoruz. Ölüme doğru gidiyoruz, umut ve iman bizi tavlıyor, umut ve iman ölümüne doğru gidiyoruz, onlarla birlikte ve onlar tarafından ölüyoruz, insanlığın geri kalanı bunlardan sonra hayatta kalacaktır, insanlığın geri kalanı yaşayacaktır, ama tinde yaşayacaktır, imana karşı koyan tinde, umuda ihtiyaç duymayan tinde. Aslında, yitik kitle bu dünyanın dengesini sarstığı sürece tinin hükümranlığı olamaz, tinin egemenliğine ancak kitle hiçleştiğinde erişebiliriz. Derdin devası acımasızdır, hastalık daha da acımasız, ya iyileşeceğiz ya da yok olacağız, bu tercihten kaçamayız, iyileşmemizin bedeli en şaşırtıcı felaket olacaktır, geleceğin gölgesi şimdiden bizim üzerimizde olduğundan Tarih bu felaketi anımsamaktadır. Çünkü gelecekteki ölümün gölgesinde ilerliyoruz, ölüm bizim varoluşumuzun aşırı miktardaki boyutudur, uçurum bizim üzerimizde asılı duruyor ve bizler sıra sıra uçuruma teslim ediyoruz kendimizi.

Bu dünyanın şimdiki halinde varlığımızı sürdüremeyiz, çünkü bu dünyanın şimdiki halinin geleceği yoktur, bizi şimdiki zaman öldürecek ve hayatta kalacak olanlar -pek az olacaklardır!- bir başka dünyada bulacaklar kendilerini, bizim içinde yaşadığımız dünya bunun vaadi olamaz. Gelecek zaman şimdi maruz kaldığımız gerçeklikten kopacaktır, eğer bunu sürdürürse gelecek zaman olamayacaktır, bizimle geleceğimiz arasında bir uçurum uzanmakta; bizim içinde yok olup gitmemiz gereken uçurum bu. Böylece kaosa ve geceyle eştözlü eserlerimizle dolu olan ikinci ölüme gireceğiz, böylece bu eserlerin altına kendimizi daha iyi gömebileceğiz, böylece geçmiş yeniden ortaya çıkmasın diye daha da derinleştireceğimiz karanlıklar içinde bizim peşimizden gelecektir. Bizler Tarihi kapatmaya yazgılıyız, Tarih bizimle birlikte ölecek, parantezin sonuna değiyoruz, kaçınamayacağımız şeye rıza gösteriyoruz, hem de tamamen ve hiçbir şey bizi daha fazla ürkütmüyor, en kötüyü bekliyoruz, en kötüyü umuyoruz, umudu çoktan feda ettik, imana el çektirdik, özgürüz, hiç olmadığı kadar özgürüz, kendi ölümümüzde mevcuduz ve bizim için artık ölümün bile vekalet ettiği bu yaşama nedenleriyle birlikte varlığımızı sürdürüyoruz.

Uçuruma doğru yürüyüşü durduramayacağız, aşırı kalabalık insanların ağırlığı bizi bağışlamayacak, başlarımızın üzerinde birikmiş yüzyıllar bizi dönüp durmaya zorlayacak ve bizi uçurumdan yuvarlaması için varlıklarını koruduğumuz yanlış fikirler kaosu aklımızı karıştıracak. Her şeyi yapabiliriz, geri çekilmek hariç, yolda sıkıntı bile çekmeyeceğiz, yolun bizi neye hazırladığını biliyoruz. Çözümler birbiri ardına geriliyor, bizi geride kalanlardan koparıyorlar, tekerleğin her dönüşünde paradokslar çeşitleniyor ve problemler karmaşıklaşıyor, çoğumuz bu problemleri önümüze koymaktan kaçınıyoruz, çoğumuz kendini tahayyül etmekten kaçmıyoruz ve en zekilerimiz tutarsızlığımızın meşruiyetini savunacaklar, en ünlü bilginlerimiz sentez savından vazgeçiyorlar, sonunda bu dünyanın imgesi parça parça oldu ve düşünürlerimiz dünyanın artık bu haliyle varlığını sürdüreceğini ileri sürüyorlar. Peki ne kadar zaman için? Çünkü hiçbir düzensizlik kendi düzensizliği içinde varlığını sürdüremez, yalnızca giderek daha fazla dağılabilir, türün yasasıdır bu, bizim kâhinler bunu unutmak istiyorlar, bizse bunun hem kapsamını hem doğruluğunu hissedeceğiz.

