Bilinmeyen Birinin Notlarından: Çam Ağacı ve Düğün – Fyodor Dostoyevski

0
63

Birkaç gün önce bir düğün gördüm… ama hayır! En iyisi size çam ağacından bahsedeyim. Düğün güzeldi, çok beğendim; ama başka bir olay daha da hoştu. Nasıl oldu da, bu düğünü seyrederken bu çamı hatırladığımı bilmiyorum. Olay şöyle oldu. Yaklaşık beş yıl kadar önce, yeni yılın arifesinde, beni bir çocuk balosuna davet ettiler. Daveti veren kişi ünlü bir işadamıydı, ilişkileri, tanıdıkları, entrikaları olan biri, o yüzden bu çocuk balosunun ailelerin toplanıp önemli konuları masumca, laf arasında, rastgele bir şekilde yorumlamaları için bir bahane olduğu düşünülebilirdi. Ben tarafsız bir insandım, servetim pek yoktu; bu yüzden de akşamı oldukça bağımsız geçirebildim. Orada, sanırım, önemli bir ailesi, soyu olmayan, ama benim gibi bu aile mutluluğunun içine düşmüş olan biri daha vardı… Herkesten çok o gözüme takıldı. Uzun boylu, zayıf, çok ciddi, çok zevkli giyinmiş bir adamdı. Ama onun aile saadetinden hiç hoşlanmadığı da belli oluyordu, bir köşeye çekilir çekilmez hemen gülümsemeyi kesti ve kara koyu kaşlarını çattı. Ev sahibinin dışında tek bir kimseyi bile tanımıyordu. Çok sıkıldığı belli oluyordu, ama sonuna kadar cesurca, kesinlikle eğlenmiş ve mutlu bir insan rolünü sürdürdü. Daha sonra, taşradan gelmiş, başkentte önemli, akıl tüketen bir işi olduğunu, ev sahibine bir tavsiye mektubu getirdiğini, onun da tümüyle con amore, yani hevesle olmasa da hamiliği kabul ettiğini ve terbiye gereği çocuk balosuna davet ettiğini öğrendim. İskambile davet etmemişler, puro ikram etmemişlerdi, kimse onunla konuşmaya çalışmıyordu, belki de kuşu uzaktan tüylerinden tanıyorlardı ve bu yüzden de beyefendi, sırf ellerini boş tutmamak için, bütün gece favori sakallarıyla oynamak zorunda kalmıştı. Favori sakalları gerçekten çok güzeldi. Ama onlarla öyle ciddi bir şekilde oynuyordu ki, ona bakan biri, kesinlikle yeryüzüne önce sakalların, sonra da onları taramak üzere adamın gelmiş olduğunu düşünebilirdi.

Beş tane besili çocuğu olan ev sahibinin aile mutluluğuna bu şekilde katılmış olan bu figürün dışında, bir beyefendi daha ilgimi çekmişti. Ama bunun çok daha başka bir hali vardı. Bu bir şahsiyetti. Ona Yulian Mastakoviç diyorlardı. Hemen ilk bakışta, onun saygın bir misafir olduğu ve ev sahibiyle ilişkisinin, ev sahibinin favori sakallarını tarayan kişiyle olan ilişkiyle aynı olduğu belli oluyordu. Ev sahibi ve ev sahibesi ona sonu gelmez sevimli şeyler söylüyorlar, üzerine titriyorlar, onu yedirip içiriyorlar, pohpohluyorlar, yanına tanıştırmak üzere misafirlerini getiriyorlar, ama hiç onu alıp da birinin yanına götürmüyorlardı. Yulian Mastakoviç’in, bu toplantı için, nadiren böyle hoş vakit geçirdiğini söylemesi karşısında, ev sahibenin gözlerinde yaşlar belirdiğini gördüm. Böyle bir şahsiyetin huzurunda çok tedirgin olmuştum, o yüzden, çocuklarla oyalandıktan sonra, tümüyle boş olan küçük misafir odasına geçtim ve ev sahiplerinin, odanın yarısını kaplayan çiçekli kameriyesine oturdum.

Çocukların hepsi de inanılmaz sevimliydi ve dadılarıyla annelerinin bütün çağrılarına rağmen, kesinlikle büyüklerin yanına gitmek istemiyorlardı. Bir anda bütün çam ağacını, son şekerine dek soymuşlar ve hangisinin kime ait olduğunu öğrendikten sonra, oyuncakların yarısını kırmayı başarmışlardı. Kara gözlü, kıvırcık saçlı, beni ısrarla tahta silahıyla kurşuna dizmek isteyen bir çocuk özellikle hoştu. Ama hepsinden daha çok ilgi çeken onun kız kardeşi olan, on bir yaşındaki, aşk perisi kadar tatlı, sessiz, düşünceli, solgun, iri gözleri olan bir kızdı. Çocuklar bir şekilde onu gücendirmişti ve bu yüzden de o benim oturduğum misafir odasına gelmiş, kuklasıyla birlikte bir köşeye oturmuştu.

Misafirler onun babası olan zengin bir tüccarı saygıyla gösteriyor ve fısıltıyla, kız için daha şimdiden 300.000 rublelik çeyiz ayrıldığını belirtiyorlardı. Bakışlarımı böyle bir durum hakkında yorumlar yapanlardan ayırdım ve gözüm, ellerini arkasında kavuşturmuş ve başını hafifçe yana eğmiş bir halde, aşırı bir dikkatle bu sözlere kulak kesilmiş olan Yulian Mastakoviç’e takıldı. Sonra ev sahibinin çocuklara hediyelerini dağıtırken sergilemiş olduğu bilgeliğe şaşırmadan edemedim. Daha şimdiden 300.000 rublesi olan kız, en pahalı kuklayı almıştı. Bu hediyeyi, bu mutlu çocukların ailelerinin rütbelerinin azalmasına göre azalan hediyeler izlemişti. Sonunda, en son çocuk, on yaşlarında, zayıf, ufak tefek, kızıl saçlı, çilli bir erkek çocuk, doğanın görkemi, coşku, gözyaşları gibi şeyleri anlatan, resimsiz ve hatta vinyetsiz bir hikâye kitabı almıştı sadece.
O ev sahibinin çocuklarının dadısının, yoksul bir dulun oğluydu, aşırı ezik ve ürkek bir çocuktu. Ucuz kumaştan bir ceket giymişti. Kitabını aldıktan sonra, uzun zaman diğer oyuncakların yanında gezindi; diğer çocuklarla oynamayı çok istiyordu, ama cesaret edemiyordu; kendi konumunu artık hissetmeye ve anlamaya başladığı belliydi. Çocukları gözlemeyi çok severim ben. Onların hayata o ilk, bağımsız girişi çok ilginçtir. Kızıl saçlı çocuğun diğer çocukların pahalı oyuncaklarından, özellikle de tiyatro oyunundan çok etkilendiğini, içinde bir rol almak için kendini beğendirmeye karar verdiğini fark ettim. Gülümsüyor ve diğer çocuklarla oynuyordu, cepleri tıka basa şekerle dolu, tombul bir çocuğa elmasını verdi, hatta onu tiyatrodan kovmasınlar diye bir çocuğu sırtında gezdirdi. Ama bir dakika geçmeden rezilin biri fena bir şekilde dövdü onu. Çocuk ağlamaya cesaret edemedi. O sırada annesi, dadı göründü ve ona diğer çocukların oyununa karışmamasını emretti. Çocuk da kızın olduğu misafir odasına gitti. Kız onun yanına oturmasına izin verdi ve ikisi çok ciddi bir şekilde pahalı kuklayı giydirmeye koyuldular.

Pelüş kameriyede yarım saattir oturuyordum ve kızıl saçlı çocukla üç yüz bin çeyizli kızın kukla hakkındaki çocukça konuşmalarını dinlerken neredeyse uyuyakalıyordum ki, birden odaya Yulian Mastakoviç girdi. Çocukların bağrışmalarının skandal halini alan bir sahnesinden yararlanmış ve sessizce salondan çıkmıştı. Bir dakika kadar önce, geleceğin zengin gelininin, yeni tanışmış olduğu babasıyla, bir mevkinin diğerinden üstünlüğüne dair ateşli bir sohbete başladığını fark etmiştim. Şimdi düşünceli bir şekilde duruyor ve parmaklarıyla bir şeyler hesaplıyordu.
“Üç yüz… üç yüz,” diye fısıldadı. “On bir… on iki… on üç ve sonra. On altı – beş yıl! Varsayalım, yüzde dört – 12, beşle çarp eşittir 60, bu 60’a… varsayalım, beş yıl sonra – dört yüz olacak. Evet! işte… Tabii yüzde dörde razı olmaz, tilki! Belki, yüzde sekiz ila on alır. Yani, beş yüz, varsayalım, beş yüz bin, en azından, muhtemelen böyle; faizi de kâr, hmm…”
Hesabını bitirdi, sümkürdü ve odadan çıkmaya davrandı, ama birden kıza bakıp durdu. Bitkilerin yaprakları arkasında kaldığım için beni görmemişti. Bana sanki aşırı heyecanlanmış gibi geldi. Ya hesap, ya da başka bir şey onu etkilemişti, ama ellerini ovuşturuyor ve yerinde duramıyordu. Bu heyecan, durup da geleceğin gelinine başka, kararlı bir bakış attığı zaman nec plus ultra, yani en aşırı seviyesine vardı. Öne ilerleyecek oldu, ama önce çevresine bakındı. Sonra, parmaklarının ucunda, sanki kendini suçlu hissediyormuş gibi, çocuğa yanaştı. Gülümseyerek gitti, eğildi ve onu başından öptü. Böyle bir hareketi beklemeyen diğeri, korkudan çığlık attı.
“Burada ne yapıyorsunuz, tatlı çocuk?” diye sordu fısıltıyla, çevresine bakınıp kızın yanağından makas alarak.
“Oynuyoruz…”
“Ya? Onunla mı?” Yulian Mastakoviç erkek çocuğa doğru döndü. “Senin salona gitmen lazım, canım,” dedi ona.
Çocuk ses çıkarmadı ve gözlerini iri iri açıp adama baktı. Yulian Mastakoviç bir daha çevresine bakındı ve bir daha kıza doğru eğildi.
“Ne bu böyle, kukla mı, tatlı çocuk?” diye sordu.
“Kukla,” dedi kız, yüzünü buruşturup biraz kızarak.
“Kukla… Ama biliyor musunuz, tatlı çocuk, sizin kuklanız neden yapılmış?”
“Bilmiyorum…” dedi kız fısıltıyla ve başını iyice eğerek.
“Paçavradan, canım. Sen gitsene evlat, salona, arkadaşlarının yanına,” dedi Yulian Mastakoviç, çocuğa sert bir şekilde bakarak. Kızla oğlan yüzlerini asıp birbirlerine sarıldılar. Ayrılmak istemiyorlardı.
“Biliyor musunuz, size bu kuklayı neden hediye ettiler?” diye sordu Yulian Mastakoviç, sesini daha da alçaltarak.
“Bilmiyorum.”
“Çünkü siz bütün hafta boyunca tatlı ve terbiyeli bir çocuk oldunuz.”
Bu sırada aşırı heyecanlanan Yulian Mastakoviç çevresine bakınıyordu ve sesini gitgide daha da alçaltarak, sonunda zar zor duyulur, heyecandan neredeyse duyulmaz ve titrek bir sesle sordu:
“Peki beni sevecek misiniz, tatlı kızım, ben sizin ailenize misafir olarak geldiğim zaman?”
Bunu söyleyen Yulian Mastakoviç tatlı kızı bir daha öpmek istedi, ama kızıl saçlı çocuk, kızın ağlamak üzere olduğunu görünce, elini tuttu ve ona duyduğu yakınlıktan dolayı hıçkırdı. Yulian Mastakoviç gerçekten öfkelendi.
“Defol, defol buradan, defol!” dedi çocuğa. “Defol salona! Defol oraya, arkadaşlarının yanına!”
“Hayır, gerek yok, gerek yok! Siz gidin,” dedi kız, “bırakın onu, bırakın onu!” dedi ağlarcasına.
Kapıda birinin ayak sesleri duyuldu, Yulian Mastakoviç hemen saygıdeğer gövdesini kaldırdı ve telaşa kapıldı. Ama kızıl saçlı çocuk Yulian Mastakoviç’ten daha da çok telaşlanmıştı, kızı bıraktı ve sessizce, duvar kenarından, misafir odasından salona geçti. Kuşku uyandırmamak için, Yulian Mastakoviç de salona geçti. Istakoz gibi kıpkırmızıydı ve aynaya baksa, kendini ıstakoz sanabilirdi. Belki de, ateşliliği ve sabırsızlığı yüzünden utanmıştı. Belki de parmak hesabı onu başta öyle etkilemişti ki, baştan çıkarmış ve kafasını karıştırmıştı ki, bütün heybetine ve saygınlığına rağmen, çocuk gibi davranmaya ve doğruca hedefine ulaşmaya karar vermişti, hem de bu hedefin gerçek bir hedef olabilmesi için daha beş yıl geçmesi gerektiği halde. Saygıdeğer misafirin peşinden salona geçtim ve tuhaf bir manzarayla karşılaştım. Yulian Mastakoviç, utanç ve öfkeden kıpkırmızı bir halde, kendisinden gitgide uzaklaşan, korkudan nereye kaçacağını bilemeyen kızıl saçlı çocuğu korkutuyordu.
“Defol, ne yapıyorsun burada, defol, haydut, defol! Meyve mi çalıyorsun, ha? Burada meyve mi çalıyorsun? Defol, haydut, defol, çilli seni, defol, defol layık olduğun yere!”

Çok korkan çocuk, umutsuz bir girişimle, masanın altına girecek oldu. O zaman akıl almaz biçimde öfkelenmiş takipçisi, uzun mendilini çıkardı ve onu iyice büzülmüş olan çocuğu çıkarmak için, kırbaç gibi kullanmaya başladı. Yulian Mastakoviç’in biraz şişmanca olduğunu da belirtmek gerek. Cüsseli, besili, tombul, kırmızı yanaklı, göbekli, yağlı baldırları olan, kısacası fıstık gibi dedikleri türden bir adamdı. Nefes nefese kalmıştı, korkunç biçimde nefes alıp veriyordu ve kızarmıştı. Sonunda, hoşnutsuzluk ve belki de (kim bilir?) kıskançlık hissi öyle büyüdü ki, öfkeden delirecek gibi olmuştu. Sesli bir şekilde kahkaha attım. Yulian Mastakoviç döndü ve bütün önemliliğine rağmen bir an şaşırdı. Bu sırada karşıdaki kapıdan ev sahibi çıktı. Çocuk masanın altından çıktı ve dizleri ile dirseklerini silkeledi. Yulian Mastakoviç, bir ucundan elinde tuttuğu mendili, burnuna götürdü.

Ev sahibi biraz hayretle üçümüze birden, hayatı görmüş geçirmiş ve ona artık ciddi bir noktadan bakan biri gibi baktı, misafirinden yararlanma fırsatını hemen kullandı.
“İşte efendim, o çocuk efendim,” dedi kızıl çocuğu göstererek, “size bahsetme şerefine nail olduğum…”
“Ha?” dedi daha kendine tam gelememiş olan Yulian Mastakoviç.
“Benim çocukların dadısının oğlu,” diye devam etti ev sahibi ricacı bir sesle, “zavallı kadın, dul, şerefli bir memurun karısıymış; ve bu yüzden… Yulian Mastakoviç, eğer mümkünse…”
“Ah, hayır hayır,” diye bağırdı telaşla Yulian Mastakoviç, “hayır, affedin beni, Filip Alekseyeviç, hiçbir şekilde mümkün değil efendim. Soruşturdum; yer yok, ama eğer olursa da, çok daha fazla hak eden on aday var sırada… Çok üzgünüm, çok üzgünüm…”
“Üzgünüm efendim,” diye tekrarladı ev sahibi, “çocuk kibar, sessiz biri…”
“Gördüğüm kadarıyla tam bir soytarı,” dedi Yulian Mastakoviç, isterik bir şekilde ağzını büzerek, “defol, oğlum, ne duruyorsun, git diğerlerinin yanına!” dedi çocuğa dönerek.
Bu sırada, herhalde, kendini tutamadı ve yan gözle bana baktı. Ben de kendimi tutamadım ve yüzüne baka baka kahkaha attım. Yulian Mastakoviç hemen başını çevirdi ve oldukça açık bir şekilde ev sahibine beni sordu, kim bu tuhaf genç adam? Fısıldaştılar ve odadan çıktılar. Sonra, Yulian Mastakoviç’in, ev sahibini dinlerken hayretle başını salladığını gördüm.
Gülmekten iki büklüm bir halde, salona yöneldim. Orada aile anne ve babalarıyla, evsahibi ve ev sahibesiyle çevrelenmiş olan yüce adam, ateşli bir şekilde az önce tanıştırıldığı bir hanımla konuşuyordu. Hanım, on dakika önce, Yulian Mastakoviç’in misafir odasında beraber bir sahne yaşadığı kızın elini tutuyordu. Şimdi adam tatlı çocuğun güzelliğini, yeteneklerini, zarafetini ve terbiyesini coşku ve heyecanla övüyordu. Annesinin karşısında açıkça şakıyordu. Anne, onu heyecandan gözleri yaşarmış bir halde dinliyordu. Babanın dudakları gülümsüyordu. Ev sahibi genel mutluluktan sonsuz mutlu olmuştu. Hatta misafirler bile böyle hissediyordu, hatta çocukların oyunu bile, konuşmayı bölmesin diye durdurulmuştu. Bütün hava soyluluk kaplanmıştı. Sonra, ilginç kızın kalbinin en derin yerlerine kadar etkilenmiş olan annesinin Yulian Mastakoviç’ten, kendisini özel olarak onurlandırmasını rica ettiğini, evlerini değerli arkadaşlığıyla şereflendirmesini istediğini duydum; Yulian Mastakoviç’in bu daveti dizginsiz bir heyecanla kabul ettiğini duydum ve sonra, edep gereği farklı yönlere dağılan misafirlerin, birbirleriyle tüccarı, tüccarın karısını, kızı ve özellikle de Yulian Mastakoviç’i dokunaklı bir şekilde övdüğünü duydum.
“Bu beyefendi evli mi?” diye sordum, Yulian Mastakoviç’e herkesten daha yakın duran tanıdıklarımdan birine, neredeyse fısıldar gibi.
Yulian Mastakoviç bana meraklı ve kötü bir bakış attı.
“Hayır!” diye yanıt verdi bana, kasıtlı olarak yaptığım görgüsüzlüğüm yüzünden kalbinin en derin yerlerine dek öfkelenmiş olan tanıdığım…
Bir süre önce  kilisesinin yanından geçiyordum; bir kalabalık ve toplantı dikkatimi çekti. Etrafta bir düğünden bahsediyorlardı. Kasvetli bir gündü, yağmur çiselemeye başlamıştı; kalabalığın arasından kiliseye daldım ve damadı gördüm. Küçük, yuvarlak hatlı, favori sakallı, şişman, çok süslü giyinmiş bir adamdı. Koşturuyor, el çırpıyor ve etrafı düzenliyordu. Sonunda gelini getirdikleri duyuldu kalabalıkta. Kalabalığın arasından süzüldüm ve ilkbaharına daha yeni girmiş olan muhteşem güzeli gördüm. Ama güzel solgun ve hüzünlüydü. Dalgın görünüyordu; hatta bana gözleri biraz önce dökülmüş gözyaşları yüzünden kızarmış gibi geldi. Antik bir güzelliği vardı. Ama bu katılığın ve ciddiyetin arasından, bu hüznün arasından hâlâ o ilk çocuksu, masum çehre ışıldıyordu; aşırı naif, dile dökülmesi imkânsız, genç ve sanki, merhamet dileyen bir şeyler vardı orada.
On altı yaşına daha yeni bastığını söylediler. Damada dikkatle bakınca, birden, yaklaşık beş yıldır görmediğim Yulian Mastakoviç’i tanıdım. Kıza baktım… Tanrım! Hemen kiliseden çıkmaya davrandım. Kalabalıkta gelinin zengin olduğu, beş yüz binlik çeyizi olduğu… ve bir de faizi…
“Demek iyi hesap yapmış!” diye düşündüm, caddeye çıkarken…

Fyodor Dostoyevski
İlk kez 1848 yılının Eylül ayında Oteçestvenniye Zapiski’de yayımlanmıştır.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz