“Oraya her günkü perişan ve güzel yüzümüzle gidemeyeceğiz” Satılık Dünya – Sait Faik

Emin ömründe ilk defa hırsızlık yapacaktı. Emin küçük bir memurdu. Fakat hırsızlık yapmak için müsait bir mevki vardı.
Bir defa evlenirken, bir defa karısı ölürken, bir defa da çocuğu doğarken belli belirsiz evin içine hiç bilmediği ve tasavvur etmediği refah havasını dolduruvermek kafasından geçmişti. Bunların içinde ekmek kadar lüzumlu olan şeyle gramofon kadar lüzumsuz olanının bazan mevki ve vaziyet değiştirerek lüzumsuz ve lüzumlu oldukları vaki idi ve Emin tercihte şaşırırdı. Bu üç defasında da çocukken sık sık aç gibi yattığı gecelerin rüyasını uyanıkken görmüştü.

Yine bu üç defasında da bu çalmak arzusu belli belirsizdi. Belki, bugünkünden, şu hırsızlığı yapmaya karar verdiği andakinden daha tatlı, daha tahammül edilmez dakikalar geçirmişti. Öyle olduğu halde yine de belli belirsizdi. Bir defa da doğan çocuğu yedi sene sonra ölürken yine belli belirsiz olarak, ama çok kuvvetli ve bir buhran şeklinde aynı arzuyu duymuştu.

O kadar ki birdenbire kendini sokağa atmış, rıhtım boyunca dizili aynalı kahvelerden birine kendini dar atmıştı.
Altın gibi sarı bir akşamüstü idi. Ortalık karınca gibi kaynaşıyordu. Sokaklarda perişan güzel kızlar vardı.
Bir kahveye kendini dar atmıştı dedik. Bir masaya oturmuş iki kişi bağırdı:

— Emin Efendi yahu, gel bir fitil yapalım. Bir parti fitil esnasında Emin’in unutmayacağı hiçbir hadise yoktur. Çünkü Emin fitil oynarken birseli gibi kızar. Bir külhanbeyi gibi küfür eder. Bir küçük çocuk gibi kulakları kızarır…
Oynayanlar aşikâr surette birbirine yardım ederler. Emin bunu bidayetten fark eder; fakat oyunu bırakmaz. Nihayet parti bittiği ve kendisi yenildiği zaman yırtık ve kumaşı yer yer akmış pantolonundan cıgara küllerini üfürür:

— Bu lokum paralarını verenin… Hem ortak oynayın, hem paraları ben vereyim. Vermem vallahi!..

Çıkar giderdi. Ötekiler kahkahalarla gülerler; kahveci, seyirciler, hepsi… Kahve parasını seyirciler, kahveci, hatta oyun arkadaşları ödemeye her zaman hazırdırlar. Mesele Emin Efendi ile fitil oynamaktır. Paranın lafı mı olur?
İşte böyle bir fitil partisi esnasında Emin Efendi çocuğunun ölümü zaruretiyle para çalmak hırsını unutmuş, doğruca evine varmıştı. Karısı öleli dört sene oluyordu. İhtiyar halası çocukla meşguldü. Küçük ateş içinde idi. Serum yapılmıştı. Şimdiye kadar bir salah göstermesi lazımdı.
Başucunda, ince yüzlü, buruşuk derili, zayıf bir doktor, bir alkol kokusu içinde, melankolik bir yüzle duvarda bir levhaya gözlerini dikmişti. Çocuğun tekrar nabzını tuttu. Birdenbire ayağa kalktı ve ayakta bir reçete karaladı.

— Çabuk bunu yaptırın. Yarım saatte bir verirsiniz; sakinleşir.

Doktor o kadar hızlı merdivenleri indi, o kadar çabuk gitti ki Emin Efendi halasından bir papel almaya ve doktora vermeye vakit bulamamıştı.
Eczacı bu ilacı kırk kuruşa yaptı. Artan para ile Emin bir şişe konyak aldı. Yolda temizledi. İçkiye hiç alışık değildi. Kafası sanki istediği bir dünyaya kavuşmuş gibi oldu. Her şey ılık ve yağmurlu bir daüssıla içinde kendisine varıyordu.
Gölgeler, elektrik fenerleri, insanlar, deniz ve vapurlar bir yağlı madde içinde hareketsiz, emrine amade idiler.

Sabahleyin çocuk daha ölmemişti. Fakat yüzüne bir başka yere gidecek insanların maskesi takılmıştı. “Oraya her günkü perişan ve güzel yüzümüzle gidemeyeceğiz” dedi Emin.
Bu lafı kendi kendine o kadar lakayt bir şekilde söylemişti. Bazan işinden dönerken kendini yolda bekler bulduğu, gölgesini görür görmez kalbinin sık sık attığı günler neredeydi? İçini yıkayan ve onun içine bu yağmurlu İstanbul günlerini bir uzak ve yeşil yaylaya yahut da bir karış karlı ve çam ağaçlı dağlara çıkaran o çocuğun etrafındaki temiz, sevgili hava nerede idi? Sanki o bir başka çocuktu. Şimdi ölmek üzere bıraktığı ise bir başkası.

Yine aklından para çalmak arzusu geçti. Gülümsedi. Lüzumu kalmamış, çocuk ölmüştü. O gün öyle iş vardı ki, akşama kadar yemek yemeğe bile vakit bulamadı. İşten sonra eve dönerken evvela gayet bulanık ve havasız bir yerde imiş gibi oldu. Kafasının içinde bir sıkıntı duyuyor, uzak ve manasız şeyler düşünüyordu. Birdenbire içinde bütün camlar açılmış gibi oldu.
Seri birtakım fikirler kafasından geçti. Birdenbire yaşadığını, duyduğunu ve düşündüğünü hissettiren bir alemle temas etmiş olduğunu sandı.

Bu bir şimşek anı gibi seri geçti. Ortalık ta dünyanın ve ufkun öbür ucuna kadar masmavi aydınlanmıştı. Bu saniyenin akabinde evde çocuğu ölmek üzere bıraktığı aklına geldi. Tarif edilmez bir acı duydu. O zaman hassaslaştı: Küçük ayakkabılarım, üstü simsiyah kirlenmiş zayıf dizlerini, kıçı yamalanmış pantolonunu ve her zaman acıyarak, içi ezilerek baktığı küçüğün narin bileklerini, çürük dişli ağzını, bazan birdenbire güzelleşen, temizleşen ve sevimlileşen yüzünü… Bacaklarına tırmanışını…

Zihni açılmıştı. Bin bir küçük, büyük hatıra birbiri ardından geliyor, gidiyordu. Bazan bir tanesinin üstünde düşünmek istiyor, o hatıranın adeta kendi kendine bir hikâyesini yapmak istiyordu; olmuyordu. Öyle ki bazan bir saniye evvel ne düşündüğünü unutuveriyor, uykuya dalarken olduğu gibi ipin ucunu bir türlü yakalıyamıyordu.
Çocuğu ölmüş buldu. Komşular yemek göndermişlerdi. Halası ile oturup adeta sakin yediler. Kendileri sofrada idi. İçeriden bir kadın sesi bir şeyler okuyordu.
Emin içinde bir isyan duydu:
— Ben gidiyorum hala, dedi. Bir hava alayım.
Fakat Emin bu akşam İstanbul’un içinde aradığı havayı bulamadı. Emin otuz altı yaşında idi. Kalın bir yapılışı vardı. Yüzü adeta güzeldi. Bol ve hırpani elbiselerinin içinde mahzun, iyi ve kuvvetli bir insan tesiri verirdi herkese…
Emin köprü başında dolaştı. Artık bu hırsızlık etmek için son sebep de elden gitmişti. Şimdi maaşıyla geçinebilirdi. Bütün zevki akşamlan fitil oynamaktı. Cıgara içmezdi. Rakı ısmarlarlarsa -ki ekseriya ısmarlarlardı- içerdi. Rakı içince Emin kekemeleşirdi. Rakı ısmarlayanı bütün kalbi ve ruhuyla dinlerdi. Kimseye anlatılmayacak şeyleri anlatmak isteyenlerin rakı ısmarlayacak adamlarından olduğu için Emin; İstanbul’un bütün meyhanelerini bilirdi.
Büyük kahverengi gözleri hayretle neler dinlememişti? Ne kahramanlıklar, ne dertler, ne aşk hikâyeleri, ne alçaklıklar, ne rezillikler… Hepsini; kahramanlıkları da, rezaleti de aynı büyük ve hayretle dolu iyi gözlerle dinlemiş ve anlamamıştı ki, bu anlatılanlardan bir tanesini ertesi gün başkasına anlatsın.
Böyle adam kendisine rakı ısmarlatacak adam mı bulamaz?

Emin’in halası da bir sene sonra öldü. Tophane yukarılarında taştan bir binada oturuyordu. Bu binanın iki odası vardı. Galiba halasınındı ama, Emin kendi üstüne yaptırmıştı. Emin halasına bütün ömrünce baktığı halde daima bu evde bir öksüz gibi kalmıştı. Hele karısı, bu şimdi mezarlığa götürdüğü ve çok korktuğu halasından neler çekmişti.
Emin odalardan birini kiraya verdi. Akşamlan gelip yatıyor, sanki ta senelerden beri bu şekilde yaşadığını sanıyordu. Bir rüya görmüş… Evlenmiş, çocukları olmuştu. Ya nerdelerdi?
Emin bir yaz günü doldurduğu çantayı alıp gitti. Birkaç gün sonra yakaladılar. Paraları istirdat edildi. Kendisi Tıbbı Adli’ye gönderildi. Akli muvazenesi pek sağlam bulunmadığı için serbest bırakıldı.
Bu para ile Emin ne yapacağını kimseye söylemedi. Yalnız bir baba tavrıyla yanına yaklaşan bir Tıbbı Adli doktoruna:
— Doktor bey! Doktor bey! Ben bu para ile dünyayı satın alacaktım, dedi.
İşte kahvenin bir köşesinde bu perişan, saçı başı birbirine karışmış, iyi yüzlü insan, dünyayı satın almak isteyen adamdır.

Sait Faik Abasıyanık Hikayeleri

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here