Bir ülke Tarih yapıyorsa yirmiden fazlası Tarih’e maruz kalıyor ve bu yirmi ülkedeki her parti, hangisi olursa olsun, milliyetçi olduğunu ilan eden Yabancı partisidir. Artık Tarih yapmayan uluslar, başlarına geleni anlamıyorlar, onların yazgısı kaos, ihtişamları onları bu kaostan koruyamaz, onların nasibine düşmüş olan uyuşukluk içindeki manevi çöküşe karşı erdemleri de onları uyaramayacak. Bağımsız kalmış az sayıdaki ulus dünyanın geleceğini başlarının üzerinde taşımayı üstleniyor, geçmişte daha kolay yapabiliyorlardı, giderek daha zorlaşacak. Yazgının payı büyüyor; yazgının fırlattığı gölgedir uyuşukluk: Bir gün onlar da halkların çoğunluğuyla aynı nasibi paylaşacaklar, güçleri hiçbir işlerine yaramayacak, ayrıcalıkları yalnızca hayali olacak, nihayet Tarih herkesin tutkusu olacak. Bizimle onlar arasında kaç yıl var? Ne kadar süre sonra biz de kaçınılmaz olarak güçsüzlüğe mecbur hale geleceğiz -hem de birinciler en başta olmak üzere? O zaman en kötü kesinleşmiş olacak, düzenin dış görünüşünü boşuna koruyor olacağız, kaosa gideceğiz, iyi niyet gözümüzü kör etmiş olacak, giderek daha despotikleşecek düzen, ve giderek daha saçma bir geleneğin onayım almış olacak.

Milliyetçilik evrensel bir hastalıktır, ancak çılgınların ölümüyle şifa bulur, bu kadar zararlı düşüncenin iyice daralttığı bir dünyada varlığımızı sürdüremeyiz, yok olacağız. Geleceğin tarihçisi, doğanın halklara baş döndürücü bir ruh musallat ederek halklardan öcünü aldığını ve Milliyetçiliğin çok kalabalıklaşmış hayvan topluluklarını ele geçirmiş olana benzer bir çılgınlık olduğunu söyleyecektir. Biz çok kalabalığız ve ölmek istiyoruz, bize soylu bir bahane gerekiyor ve işte bulduk: Sahip olma ve yabancılaşma huyu, hem de olabilecek en kusursuz haliyle. En aşağılık edimleri gerektiğinde çoğaltarak kendimize itibar vermemizi sağlar, bizi kurban olmaya mecbur bırakarak kendi kendimize bakıp sarhoş olmamızı sağlar, bizi tüm saflığımızla canavarlaştırır, erdemlerimizin bütün erdemsizliklerin sıfatıyla donanmasını sağlar ve -en iyisi- arzuladığımız ama seçmeye cesaret edemediğimiz şeyi bizim için o seçecektir. Bizler adamakıllı hapı yuttuk, bu hastalık hiçbir ulusu esirgemez, bütün ülkeler onları birbirlerinin karşısına çıkartan ve boğaz boğaza gelecek denli harekete geçiren öfke türüne varana dek birbirine benzemektedirler.

