Dostoyevski: Önemli olan yazmak, sanat eseri yaratmak değil gerçeği fark etmektir

İki İntihar 

Bazı olaylar, her ne kadar basit görünseler bile, uzun süre çıkmazlar insanın aklından, hep gözünüzün önüne gelirler, hatta o olayın suçlusu sanki kendisiymiş gibi hisseder insan… Üstelik bu uysal, kendini tüketmiş bu ruh, elinde olmadan zorlar beynini insanın.

Geçenlerde bir gün, yazarlarımızdan biriyle önemli bir yazarla yaşamdaki komedi ve durumları anlatmanın, sözcüklere dökmenin güçlüğü üzerine konuşma fırsatı yakalamıştım. Ona ilk önce, neredeyse kırk yıldır “Akıldan Bela” yı bilmeme karşın, bu komedinin kahramanlarından Molçalin’i gerektiği gibi ancak bu yıl, özellikle o, yani konuştuğum yazar bir yergi yazısında Molçalin’i anlattığı zaman anladığımı söyledim. (Molçalin üzerine ilerde bir gün yazacağım; çünkü çok önemli bir konu.) Çok açık ki, uzun zamandır bu düşüncesinin etkisi altında kalan yazar aniden şöyle dedi: Hem biliyor musunuz, biliyor musunuz ki, ne yazarsanız yazın, ortaya neler dökerseniz dökün, sanat eserinizde neler belirtirseniz belirtin, hiçbir zaman gerçeğe ulaşamazsınız…

Nasıl anlatırsanız anlatın, kesinlikle gerçeklerden zayıf olacaktır… Eserinizde olaya, tam gerçekte olduğu ağırlığıyla ulaştığınızı, en can alıcı yerini yakaladığınızı sanırsınız… Hayır, hiç de öyle değildir aslında! Gerçek, aynı anda, aklınıza bile getiremediğiniz, gözleminizin ve hayal gücünüzün yaratamadığı, her şeyin çok daha üstünde bambaşka bir yüzünü gösterir size!

Yazmaya başladığım ’46 yılından, belki daha da öncesinden beri bildiğim bir şeydi bu. Birçok kez şaşırtmıştı beni bu gerçek, üstelik güçsüzlüğü böylesine ortadayken, sanatın yararlı olabileceğinden kuşkuya düşürmüştü beni.

Evet, yaşamı ilk bakışta hiç de parlak olmayan bile olsa, birisini gözlemleyin elbette, gözlemleyecek gözünüz varsa, o zaman bu sıradan gerçeğin, Shakespeare’de bile var olmayan bir derinliği olduğunu göreceksiniz. Evet, bütün sorun buradadır işte: Kimin gözü öylesine güçlüdür, kim o kadar güçlüdür? Doğrusu, önemli olan yazmak veya sanat eseri yaratmak değildir, önemli olan gerçeği fark etmek ve kendi dalında sanatçı olmaktır. Kimi gözlemciye göre yaşamın tüm gerçekleri son derece açık, anlaşılır bir biçimde olup bitmektedir ve öyle anlaşılırdırlar ki, onların üzerine düşünmeye, onları yeterince gözlemlemeye gerek bile yoktur. Kimi gözlemciyi ise; aynı gerçekler bazen öylesine sarsar ki (üstelik sık görülen bir şeydir bu), olayı genelleştirerek sıradanlaştırmak da, içini rahatlatmak da elinden gelmez; başka bir sıradanlaştırma yolunu seçer, kafasının içindeki karmakarışık soruları bir anda çözmek için şakağına bir kurşun sıkar. Yalnızca iki karşıtlıktır bu, ama ikisinin arasında insanlığın var olan anlamı yatmaktadır. Gelgelelim, hiç kuşku yoktur ki, her türlü gerçeği anlamamız, onun başına sonuna ulaşmamız olası değildir. Biz ancak, gözümüzün önünde olan biteni görürüz ama öncesini, sonrasını bilemeyiz. Orası insanın hayal gücüne kalır…

Sırası gelmişken, yazıştığım kişilerden saygı duyduğum biri, yazın son derece garip, anlaşılmaz bir intihar olayından söz etmişti bana. Bir fırsatını bulunca o olayı anlatmak istiyordum. Bu intihar olayı her yönden içeriden de, dışarıdan da bilmece gibi bir şeydi. İnsan olarak, hiç kuşku yok ki, “bir karara varmak, içimi rahatlatmak” için bu bilmeceyi nasıl olursa olsun, her türlü çözmeye çalışıyordum. Oldukça ünlü bir Rus göçmenin yurtdışında doğmuş, doğal olarak Rus, ama eğitim yönünden hiç de Rus olmayan, en çok yirmi üç, yirmi dört yaşlarında gencecik kızı intihar etmişti. Kuşkusuz o zaman, gazeteler üzerinde pek durmamışlardı. Oysa ayrıntılarıyla son derece ilginç bir olaydı: Kız bir parça pamuğu kloroforma batırıp yüzüne kapamış, öylece karyolasına uzanmıştı… Ölmüştü kuşkusuz. Bunu yapmadan önce de şöyle bir not yazıp bırakmıştı:

“Uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Canıma kıymayı başaramazsam, Cliquot’un kadehleriyle yeniden hayata gelişimi herkes kutlasın. Başarırsam, yalnızca bir ricam olacak, öldüğümü kesin olarak anladıktan sonra gömün beni, çünkü toprağın altında, tabutta uyanmak hiç de hoş bir şey olmasa gerek. Çok berbat bir şey olurdu bu!”

Kanımca, bu kaba gösteriş yapmada, belki de bir öfke, hınç vardı. Ama neye karşı?

Kaba yaradılışlı insanlar, ancak maddi sıkıntıdan, gözle görülür dış nedenlerden ötürü kendilerini yok ederler, oysa bu kızın bıraktığı notun havasından, onun böyle bir sorununun olmadığı görülüyordu. Öyleyse neye öfkeliydi? Yaşamının sıradanlığına mı, eksikliğine mi?
Bilinen şu, yaşamı yargılanmaktan, yadsımaktan, insanın yeryüzüne gelişinin “anlamsızlığından” ve bu gelişteki saçma rastlantıdan, hiçbir türlü kabul edilemeyecek bağnaz zorbalığa nefretten mi? Olayların “dosdoğruluğu” karşısında özellikle çileden çıkan bir ruh söz konusudur burada; yoksa daha çocukluğunda baba evinde dosdoğruluğu içine sindirmiş sizin gibiler değil… Üstelik en çirkin olan da, kuşkusuz, o kızın içinde en küçük bir kuşku olmadan bunu yapmış olmasıdır. Soru denen şeylerin bilinçli kuşkusu çok olasıdır, hiç yoktu içinde. Çocukluğundan beri kendisine öğretilen her şeye körü körüne inanmıştı. Sözün kısası, düpedüz “soğuk, karanlık ve can sıkıntısıydı” ölümünün nedeni; nasıl desem, bedensel ve nedensiz bir acı… Düpedüz, yeterli havayı soluyamıyormuş gibi, yaşamaktan bıkmıştı. Ruhu nedensiz dosdoğruluğu kaldıramamış, o da bir neden yokken, daha karmaşık şeyler istemişti…

İki ay önce Petersburg gazetelerinin hemen hepsinde, kentteki bir intihara ilişkin küçük puntolarla birkaç satırlık haberler çıkmıştı: Dikişçi, yoksul, genç bir kız dördüncü katın penceresinden aşağı atmıştı kendini: “Çünkü kamını doyurmak için hiç bir iş bulamamıştı.” Haberlerde ayrıca, kızın, elinde bulunan bir resimle doğrudan yere çakıldığı yazıyordu. Bu resim, daha önceki intihar olaylarının hiçbirinde görülmüş bir şey değildi! Çok uysal, sakin bir intihardı bu, kendi canına kıyması. Besbelli, en ufak yakınma veya sitem bile yoktu burada: Düpedüz, artık yaşayamamıştı kızcağız ve intihar etmişti. “Tanrı öyle istemişti”, o da duasını edip ölmüştü. Bazı olaylar, her ne kadar basit görünseler bile, uzun süre çıkmazlar insanın aklından, hep gözünüzün önüne gelirler, hatta o olayın suçlusu sanki kendisiymiş gibi hisseder insan… Üstelik bu uysal, kendini tüketmiş bu ruh, elinde olmadan zorlar beynini insanın. İşte bu intihar olayı, göçmen kızının intiharım hatırlatmıştı bana. Ama gerçekten de, iki ayrı gezegenden gelmiş iki insandı bunlar! Nasıl değişik iki intihar! Şöyle boş bir som sormam uygunsuz kaçmayacak ve yadırganmayacaksa sorma hangisinin ruhu yeryüzünde daha çok acı çekmişti acaba?

Fyodor Dostoyevski

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Şükrü Erbaş: Sen okumazsan ben yaşamamış olacağım

Kapat