Amerikan İstihbarat Örgütü’ne göre: Seçilmiş Diktatör Adolf Hitler’in Psikanalizi

Kariyerinin başlarında dünya onu alay ederek izliyordu. Birçok kişi “bu işleri sürdürmesi olanaksız,” diyerek onu ciddiye bile almıyordu. Ancak birbirini izleyen inanılmaz başarılar bir bir ortaya çıkıp Hitler’in çapı anlaşılmaya başladıkça bu alaycı tavrın yerini şaşkınlık almaya başladı.

Dünya, Adolf Hitler’i, güce karşı duyduğu doyurulmaz açlığı, acımasızlığı, gaddarlığı, duygusuzluğu, yerleşik kurumlara karşı nefreti ve ahlaki kısıtlamalardan yoksun oluşu ile tamdı. Birkaç yıllık zaman zarfında, öylesine korkunç bir güç elde etti ki birkaç üstü kapalı tehdit, suçlama ve ima dünyayı titretmeye yetti. Yapılan anlaşmalara açıkça meydan okuyarak büyük topraklan ele geçirdi ve tek bir kurşun bile sıkmadan milyonlarca insana hükmetti. Dünya korkutulmaktan bıkıp her şeyin blöf olduğunu anlayınca, bu kez tarihin en vahşi ve en yıkıcı savaşma girişti. Neredeyse yaratılan uygarlığı bir anda tamamen yıkacak bir savaştı bu. Hitler, yazgısı uyarınca önceden belirlenmiş olduğuna inandığı bu yola girdiğinde, insan yaşamı ve acılan onu etkilemez duruma geldi.

Kariyerinin başlarında dünya onu alay ederek izliyordu. Birçok kişi “bu işleri sürdürmesi olanaksız,” diyerek onu ciddiye bile almıyordu. Ancak birbirini izleyen inanılmaz başarılar bir bir ortaya çıkıp Hitler’in çapı anlaşılmaya başladıkça bu alaycı tavrın yerini şaşkınlık almaya başladı. İçinde yaşadığımız modem uygarlıkta böyle şeylerin yaşanması gerçekten pek çok insan için anlaşılır gibi değildi. Tüm bu eylemleri yöneten Hitler, insanlık dışı biri değilse de tam bir manyak olmalıydı. Düşmanının doğasına ilişkin böyle bir sonuca varmak sokaktaki adam açısından tatmin edici olabilir belki. Anlaşılması güç birini belli bir kategoriye sokmak onda bir tatmin duygusu uyandırır.

Bunu yaptığında sorunun tamamen çözüldüğünü zanneder. Artık tek yapmamız gereken, bu adamı sahneden indirmek ve yerine aklıselim birini bulmaktır. Bunu halledince, dünya yine eski huzuruna ve normal haline dönecektir.

Ancak bu naif bakış açısı, Almanya’ya karşı savaş yürütmek ve savaş sona erdiğinde düzeni yemden sağlamakla görevlendirilenler için tümüyle yetersizdi. Hitler’i bir şeytan gibi görüp, onu cehennemin dibine göndermekle arkada kalanların barış ve huzura kavuşacaklarına inanmak onlar için tatmin edici değildi. Çünkü Alman ulusunu delirten Hitler’in deliliği değil, Hitler’i delirten Alman ulusunun deliliğiydi. Onu lider ve sözcüleri haline getiren Almanlar, onun hızıyla ve yarattığı enerjiyle, ilk olarak varmak istedikleri noktanın çok ötesine geçtiler. Aklı başında olan her insanın çizilen bu yolun sonunda kaçınılmaz bir yıkım olacağım tahmin etmesi gerekirken, Alman ulusu aynı yolu izlemeye devam etmektedir.

Eylemleri ne kadar akıl almaz olursa olsun Hitler’i ya da Führer’i insan kılığında bir şeytan olarak görmek yerine, bilimsel olarak, Almanya’nın yanı sıra tüm uygar ülkelerde de var olan milyonlarca insanın ruh hali temelinde değerlendirmemiz gerekir. İlk olarak Hitler’i ortadan kaldırmak akla gelebilir, ancak bu sorunu çözmez. Bu çözüm frengiyi tedavi etmeden, onun sebep olduğu bir yarayı tedavi etmeye benzer. Gelecekte benzer yaraların oluşmasını engelleme imkanı varken hastalığın görünen belirtilerini yok etmekle yetinmek tatmin edici değildir, öncelikle istenmeyen durumlara sebep olan faktörlerin temeline inip bunları düzeltmeliyiz. Bu yıkıcı zihniyeti besleyen psikolojik eğilimleri keşfetmeliyiz ki onları uygarlığımızın daha da gelişmesine imkan verecek kanallara yönlendirebilelim.

Bu bölüm Hitler’in gelişim döneminde onu etkileyen ve bugün tanıdığımız adamı ortaya çıkaran toplumsal güçleri ele alacaktır. Şayet içinde bulunduğumuz savaş, uygarlığımıza karşı bir ulusun başkaldırması ise, tek bir kişinin psikolojik analizinin ne işe yarayacağı sorulabilir. Gerçekten de bir kişiyi anlamak, milyonları anlamaya yetmez. Bu bir bakıma kesinlikle doğrudur. Yetişme sürecinde kendine özgü birçok deneyim yaşarız ve çeşitli sosyal etkilere maruz kalırız. Psikolojik açıdan bunun anlamı yetişkin iki insanın birbirinin aynı olmamasıdır. Ne var ki çalışmamızın mantığı gereğince tek tek bireyleri incelemekten çok bütünüyle bir kültürel grubu ele alacağız. Bu grubun üyeleri, genel olarak aynı tür sosyal etkilere maruz kalarak benzer aile yapılarına, eğitime ve gelişim fırsatlarına sahip olmuşlardır ve belli kültürel katmanlar içinde bu özellikler oldukça homojen dağılmıştır. Sonuç olarak aynı toplumun belli bir kültür seviyesinde bulunan mensupları, hemen hemen aynı davranış ve tutundan sergilerler veya en azından farklı toplum ve kültürlere kıyasla aynı düşünür ve hissederler. Bu durum, bir noktaya kadar, genel bir toplumsal kültür ve karakterden söz etmemize haklılık kazandırır, öte yandan, eğer belli bir kültürün büyük bölümü geleneksel kalıplara karşı başkaldırmışsa, yeni toplumsal etkilerin oluştuğunu ve eski kültür çerçevesi içinde sağlıklı gelişimini sürdüremeyecek bir karakter yapısının ortaya çıkmış olduğunu varsaymak gerekir.

Bu yapıldığında gruptaki tek tek bireyleri etkileyen toplumsal güçlerin doğasını anlamak oldukça kolaylaşır. Bu, bütün bir toplumu anlamaya, toplum içindeki bu tür güçlerin sıklığını ve yoğunluğunu bir bütün olarak ele almaya ve bunların bireyler üzerindeki etkilerini analiz etmeye yarayan ipuçları sağlayabilir. Analiz edilecek kişi bir liderse, bu durumda, elde edeceğimiz değerler, sıradan bir bireyinkinden daha uç ve abartılı olabilir. Bu koşullar altında toplumsal güçlerin etkinliği daha kolay yalıtılabilir ve gerek bir bütün olarak kişilikle gerekse genel olarak kültürle ilişkili daha ayrıntılı bir araştırmaya tabi tutulabilir. Dolayısıyla araştırmamızın mesele edindiği şey, Hitler’in deli olup olmadığı değil, Hitler’i Hitler yapan toplumsal etkilerin ne olduğudur.

Hakkındaki yığınla bilgi ve belgeyi tarayacak olursak, Hitler’in neden Hitler olduğunu açıklayan çok az şey buluruz. Tabii ki isteyen, pek çok yazarın yaptığı gibi genellemeler yapabilir ve örneğin Viyana’da geçirdiği beş yıktı onun için büyük bir hayal kırıklığı olduğunu, oranın sosyal yapısından nefret ettiğini ve uğradığı haksızlıkların öcünü aldığım söyleyebilir. Bu tip açıklamalar ilk bakışta beğeni de toplar, ama belli olguları açıklayamaz. Örneğin biz onun genç bir delikanlıyken ve eline fırsat geçmişken neden çalışmaya direndiğini bilmek zorundayız. Veya tembel bir Viyana dilencisiyken, kısa bir zaman içinde, onu hiç ara vermeden saatlerce çalışan, bir mitingden diğerine deh gibi koşturan enerjik bir politikacıya dönüştüren şeyin ne olduğunu da bilmemiz gerekir.

Şu anki çalışma alışkanlıklarının ya da kendi misyonuna olan sağlam inancının da nereden geldiğim öğrenmek isteriz. Ancak mevcut belgeler üzerinde ne kadar çakşırsak çalışalım, gene de şimdiki davranışlarını açıklayacak mantıklı sebepler bulamayız. Belgeler çeşitli olguları betimler. Bize, onun çeşitli durum ve koşullarda nasıl davrandığım, neler düşündüğünü ya da ne hissettiğini gösterebilir, ama bunların neden ve nasıl böyle olduğunu açıklamaz. Şüphesiz, Hitler bazen kendi davranışları hakkında açıklamalar da yapmıştır ama bunlar ya mantıken dayanaksız temeller üzerine kurulmuştur ya da sorunu daha da geçmişe atmaktan başka bir işe yaramazlar. Dolayısıyla bu aşamada ilk kez kapımızı çalan bir nevrotik hastayla karşılaştığımız anda nasılsak o durumdayız.

Ne var ki böyle bir hasta kapımıza geldiğinde ona ilk elden cevaplayacağı pek çok soru sorma imkanına sahibizdir. Bu sorular bizim hastanın geçmiş tecrübelerini ve bu tecrübelerin onun problemli davranışları üzerinde yaptığı etkiyi anlamamızı ve bu sayede kişinin gelecekte ne yapabileceğim kestirmemizi sağlar. Pek çok vakada, hasta bu eski tecrübelerini hatırlamıyor olacaktır ama yine de geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki etkileşim göz ardı edilemez. Geçmiş şimdinin ve geleceğin temelini oluşturur. Bu temeller ortaya çıkarıldığında, onun akla aykırı davranışları da anlaşılır hale gelir.

Aynı bulgu ve izlenimlerden, Hitler’in durumunu aydınlığa kavuşturmak için de faydalanılabilir. Ne var ki onunla ilgili olarak çalışmamıza yardım edebilecek bilgileri ilk elden edinme olanağına sahip değiliz. Hitler’in karakterini şekillendiren geçmiş yaşamı çok titiz bir şekilde gizlenmektedir. Hitler yaşamının bu yıllan konusunda pek dikkatli davranmakta, bize ancak bilgi kırıntıları sunmaktadır. Bu kadar az bilgi kırıntısı bile aslında onun hakkında birçok şey anlatır. Ama yine de bu çalışmadaki amacımız açısından yetersizdir.

Neyse ki başka kaynaklara da sahibiz. Bu kaynaklardan biri Hitler’in kendisidir. İnsan her konuşmasında farkında olmadan kendisiyle ilgili pek çok şey söyler. Hitler’in de konuşmalarında seçtiği konular çoğu zaman bunları kendisi açısından başka şeylerden daha önemli kılan bilinç dışı faktörleri açığa vurur. Konuşmasını zenginleştirmek için başvurduğu örnekler geçmiş yaşantısından izler taşır. Konuşma biçimi bilinçaltındaki çatışmaları dışa vurur.

Bilinçli veya bilinçsiz olarak tecrübe edilen zihinsel yaşantıların geçerliliğini ölçmek için, psikanalitik ve psikiyatrik çalışmalardan elde edilen bulguların dışında da pek çok deneysel yöntem kullanılmıştır. Dolayısıyla karşımıza Hitler’de karşılaştığımız zorluklardan pek de farklı olmayan zorluklar çıkaran hastaların analizinde belli bir pratik deneyime sahibiz. Yaşanan zorlukların çözümündeki yaklaşımımız çelişen bilgileri değerlendirme, elde olanlardan çıkarsamalar yapmaya da eldeki bilgilerin işe yaramaması durumunda boşlukları doldurma biçimindedir. Bu bilgiler Hitler’in bugünkü davranış ve karakter yapısına temel oluşturan geçmişteki önemli olayların sentezlenmesine yardımcı olabilir. Ne var ki araştırmamız doğası gereği spekülatif nitelikte olduğundan bu yetersiz kalacaktır. Bu çalışma, Hitler’in zihinsel süreçleri hakkında birçok şeyi aydınlatabilse de kendisiyle işbirliği halinde bire bir görüşerek sağlanacak bilgilerin vereceği sonuçlan ve açıklığı sağlayamaz. Yine de bu tip bir dolaylı çalışmalım bile çok işimize yarayacağı açıktır.

Freud’un psikiyatriye ve bilhassa insan davranışının genel olarak anlaşılmasına ilk ve en temel katkısı, insanın çocukluktaki yaşamının gelecekteki yapı ve karakterini belirlemede ne kadar önemli olduğunu keşfetmiş olmasıdır. Çocuk dünyayı bu dönemde tanımaya başlar ve çevresini anlamlandırmaya çakşırken hatalar yapma ihtimali yüksektir. Çocuğun zihni karmaşık bir kültürün kendisinden talep ettiklerini ve maruz kaldığı karmaşık deneyimleri anlamakta yetersiz kalır. Dolayısıyla, birçok kez belirtildiği gibi, çocuk yaşamının ilk yıllarında çevresinde olup biteni yanlış yorumlar ve kişiliğini yanlış varsayımlar üzerinde temellendirir.

Hitler bunun doğru olduğunu Mein Kampfta şu şekilde vurgular:

“Şimdi, iki odalı bir evde yedi kişiden müteşekkil bir ailenin oturduğunu düşünelim. Beş çocuktan biri üç yaşındadır. Bu yaş, çocukta bilincin oluştuğu dönemdir. Hiç kimse, bu dönemin hatıralarım ihtiyarladığı zaman bile unutamaz.”

Durum böyle olunca Hitler’in o yaşlarına inerek o dönemde ne gibi izlenimler edindiğini araştırmak faydalı olacaktır. Aslında yaşamının bu bölümüyle ilgili neredeyse hiçbir bilgiye sahip değiliz. Onun Mein Kampfta yaratmaya çalıştığı izlenim, evlerinde huzur, uyum, sevgi ve hoşgörünün egemen olduğudur. İşini iyi yapan gümrük memuru bir baba ve kendisini evine ve çocuklarına adamış bir anne. Eğer aile ve ev hayatı bu kadar düzgünse, neden bunu gizlemek istediğim de anlamak zordur. Yüzlerce sayfalık kitabında, annesinin diğer çocuklarla da ilgilendiğine dair tek anıştırma küçük bir paragraftan ibarettir. Ne bir kız ne de bir erkek kardeşten söz edilir. En yakın arkadaşlarına bile üvey kardeşi Angela dışında bir kardeşi olduğundan bahsetmemiştir. Hem yazılarında hem de konuşmalarında annesinden çok az bahseder. Bu tutum, yukarıda alıntıladığımız cümlelerin doğru olup olmadığı hakkında bizi şüpheye düşürür. Hitler’in kitabında tarif ettiği türden sakin, düzenli bir ailede yetişmiş hiçbir has taran onun yapısal özelliklerini göstermediğini düşündüğümüzde içimizdeki kuşku daha da artar.

Mein Kampf’ı okumaya devam ettiğimizde, Hitler’in bize anlattığı ailenin alt sınıfa mensup olduğunu anlarız:

“Çocuklar arasındaki kavgalar pek önemli değildir. Kısa bir zaman sonra unutulur. Fakat anne ile baba arasındaki kavga bazen adi haller alır. Sarhoşluğun ve fena davranışların ne derece ileri gidebileceğini tasavvur edebilmek için böyle çevrelere girmek gerekir. Altı yaşında bir çocuk büyük adamları dahi hayrete düşürecek ve onları titretecek birtakım ayrıntılara şahit olur. Ahlaken ve fiziken zehirlenen çocuk, okula başladığı zaman, orada yalnızca okuyup yazmayı tahsil eder. Evinde, okulundan ve hocasından bayağı bir dille bahsedilir.”’

Bugün Hitler’in beş çocuklu bir ailede büyüdüğünü, babasının vaktinin çoğunu meyhanede geçirdiğini, bazen fazla sarhoş olup karısı ya da çocukları tarafından eve getirildiğini biliyoruz. Dolayısıyla Hitler’in yukarıdaki pasajda bahsettiği ailenin kendi ailesi ve bu çocuğun da kendisi olduğu konusunda şüphe duymadan edemiyoruz.

Hitler’in ortalama bir alt sınıf aileden bahsederken aslında kendi ailesinden bahsettiği varsayımını kabul ettiğimizde aile çevresiyle ilgili daha fazla bilgi elde etmemiz mümkündür.

“Eğer erkek hafta başlan kendi kafasına göre hareket ederse işler değişir. Karısı, çocuklan için onunla kavgaya başlar. Evde kavga eksik olmaz. Erkek kansından uzaklaştığı nispette alkole yaklaşır. Artık koca, her hafta sonu sarhoştur. Kadın, kendi ve çocuklan için bir yemek parası temin edebilmek için, fabrikadan meyhaneye giden yolda kocasının arkasına düşer. Pazar veya pazartesi geceleri erkeği sarhoş, fakat cepleri boş bir durumda eve gönderdiğinde, çocukların gözleri önünde acınacak sahneler cereyan eder. İnsanın kemiklerini sızlatan bu sahnelere yüzlerce defa tanık oldum, ilk önceleri içimde isyankar bir duygu vardı. Fakat sonunda bu acı olayların derin sebeplerinin feci yönlerini teşhis ettim. Fena bir çevrenin bahtsız kurbanlarına acıdım.”

Hitler’in yaşamı boyunca gerçekten çok az sayıda arkadaşlık kurduğunu ve bunların hiçbiriyle de yalan bir dostluk ilişkisi geliştiremediğini göz önünde bulundurursak, bu sahneye, hem de “yüzlerce kez”, evinde değilse nerede tanık olduğu insanın merakım uyandırır, Okumaya devam edelim:

“Bu küçük çocuğun evde duyduğu diğer şeylerin hiçbiri onda çevresindeki şeylere karşı bir saygı uyandırmaz. İnsanlık namına iyi özelliklerin zerresine bile rastlanmaz. Okuldaki öğretmenden, devletin başındaki kişiye, dine, ahlaka, topluma ve devlete kadar bütün kurumlar saldırılardan nasibini alır. Her şey en iğrenç şekilde yozlaşmış bir zihniyetin pisliğine batmıştır.”

Bunların tümü, ne kadar doğru olup olmadıklarım bilemesek de, başka kaynaklardan elde edilen bilgilerle uyum içindedir. Birbiriyle uyumlu olein bu delilleri ele alacak olursak, yukarıda alıntıladığımız bu bölümlerin Hitler’in ev ve aile yaşantısının gerçek resmini yansıttığım düşünmekte haksız sayılmayız. Aynı zamanda bu sahnelerin, onda, daha küçük yaşlardan itibaren tiksinti ve nefret uyandırdığım da anlarız.

Hitler’in bu nefret duygulan, babasının ayık olduğu zamanlarda, insanlar üzerinde bambaşka bir izlenim oluşturma çabasıyla daha da perçinlenir. Baba, böyle zamanlarda kendinden emin, onurlu, bulunduğu memurluk konumuyla gurur duyan biri gibi davranır. Emekli olduktan sonra bile, halk araşma karışacağı zaman üniformasını giyer ve öyle dolaşır. Giyim kuşamı konusunda çok titizdir, başı dik, kasılarak yürür kasabanın sokaklarında. Tanıdıklarıyla, komşularıyla karşılaştığı ve onlarla konuştuğu zamanlarda, onlara tepeden bakan bir tavır sergiler, kendisine hitap ederken adım, unvanıyla tam olarak telaffuz etmelerim ister. Eğer bir kişi bile unvanım eksik söyleyecek olursa buna dikkat çeker, uyanda bulunur. Bilgi aldığımız kişilerin anlattığına göre bunu öyle bir seviyeye vardırmıştır ki, kasabadaki pek çok kişinin, özellikle de çocukların alay konusu olmuştur. Hitler’in babası çocukların evde kendisine sıklıkla kullandıktan takma isimlerle değil de, Herr Vinter (Almanca: Bay Baba) diye seslenmelerim isterdi.

Babasının Hitler’in Karakteri Üzerindeki Etkileri

Çok sayıda vaka incelemesinden biliyoruz ki, çocuğun, özellikle de erkek çocuğun karakterinin şekillenmesinde babasının etkisi çok büyüktür. Oğlunun saygı duyabileceği nitelikte, kendi içinde davranış bütünlüğü gösteren, dengeli ve tutarlı bir baba figürü çocuğun kendisine örnek aldığı model kişi olur. Çocukta oluşan baba imgesi, onun kişiliğinin temel yapıtaşını oluşturur ve bunun yardımıyla çocuk, toplumca kabul edilen doğrular çerçevesinde, kendi kişilik bütünlüğünü oluşturur. Kişilik gelişiminde atılan bu ilk adımın önemi asla göz ardı edilemez. Bu, ileriki yaşlarda edinilecek dengeli, düzgün ve güvenilir bir karakterin ört koşuludur.

Hitler’in durumunda, onun gibi pek çok nevrotikte olduğu gibi, bu basamak aşılamamıştır. Hitler’in babası onun rol modeli olarak kabul edebileceği, dengeli, tutarlı, toplumla uyumlu ve takdir edilen bir örnek oluşturmak yerine, kendisini bir çelişkiler yumağı olarak ortaya koyar. Bazen, işine ve hizmet ettiği topluma saygı duyan, işine sadık, güvenilir bir memur rolüne bürünür ve herkesin kendisi gibi olmasını ister. Böyle zamanlarda dünyanın en asil, adil, düzgün ve katı insanıdır. Dış dünyaya karşı, herkesin saygı göstermesi ve sözünü dinlemesi gereken önemli biri gibi görünür. Ne var ki evde, hele içki içip sarhoş olduktan sonra bunun tam tersi biri çıkar ortaya. Acımasız, adaletsiz ve düşüncesizdir. Hiç kimseye, hiçbir şeye saygısı yoktur. Dünya, ona göre yaşamak için doğru ve uygun yer değildir. Bazen, böyle zamanlarda bir kabadayıya dönüşerek, ona güçleri yetmeyen karısını ve çocuklarım kırbaçla döver. Bu sadist davranışa bazen köpekleri bile maruz kalır.

Bu koşullar altında çocuğun kafası karışır ve kendini özdeşleştirebileceği doğru düzgün bir modelden yoksun kalır. Bu durum yalnızca kendi içinde büyük bir sorun olmakla kalmayıp, aynı zamanda çocuğun dış dünyayı da yanlış ve çarpık algılamasına sebep olur. Hepsinin sonucunda da, içinde yaşadığı dünya ona tamamen güvensiz, çarpık, adaletsiz ve tehlikeli görünür. Çocuk, bunlardan kendisini sakınmak için elinden geldiğince uzak kalmak ister, çünkü bu sorunlarla baş edemeyeceğini düşünür. Kendini güvende hissetmemesinin en temel sebebi de babasının davranışlarındaki tutarsızlıktır. Akşam eve geldiğinde nasıl davranacağım, neler yapacağım önceden tahmin edemez. Ona sevgi, destek, güven vermesi gereken en önemli kişi, aksine onu tedirginlik, huzursuzluk ve güvensizlikle besler.

Psikanalist Walter Langer
Kaynak:Seçilmiş Diktatör Adolf Hitler’in Psikolojik Analizi: O.S.S Raporu


İkinci Dünya Savaşı devam ederken, Amerikan istihbarat örgütü OSS, psikanalist Walter Langer’i Hitler’in psikolojik durumuyla ilgili bir rapor hazırlamakla görevlendirdi. Walter Langer amirliğinde geniş bir ekip oluşturuldu. Raporun hazırlık aşamasında yazılıgörsel dökümanların yanısıra Hitler’in çalışma arkadaşlarından, yakınlarından ve akrabalarından birinci el bilgiler toplandı ve “Hitler Source Book” adlı on bir bin sayfalık bir veri tabanı haline getirildi. Bu devasa belge yığınından yola çıkan bilimsel kurul, Hitler’in çocukluğundan, cinsel yaşamına, sapık eğilimlerinden, psikopatolojik bozukluklarına, hatta Yahudi kanı taşıma ihtimaline kadar bütün olguları sınıfladı ve Freud’un görüşleri temelinde yorumladı. Sonunda ortaya, tamamen somut olgulara dayanan eksiksiz bir psikopat portresi çıktı. Hazırlanan gizli rapor 1970’li yılların başında Amerikan hükümeti gizli raporu halka açtı. Birçok yayınevi tarafından basıldı. İlk yayınlandığı günden beri tüm dünyada ilgiyle okunan Hitler’in Psikanalizi, diktatörlük var olduğu sürece güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeyecektir…

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Ölüm, sona erdiremez öyküyü…” Ernest Hemingway – Tomris Uyar

Ernest Hemingway, 1961 yılında bir sabah vakti intihar etti. 1954'te Nobel Yazın Ödülü'nü, 1953'te de Pulitzer Ödülü'nü kazanmıştı. Çalkantılı yaşamı...

Kapat