Hiçbir ulus kendi tarihi olarak adlandırdığı şeyi unutmak istemediğinden ve çoğu zaman kendini Tarih’ten ayırt edecek bir gerekçesi olmadığından, günün birinde hepsinin vazgeçmesi gerekecektir. Son galip, uzamı ve zamanı silahsızlandıracaktır, araçlara ve fikirlere, iddialara ve anılara, biçim ve içeriklere el koyacaktır, kendini elli yüzyılın tek mirasçısı ilan edecektir, kendisinin insan türünün varlık nedeni olduğunu ve yüz halkın görevinin de her şeyden feragat etmek olduğunu kanıtlayacaktır, kimilerinin kökünü kazıyacak, geri kalanların çoğunu sürecektir ve her yerde bir sürü insan görülecektir, tek efendisi de o olacaktır. Çünkü sadelik, gözlerimizin önünde çığ gibi büyüyen farklılıkların en azından bollaşmasıyla ve bu bollaşma sayesinde düşünülebilir, gelecek sadeliktedir, bir düzensizlikten diğerine ilerleyerek nihai düzene doğru gidiyoruz, bir kıyımdan ötekine giderek ahlaki silahsızlanmaya gidiyoruz, pek az kişi kurtulacak ve pek az kişi kurtulmuş olacak, yitik kitle ise bu arada yok olup gidecek, kendisiyle birlikte çözümsüz sorunları da uçuruma sürükleyecek. Milliyetçilik, yalnızca bir kitle olan kitleyi teselli etme ve ona Narsissus’un aynasını sunma sanatıdır: Geleceğimiz bu aynayı parçalayacaktır.

MİLLİYETÇİLİK, NARSİSSUS’UN AYNASINI SUNMA SANATIDIR: GELECEĞİMİZ BU AYNAYI PARÇALAYACAKTIR

Nezaketin alana ihtiyacı vardır ve dünyada en fazla eksikliği çekilecek olan şeydir alan, sıkışık bir dünyaya doğru gidiyoruz, bunu hiç anlamadık, bizi abartan anılarımızdan feragat etmeliyiz, fazla yer kaplayan yanılsamalarımızdan feragat etmeliyiz. Ulusların bunu kendi rızalarıyla yapmayacağına inanabiliriz, bu ret sayısız dehşetin habercisidir, son galibin başının üzerinde yargıçlar olmayacak ve tek bir günde bir milyar insanın kökünü kazıdığında kimse onu eleştirmeyecek. Gelecekte verilecek kararlar üzerinde uzlaşma aranmayacak, gelecek kesip atacak, geleceğin sıfatları şiddet ve sadelik olacak, bu sıfatlar hakkında kendimizi aldatabiliriz, filozoflarımız birbirleriyle yarışırcasına mucize tahmininde bulunuyorlar, en iyi mantıklı zincirleri ve en kesin gerekçeler karşısında bile asla bu kadar geri çekilmezler. Kelimelerden duyulan korku büyüyor; demek ki onlara bir güç atfetmişiz ve bu güç olayların akışı içinde gün be gün yalanlanıyor, onlara yüklediğimiz anlama gülüp eğip büküyoruz bu anlamları -açık seçik ve belirgin nedenler önünde titremek hariç.

Ciddiyetten uzaklaştık, ciddiyetsizlik hayra alamet değil, yargılarımız içimizi kemiren ve belki de başka çare kalmadığından yalan söylediğimiz korkunun izini taşıyor. Babalarımız kimi zaman trajik görünmeye cesaret ediyordu, çünkü bizim gibi ölümün gölgesinde yaşamıyorlardı, dünyanın sonundan söz ederken, bu sonla aralarında sayısız kuşak olduğunu hissediyorlardı -bizse yakınımızda kabul ediyoruz. Bizlerin görmeyi kabullendiğimiz şeyi babalarımız hayal ediyordu, onların hipotezi artık bizim tezimizdir, onlar ölmekle yaşamak arasında tercih yapabilirlerdi, oysa ki bizler şimdiden hayatta kalmaya çabalıyoruz. Tarih’in beş bin yılı aşkın bir süredir ilerlediği bu olay pek yakında sona erebilir ve bizi her türlü gerçekliğin dışına sürükleyebilir; bizim kimliğimiz pek yakında sona erebilir, öğle vakti alacakaranlık çökebilir, parantezin kapanabilir ve zamanlar karışıp zaman dışına gelip dayanabilir ve aniden orada parçalanabilir. Ölüm orada olduğu için bizler gerçekliğimizden kurtulmaya çabalıyoruz; babalarımız ise yalnızca vaat arayıp müjde buluyorlardı.

KURBANLAR SUNARAK DÜZENİ ONURLANDIRIYORUZ

Sağır olmayan herkesin işittiği derin ses bizi bekleyen şey konusunda uyarıyor, kötülüğün çaresi olmadığını ve mucizeye inanmanın kutsallığa saygısızlık olduğunu biliyoruz, yokuşu çıkamayacağımızı ve görünüşte kabul edilebilir nedenlerle inişi onaylayacağımızı biliyoruz, bir uçtan öteki uca parçalanacağımızı ve fikirlerimizin imkânlarımıza denk olarak hazırladığı kıyamet içinde yok olacağımızı biliyoruz. Yakında ortak paydamız kaos olacak, kaosu kendi içimizde taşıyoruz ve onu aynı anda bin yerde bulacağız, her yerde düzenin geleceği kaos olacak, düzenin şimdiden bir anlamı kalmadı, boş bir mekanizmadan başka bir şey değil ve bizi telafisi imkânsız şeye mahkûm etmesi için düzeni sürdürerek biz tükeniyoruz. Yazgı’ya bir tapmak yükseltiyoruz, kurbanlar sunarak onu onurlandırıyoruz ve kendimizi de sunacağımız saat uzak değil, dünya, başkalarını da ölüme sürükleyerek ölmeyi hayal eden insanlarla dolu. Aşırı kalabalık insanlar, evrene yayılan ve ökümen’i yaşanmaz kılan bir zehri damıtıyor gibiler. Cehennem, hiçlik olmak bir yana, varlıktır.

Çünkü ahlakın ve imanın bedeli, çok fazla çoğalmış ve insanın Cehennem’i olmuş beşer varlığıdır. Bu bize ahlakın hiçbir anlamı olmadığını ve imanın tanrısal olmadığını göstermektedir; her ikisi de efendilerimizin hizmetindedir, bizim en berbat düşmanımız bizi yöneten efendilerdir. Efendilere köle gerekir, köleler ne kadar çoksa efendiler de o kadar çok zenginleşir, yeter ki kadınlar doğursun ve çocuklar doğsun, gerisi vız gelir onlara, nüfusun azalması onların yıkımı olacağından evrenin parçalanmasını tercih ederler, -dünyayı kurtaracak olan- hareketin durması onların zararınadır. Bizler bu dünyada derimizi yüzen soygunculara kanmışız ve Tanrı’ya itaat ettiğimizi sanırken aslında insanlara itaat ediyoruz, hem de bizi kaosa sürükleyen ve ölümden sakınmayan insanlara, cahil insanlara, güçsüz ama bize dayattıkları gelenekler adına ölüme zorlayan insanlara. Çünkü yetkililerimiz hiçbir şey bilmiyorlar, hiçbir şey yapamıyorlar, hiçbir değerleri yok, bizi hiçbir şeyden korumuyorlar, yalanlarla bizim beşiğimizi sallamak dışında hiçbir konuda hemfikir değiller, tek amaçları kazandıkları ayrıcalıkları korumak ve yerleşik düzenlerini sürdürmek.

Bizim sözde dini ve ahlaki yetkililerimiz, kendi gerçekliğimiz karşısında bizi silahsızlandırmaktan başka bir işe yaramıyorlar, bizim imkânlarımızın ruhu onları hükümsüz kılacağından bu ruha karşı duruyorlar, bizim yetişkin olmamızı istemiyorlar, onlara saygınlık sağlayan hataları sürdürmekten başka bir şey düşünmüyorlar, bize itaat ve kafa karışıklığı vaaz ediyorlar, onların eseri olan her şey bu dünyanın felaketine gelip ekleniyor. Eğer biz utanç içinde öleceksek bu onların hatası, çünkü soluk alır gibi ihanet ediyorlar bize, onlar bizim ayakbağımız, bizse onları bize destek olan temel zannediyoruz, onların yok edilmesi bizi özgür kılardı ancak uygun zamanda onlardan kopmayı göze alamadık. Bu yüzden sadakatimiz bizi lanetliyor ve itaatimiz bizi mahkûm ediyor, artık çok geç ve hiçbir şeyi telafi edemeyeceğiz, felaketten kaçamayacağız; bizim en büyük tesellimiz, yok olurken, bizi uçuruma sürükleyenlerin de ayaklarımızın altında yok olduğunu görmek olacak ve ölürken onların hem anısını hem de tohumlarını yok etmek için ayaklarımızın altında çiğneyeceğiz. Yarın, yalnızca kurbanlar olacak; Tarih’in adaleti budur.

Bizim dinlerimiz insan türünün kanseridir, ancak ölerek bu kanserden kurtulabiliriz, dinlerimiz yok olsun diye ölüyoruz; felaket, rahipleri cemaatleriyle birlikte yutacaktır, harabelerin ortasında insanlıktan sağ kalacak olanlar, ayakta kalan taşlara saldıracaktır. Ulusların, evreni tekrar düşünmek gerekirken, büyük yapıların bakımını yapıp restore ettiğini görünce gülüyorum, onların tinsel ölümleri buradan doğacak; gelecek felaketin insafına kalmış yüzlerce halkın, hayali ya da gerçek antikçağlarını korumaya çalıştıklarını görmek güldürüyor beni; ayakta kalacak olan hiçlik olacakken tapınakların hiçlikten kurtarılmaya çalışılmasını görmek beni güldürüyor, ve ben her şeyin öleceğini söylüyorum, insanlarla taşlar arasında, taşlarla insanlar arasında fark olmayacak. Yarın ölümün kaosla düğünü kutlanacak ve biz şimdiden onların sofrasını süslüyoruz, onların şenliği için çalışıyoruz; kurban edilmiş, dilim dilim kesilmiş, haşlanmış ve kızartılmış halkların etlerinin ortasında nadide birer parça olarak yer alacak binalarımız; halkların en derin yeri Tanrı’nın inayeti karşısında sevgiden titreyecek ve can çekişirken, tanrısal olduğunu hayal ettikleri boşluğu seyredecekler.

Bugüne dek boşluk genellikle başkalaşım geçirdi, boşluğun yerini tanrılar aldı. Artık ilk kez tanrılar boşluktan doğmuyor, boşluk neyse öyle kalıyor, insanlar boşluğu bütünlüğü içinde seyredecekler, tüm dünya boşluğa benzeyecek ve boşluktan farklı olan şey yok olacak ki yalnızca boşluk var olabilsin. Bu, saflık anıdır, buna sevinmeliyiz, burada yalnızca kendi Tarih’imizi ve bu Tarih’e gönderme yapanları, yani bizim vahiyli dinlerimizi ve sözde ebedi olan ama aslında yalnızca tarihsel olmuş buyruklarımızı yitireceğiz. Kaybedeceğimiz Tarih var yalnızca, bir de Tarih’e bağlı olan her şey; boşluğu daha çok seviyoruz ve onun yükselişini alkışlıyoruz, ölmemiz gereken anda bizi aydınlatan sevinçtir boşluk. Böylece telafi edilemez olanı, en yüksek intikamcımızı onaylıyoruz, ulusların can çekişme bağırtısı bizim cenaze töreni müziğimizdir, düzen ve savunucuları gözümüzün önünde darmadağın oluyorlar, onlar küle döndüğünde biz de gözlerimizi kapatacağız, insanların en teskin edilmişi olarak öleceğiz, çünkü müminleri besleyen yalanın eserlerini tek reddeden bizler olduk.

Albert Caraco
Kaos’un Kutsal Kitabı
Çeviri: Işık Ergüden, Versus kitap

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz