BEATRİCE’DEN SONRA BİRİNCİ YÜZYIL: ZAVALLI BİR TESELLİ! – AMİN MAALOUF

“Gelişmenin geçici olduğuna, yollara ve kafalara aşılmaz duvarlar dikileceğine asla inanmazdım…
Gerileme, üzüntülü, gülünç, kalıtımsal, tutarsız bir düşünce. Tarihe, düz bir arazide akan, engebeli topraklarda seken, bazı bazı kopuklukları olan bir nehir gibi bakmakta inat ediyoruz. Ama ya yatağı önceden kazılmamışsa? Ya denize ulaşamayıp çölde kayboluyorsa?”


Clarence ile Beatrice arasında hiçbir arkadaşlık bağına rastlamamıştım, hiçbir uyuşmazlığa, çekişmeye de… bana, birbirlerine yakınlaşamayacak kadar yabancıymışlar gibi geliyordu. Onları yakınlaştırmaya elime geçen her fırsatta onları başbaşa bırakmaya, bir fısıldaşma, bir sır verme olanağı yaratmaya çalışıyordum ama nafile! Ailem, tabanı olmayan bir üçgene benziyordu.

Clarence ile ben, Beatrice ile ben bir çift dikey oluşturuyorduk. Bu, daha önce de belirttiğim gibi, kızım henüz doğmadan, henüz bir tasarı, bir arzu iken de böyleydi ve o arzuyu beni memnun etmek için taşıyan karımdan çok, benim içimde oluşup gelişmişti.

ilk aşk hüsranını bana anlatmıştı Beatrice. O kadar heyecanlanmış, o kadar pohpohlanmıştım ki, bir baba gibi davranmayı düşünmedim bile; şayet baba gibi davranmak, uygun sözleri söylemek, biraz da ahlak dersi vermek ise, başkaları tarafından yazılan bu rolü hiç de çekici bulmuyordum. Daha iyisine, güvenine sahip olma ayrıcalığına, gömleğime damlayan iki gözyaşına, kurumalarını yasaklamak istercesine avucuma aldığım damlacıklara sahiptim.

Gazetecilikten çok biyoloji okumayı tercih ettiğinde de beni izlemişti Beatrice. Clarence’ın kazası, kurulu düzeni bozana kadar… küçük kabilemde durum buydu.

Anne, anne olduğu, kız da kız olduğu sürece ilişkileri soğuk olmuş bir bakıma donmuştu. Bütün çabamla olmasını istediğim, beşiğin başucunda birbirine sarılmış anne ile baba resmi asla gerçeklemedi. Bu satırları yazarken, masamda başka bir resim duruyor; tekerlekli bir iskemlenin yanında birbirine sarılmış baba-kız. İşte bu aksilik sayesinde birleşmiş olduk. Beatrice sevecen bir anne, Clarence da tam anlamıyla bir evlat ve sonunda iki arkadaş olmuşlardı.

O kadar uzun bir durgunluk döneminden sonra ilişkileri sıradan olamazdı. Bir anda coşkulu, yatıştırılmaz oluvermişti. Sadık bir denizcinin aşkları gibi. Ve de verimli…

Müzeden döndüğüm bir gün, onları beklenmedik bir durumda buldum: Clarence koltuğundan, birbiri ardından sözcükler yazdırıyor, Beatrice de yere uzanmış itaatli bir yazman gibi annesinin sözlerini yazıyordu. Bir süre sonra bu görüntüye artık alışacaktım. Bazen, Clarence sustuğunda, kızımız bir soru soruyor ya da karşı çıkıyordu. Tartışıyor, coşuyor, yeniden okuyor, birlikte düzeltiyorlardı. Ortak bir yapıt oluşturmaktaydılar. İkisinin “çocukları” idi ve bana da vaftiz babalığı düşüyordu.

Benden başkası olsa, kendini tehlikede, tahtından düşürülmüş hissederdi; ben öyle değilim, sonunda buluşmuş olmaları beni mutlu etmişti. Onları gözlemliyordum, onları dinliyordum, onları çağırmak ya da sözlerini kesmek için “Kızlar!” diyordum ve yaşlarını karıştırmış olarak aynı koruyucu havamla her ikisini de kucaklamaktan kıvanç duyuyordum.

Önemli bir gazetede ortak yazıları yayınlandığında, geniş bir okuyucu kitlesine sahip oldular.

Hareket noktaları yeni bir şey değildi; insan topluluklarında, bireylerde de, saldırıyı simgeleyen bir erkek ilke ile, devamlılığı simgeleyen bir dişi ilke vardır. Bazı insanlar, aşırı derecede erkek hormonu ya da aşırı sayıda erkek kromozoma sahiptir. Bu insanlar çok zeki olabilirler ama belirtildiğine göre zekaları, aşırı saldırganlığa veya suça yönelebilir. Mahkeme kayıtlarında bu tiplere çok rastlanır. Clarence ile Beatrice’in sordukları şuydu: şu anda evrensel çapta böyle bir durumla karşı karşıya mıyız? Hiçbir ahlaki değere sahip olmayan birkaç bilgin yüzünden, hiç kimsenin öngöremediği ve önleyemediği şu “yatay çatlak” yüzünden, topluluklar, etnik gruplar, uluslar ve belki de bütün insanlık muazzam bir denge bozukluğu içinde değil mi?

Bu tezin değerini tartışmak istemiyorum, bilimsel gücünden çok, kafalarımızı işlemez hale getiren olayları, gözönüne sermesi önemliydi. Yani, Güneyli uluslar, gözlerimizin önünde, her türlü normal yaşamdan ve gelecek ümidinden yoksun kaldıkları için çılgın saldırganlar mı olacaklardı? Böyle bir görüşü doğrulayan olayların görüntülerinden öte bir şey vardı. Nai’puto’dan Rimal’e pek çok yangın, kan öyküsü belleklerdeydi. Herkes yakın geleceğin aynı renklere bürüneceğini tahmin edebiliyordu.

Facianın karşı kıyısında olunduğunda, herşey mantıklı, gerçek, olası, kaçınılmaz görünür. Aslında, “dikey çatlak” meydana geldiği anda, yaşamın sırları acemi büyücülerin eline geçtiği andan itibaren herşey öngörülebilirdi. Geçen yüzyılda, kaosun tüm belirtileri görülüyordu: birbiri ardından yok olup giden kentler, çözülen uluslar, geçmiş yüzyıllara kaçışlar, dışlamalar, kapanmalar.

Neden ve sonuç: ne dahiyane bir hilebazlık, denilebilir. Olanaklar sonsuzluğunda, kıyamet virajını kim zamanında farkedebilirdi? Buna karşılık, yeryüzünün sırlarını rahatça okuyan erkeklerle kadınlar tanıdığımı söyleyeceğim. Kimileri gitti, kimileri hâlâ çevremde, kutsal ateşlerinde ısınmaya devam ediyorum. Dediğim gibi, “larva”da, “görüntü”yü bütün çevresiyle görmesini bilmiş olanlar.

Biraz “görüntü” üzerinde durmak istiyorum. Bugün herkes benim gibi, dünyanın neye benzediğini görebilir, ‘söyleyeceklerimden hiçbiri bilinmez değil, hiçbir şey şaşırtıcı değil; ancak bir tanık, bir vak’anüvis, son sözün bir tutanakçısı olarak yüklendiğim görev bu.

Benim gibi engebeli dünyayı, bin türlü ışık yoluyla kendisi ile uyuşmuş evreni tanımış olanlar, bu her yanı kapalı dünyayı nasıl görebilirler? Gelişmenin geçici olduğuna, yollara ve kafalara aşılmaz duvarlar dikileceğine asla inanmazdım.

Güney ülkeleri peşpeşe kapandılar, bir kamptaki gibi, geceleri ışıklar sönüyor. Ama uyku âlemine dalmak için değil. Karanlık, meskenlere yerleşiyor, gözkapakları artık şafakları beklemiyor.

Geçen yüzyıl bize, aniden çılgınlaşan yüzlerce topluluk örneği sundu. Acımak isteniyor ama alışılıyordu.

Dünya, çığlık atma sarhoşluğuna kapılmıştı. Kaçıranlarla, batağa saplananlara, soluğu kesilenlere yazık! Tarih’in acelesi vardı, her acıma durağında, duracak hali yoktu. Ama Tarih nereye gidiyordu ki? Neyle randevusu vardı? Hangi zamanda?

Gerilemeyi tahmin etmeye kim cesaret edebilirdi?

Gerileme, üzüntülü, gülünç, kalıtımsal, tutarsız bir düşünce. Tarihe, düz bir arazide akan, engebeli topraklarda seken, bazı bazı kopuklukları olan bir nehir gibi bakmakta inat ediyoruz. Ama ya yatağı önceden .kazılmamışsa? Ya denize ulaşamayıp çölde kayboluyorsa?

Bezgin sözler mi? Benim tek umudum Beatrice’in yeniden yaşayan bir dünyaya kavuşması ve gelecekte o lanetli yılları muazzam parantezlerin kapatmasıdır.

Rimal olaylarından çok önce, bazı Kuzey ülkeleri, vatandaşlarına tehlikeli ülkelere gitmemelerini tavsiye ediyordu. Nai’puto gibi cinayet şölenini tamamlamış yöreleri kastettikleri için, safça bir çağrıydı bu!

Tabii Rimal kara listede yoktu. General Abdane güvensizliği ortadan kaldırmış, şiddeti kökünden çözümlemişti, öyle değil mi? Hiç kimse ona, tehlikeden söz ederek, hakaret etmeye kalkışmazdı. Ani düşüşü ve koruması altındaki yabancıların acı sonu, cehennem çizgisini geçtikten sonraki ülkelerden hiçbirinin güvenli olmadığını gösteriyordu.

Diplomatik nezakete bakılmaksızın, Güney’e yerleşmiş binlerce ailenin nakledilmesine başlanmıştı. Az sayıda birkaç hükümet, daha hâlâ, şiddetin “açık” ya da “gizli” olduğu ülkeler diye bir ayırım yapmakta ısrar ediyordu. Oysa dünyada, ne kurtarsan kârdır yelleri esmeye başlamıştı ve ayrıntılara bakan yoktu.

Kaçışı anlamak mümkündü, ne var ki bozgunu hızlandırmıştı. Binlerce yabancının acele toplanıp havalimanlarına hücumunu gören yerli halk, normal günlük yaşamını sürdürebilir miydi? O güne kadar kısmen sakin olan pek çok ülkede taşkınlıklar meydana geldi; yabancıların yanı sıra yerli seçkin tabakası ve hatta gelecekten korkan orta halliler de göçe başladı.

Bugün bile, dünyayı sarsan olayların kökeni hakkında daha çok şey bilinirken, nice insan, Güney halkının haksızlığa uğradığını kabul etmek istemiyor ve onlar hakkında sadece iki görüntüyü belleğinde tutuyor: büyük sayıda göçmenin bizim çok yakınımızda oluşu ve uzaklardaki çığandan çıkmış sürünün artık anlayamadıkları bir dünyayı yıkışı ve kendisini de cezalandırması. Belki bir gün tarihin hükmü, “gelecekten yoksun bırakmak” suçunu cezalandırmak olacaktır.

Burada Kuzey’de, felaketler bizlere kadar seke seke ulaşıyor. Arasıra, doğrudan etkilenmiş olanları düşünelim. Artık hiç kimsenin gitmeye cesaret etmediği, dış dünyaya kapalı, ortak felaketleri içinde birbirlerine düşman kabilelere bölünmüş, en iyi çocuklarının terk ettiği, enkaz arasındaki yabani otlar gibi varlıklarını sürdürmeye çalışan o ülkeleri düşünelim. Ufukta başka enkazlar da var.

Rimal’de ve yeryüzünün üçte ikisinde artık zaman ayak sürüyor. Uçaklar inip kalkmıyor – arasıra birkaç bombardıman uçağının dışında -; general Abdane’nin büyük masraflarla, çöle kafa tutarcasına yaptırdığı yollar, birkaç ayda kumların altında kayboldu. Maden ocakları mağaralaştı, makineler paslanıp unutuldu. Modern semtlerden geriye kalan binalar kararmış, delik deşik.

Rimal’den, Nai’puto’dan, Yakın veya Uzak Doğu’dan, Afrika’dan ve Yeni Dünya’nın mezbeleliklerinden daha hâlâ kaçanlar var, vapurla, katır sırtında! Antik ışıkların son taşıyıcıları olarak, ölmekte olan birinin sözleri gibi kaçıyorlar.

Kuzey’e gitmek için. Akdeniz’in kuzeyine, Rio Grande’nin kuzeyine. Pusulaya hiç gerek yok, onlardan önce babaları gitmiş, yolculuk genlerinde yazılı, acıları yumuşak, sertlikleri önceden af edilmiş. Onları kabul eden ülkelerin çoğu, kendilerini istilaya uğramış sayıyor.

Ama ne yaparsınız, boğulan biri yeniden denize atılmaz.

Bir vakitler, çok iyi niyetli bir kalem sahibinden, garip bir benzetme okuduğumu anımsıyorum. Yazar, dünyamızı iki katlı bir füzeye benzetiyordu. Biri kopuyor, yere düşmeye başlıyor, düşerken parçalara ayrılıyor; diğeri ayrılıyor, yükünü boşaltmış, tek parça halinde uzaya yöneliyor.

Bu yazının yayımlandığı an, örneğin alttaki dünyanın parçalanırken, kötü sıkıştırılmış bir cıvata yüzünden yukardaki dünyaya takıldığını düşünerek işi alaya almak olasıydı. Ama bütün bunlar benim çağımda yaşamış, saf, m a h c u p , aşağılık insanların hayallerinden ibaretti. Ama hayatta kalabilme reflekslerinin tümünde olduğu gibi meşru idi.

Amin Maalouf
Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl
Fransızcadan Çeviren: Esin Talu – Çelikkan, Telos Yayıncılık

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz