Berber Dükkânının Açılma Merasimi – Sait Faik Abasıyanık

Berber dükkânının açılma merasimi Melek’in ümit ettiği kadar hiç de parlak olmadı. O, doğrusu hiçbir şey tahmin etmiş değildi. Fakat sanıyordu ki -Bu sanmak bile değildi. Zayıf, pek zayıf bir hissikablelvukuydu.

Neden sonra kelimelere çevrilebilecek bir önsezi- hiç olmazsa şenlik günlerinde olduğu gibi beş on kişi temiz giyinecek… Ortalıkta garip bir sessizlik, bir boşluk, bir sükût, birkaç nutuk. Velhasıl adi günlerden başka bir günde olduğumuzu anlatacak, bunu bize duyuracak, birkaç hareketsizlik, birkaç hareket…
Melek böyle şeyler ümit ediyordu, diyemeyiz. Böyle şeyler ümit etmiyordu ama hulya kuruyor muydu? Şimdi hissettiği melale, evvelce duyduğu izahı lüzumsuz hislere bakılırsa, evet.
Hayatındaki bu değişikliğe dünyadan bir parça da -dünyadan demek lafın gelişi- köyden bir parça da iştirak edecek. Herkesin gözlerinde Melek’in hayatındaki büyük dönümün manzarası bir şenlik, bir parıltı halinde gözükecek…

Nefis bir ilkbahar sabahıydı. Melek’in vaziyetinde olan bir insanın evinden çıkar çıkmaz gökyüzüne bakmamasına şaşmalıdır.
Geniş, derin bir nefes aldı. İçinde ezilmeler, yumuşamalar, dolup boşalmalar duyuyordu. Birdenbire müthiş seviniyordu. Fakat bu sevincin gerginliğine, azlığına karşılık birdenbire bir boşalma, bir sinir boşalmasıyla ağlayacak gibi oluyordu. Melek kendi kendine hoş bir mukayese -bir benzetiş yaptı: Bu bir nevi gelin olmaydı. Muhakkak gelinler aynı hali hissederlerdi: Hani bayılacak gibi oluverirlerdi ya!
Bir dükkân açmanın bu kadar mühim, kendisini bu kadar kuvvete, aynı zamanda zaafa düşüreceğini birkaç ay evvelden Melek tahmin etmiş olsaydı; dükkânın açılmasını başka bir güne bırakır, muhakkak üç beş hafta tehir eder, hastalanır, bir şeyler, birtakım eksiklikler icat ederdi.
Bir ara yine gökyüzüne baktı. Müthiş güzel bir şeydi: Mavi, parça parça bulutlar… Soğuk bir rüzgâr esiyordu. Bulutlar akıyordu. Elle tutulamayan, gözle görülemeyen daha başka şeyler de vardı. Yumruklarını sıktı. Bir cimnastik hareketiyle, kollarını iki üç defa yana doğru açtı. Üç defa böylece nefes alıp verdi.
Siyah, uzun bir mektepli kız önlüğü, etekliği giymişti. Kolluğunun altına bir berber yahut hemşire gömleğini paket yapıp sıkıştırmıştı. Elinde dükkânın anahtarları vardı.
Babası mahzenin içinden bağırıyordu:
— Dur, geliyorum. Beraber açalım. Besmele çekelim. İçeriye sağ adımımızla girelim…
Hep beraber yürüdüler. Hikmet, Naci, Ali Rıza, Melek. Yolda bu kafileye bir komşu balıkçı da katıldı. Sessiz, cenaze arkasından yürür gibi gittiler. Sabah soğuk, parlaktı. Hâlâ bulutlar akıyordu. Rıza’nın tavsiyeleri yerine getirilerek dükkân açıldı. İlk defa balıkçı tıraş edildi. Ali Rıza’nın dört beş aydır makas yüzü görmemiş saçları kesildi.
Bu işler yapılmadan evvel, çarşı içinin bütün dükkânlarını açık bulmuşlardı. Halktan hiçbiri bu merasime fazla bir alaka göstermedi. Herkes alışverişine dalmıştı. Bunun sebebini Ali Rıza başka türlü tefsir etti. Dedi ki:
— Burada bizim dükkân sahibi olmamızı istemezler. Kendilerinden biri açsaydı, kıyametler kopardı.
Bir dükkân açmanın, onların zannettiği kadar mühim bir şey olmadığını esnaf pekâlâ bilirdi. Açıldığı gibi kapanabilirdi de. Böyle şeye uzun merasim âdet değildir. Nitekim Ali saçlarını kestirdikten, balıkçı tıraş olup gittikten sonra esnaf birer birer geldi. Kimi birer, “Herete”; kimi iyi Türkçe bilenler: “Sağlıcakla, güle güle” dediler. Âdet de yerini buldu.

Melek’in dükkânı güzeldi. Ortada gâvurca eski, isimleri bile unutulmuş moda mecmuaları, Türkçe yeni eski gazeteler, resimli mecmualar duruyordu. Hemen hemen bütün eşyayı Melek haftalıklarıyla almıştı. Yalnız bir berber Dimitro’nun hediyesi ustura, bir de Hikmet’in iki şişe kolonyası, sahi bir de babasının bir el aynası müstesna, ötekiler hep birtakım mahrumiyetler hesabına elde edilmiş şeylerdi. Melek bu mahrumiyetlere üzülmeden katlanmıştı. Asıl bu paraları biriktirmek meselesi çok mühim olmuştu. Babası günden güne içkiye düşmüş, durmadan içiyordu. Boyuna da nutuk veriyordu. “Kızım maşallahsın…” diye başlıyordu. Para koparamadığı zaman eline ne geçerse sokağa atıyordu. Sonraları alt alta, üst üste kavga bile etmişlerdi. Melek nihayet babasına güzel bir oyun oynamıştı. Kolay ele geçebilir bir yerde yedi buçuk, bir yerde altı kuruş, üç kuruş; büyük paralarıysa zor bulunur bir yere saklıyordu. Rıza büyük paraların yerini bir türlü bulamıyor. Yedi buçukla altı kuruş bulmanın sevinciyle daha fazla da aramıyor, parayı alıp gidiyordu. Sarhoş eve döndüğü zaman:
— Paraları ne yapıyorsun kız? diye haykırıyordu. Kime yediriyorsun? Ne halt karıştırıyorsun? O kadar bahşiş alıyorsun. Yoksa zift boğazına abur cubur mu yiyorsun? Söyle nankör kız, bizim halimiz ne olacak? Bu gidişle dükkânı nasıl açacaksın?
İki koltuk, iki büyük ayna, beş makas, dört ustura, iki sarı leğen, iki ibrik -biri mavi, ötekisi kırmızı- bir sarı pirinç mangal, bir paravana, kolonyalar, losyonlar, pudralar, kremler… alındığı, dükkân ertesi günü açılmaya hazır vaziyete girdiği zaman Ali Rıza, bütün bunları kendisi yapmış kadar seviniyordu.
— Kız, paraları Allah aşkına nerede sakladın? diyordu. Bereket bulamadım ha! Bravo! Nasıl yaptın bu işi ha? Aferin kız! Ben de günahına giriyordum. Aferin Melek, aferin! Maşallah sen!

Melek o gün akşama kadar çok mahzun bir gün geçirdi. Üç beş kişi ancak tıraş olmuş, sabahki hava öğleye doğru bozmuştu. Pis bir yağmur yağmıştı. Dışarda fırtına vardı. Akşama doğru camlar bulanmış, Melek, eski mecmuaların resimlerine dalmıştı ki kapı açıldı. İçeriye kalın bir erkek çocuk sesiyle, canlı, buz gibi soğuk al yanaklarıyla Fatoş girdi. Öpüştüler. Fatoş tüylü kollarını onun boynuna sarmış; arkadaşını koklaya koklaya -âdeti veçhile- öpmüştü.
Fatoş, Şehzadebaşı’nda bir yarısı nişancı, yarısı piyangocu dükkânında çalışırdı. Dudaklarına allık, yüzüne pudra sürmediği zaman, kalın, tüylü bacakları, kolları, mütemadiyen bir erkek def eder gibi dik göğsüyle şen, hoyrat fakat masum bir kızdı. İçeriye girmesiyle sabahtan beri esen kederli havanın dağılması bir oldu. Fatoş şarkılar mı söylemedi. Kendisine vurulan beylerden mi bahsetmedi. Her gün iki tayyare piyango bileti alan, yetmiş fişek atan mebus oğlundan mı bahsetmedi…
Kâh dükkânın paravanası arkasındaki kadınlar tarafının koltuğunda kucak kucağa fısıldaşarak, kâh camın buğularını silip kimsesiz, rüzgârlı çarşıya dilini çıkararak, Melek’in: “Yapma kız” demesine aldırış bile etmeden oynayarak, kâh avazı çıktığı kadar şarkılar söyleyerek son müşteriyi beklediler. Son müşteri sakin, güzel bir çocuk olan Aleko’ydu. Misafir kız, onu kulaklarına kadar kızartacak, sevindirecek lakırdıları nereden bulup çıkarmıştı? Aleko memnun çıkıp gitmişti ki Ali Rıza içeriye girdi. Bir fırça alarak bir kenarda üstünü başını süpürdü. Fatoş, Rıza’yı “Amcacığım!” diyerek sarılıp öptü. İşte o zaman bugünkü hasılatın -yüz yetmiş beş kuruşun- kırk yedi kuruşuyla bir galon şarap alındı. Evin yolu tutuldu. Dükkânın şerefine içildi. Asıl büyük merasim evde oldu. Kıyametler koptu. Saat on ikiye kadar, Fatoş’un sesi kısılmaya kadar şarkı, Ali’nin kafası dönünceye kadar içki, Hikmet’in uykusu delirinceye kadar proje yapıldı. İçildi, yenildi, bağrışıldı.


devamı
https://www.cafrande.org/berber-dukkaninin-acilma-merasimi-sait-faik-abasiyanik-2/

Sait Faik Abasıyanık
Medarı Maişet Motoru

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Hiç aramıyorsak nasıl bulabiliriz kendimizi? – Friedrich Nietzsche

Biz kendimizi bilmiyoruz, biz bilenler, biz kendimiz, kendimizi bilmiyoruz: iyi bir nedeni var bunun. Hiç aramadık kendimizi - nasıl olacak...

Kapat