KURŞUNA DİZİLMEDEN ÖNCE ADI DEĞİŞTİRİLİP MANUEL YAPILAN MANUELA: ELVEDA DEMİYORUM – GALEANO

Ocak 1
Bugün
Mayalar, Yahudiler, Araplar, Çinliler ve bu dünyanın diğer birçok sakini için bugün yılın ilk günü değil.
Bugünün tarihi Roma tarafından, Vatikan Roma’sı tarafından, kutsanmış emperyal Roma tarafından icat edildi ve yılların bu sınır kavşağını bütün insanlığın kutladığını söylemek oldukça abartılı bir ifade.
Ama şunu kabul etmek gerekiyor: zaman bize, yani gelip geçici yolcularına karşı yeterince sevecen ve bugünün günlerin ilki olabileceğine inanmamıza ve onun bir manav gibi neşeli olmasını istememize izin veriyor.

Ocak 2
Ateşten Ateşe
1492 yılında bugün Granada düştü ve onunla birlikte Müslüman İspanya da.
Kutsal Engizisyon’un zaferi: Granada camilerin, kiliselerin ve sinagogların birbirine komşu olabildiği son İspanyol krallığıydı.
Aynı yıl Amerika’nın fethi başladı. O sırada Amerika henüz isimsiz bir gizemdi.
Ve onu izleyen yıllarda, farklı yerlerdeki odun yığınlarında aynı ateş Müslümanların kitaplarını, Yahudilerin kitaplarını ve yerlilerin kitaplarını yaktı.
Ateş, cehennemden doğan sözcüklerin gittikleri yerdi.

Ocak 3
Seyyar bellek
İsa’dan önce 47 yılının üçüncü gününde Antik Çağ’ın en ünlü kütüphanesi cayır cayır yandı.
Romalı lejyonlar Mısır’ı istila ettiler ve Julius Sezar’ın Kleopatra’nın erkek kardeşiyle giriştiği çarpışmalardan birinde, alevler İskenderiye Kütüphanesi’ndeki binlerce papirüs rulonun büyük bir kısmını kül etti.
Birkaç bin yıl sonra Kuzey Amerikalı lejyonlar Irak’ı istila ettiler ve George W. Bush’un kendi icat ettiği düşmana karşı düzenlediği haçlı seferinde Bağdat Kütüphanesi’nin binlerce kitabı yanıp kül oldu.
Tüm insanlık tarihinde kitapları savaşlardan ve yangınlardan korumaya yönelik şu projenin bir benzeri daha olmadı: seyyar kütüphane, Onuncu Yüzyılın sonlarında Pers ülkesinin büyük veziri Abdül Kasım İsmail’in bulduğu bir fikirdi.
Bu ileri görüşlü adam, yorulma nedir bilmez gezgin, kütüphanesini yanında taşıyordu. İki kilometre uzunluğunda bir kervan oluşturan dört yüz deve, sırtlarında yüz on yedi bin kitap taşıyordu. Develer aynı zamanda eser katalogu vazifesi de görüyorlardı: her deve grubu Pers alfabesinin otuz iki harfinden biriyle başlayan kitap isimlerini taşıyordu.

Ocak 4
Çağıran toprak
1643’te bugün İsaac Newton doğdu.
Newton’un, bilindiği kadarıyla, asla kadın ya da erkek sevgilisi olmadı.
Kimse tarafından dokunulmadan, bulaşıcı hastalık tehdidinden ve hayaletlerden ödü koparak bakir öldü.
Ancak bu korkak beyefendi birçok şeyi araştırma ve ortaya çıkarma cesareti gösterdi:
yıldızların hareketi,
ışığın yapısı,
sesin hızı,
ısının iletimi,
ve yerçekimi kanunu; bizi çağıran ve çağırırken de bize kökenimizi ve kaderimizi hatırlatan toprağın karşı konulmaz çekim gücü.

Ocak 5
Söyleyen toprak
George Carver rüyasında Tanrı’yı gördü.
-Dile benden ne dilersen, dedi Tanrı ona.
Carver ondan yer fıstığının sırlarını kendisine söylemesini istedi.
-Bunu fıstığa sor, dedi Tanrı ona.
Bir köle çocuğu olan George hayatını köleci tarım tarafından katledilmiş toprakları yeniden canlandırmaya adadı.
Bir simyacının mutfağını andıran laboratuvarında yer fıstığının ve yer elmasının yüzlerce türev ürününü elde etti: yağ, peynir, ezme, soslar, mayonez, sabun, renklendiriciler, boyalar, melaslar, yapıştırıcılar, talk…
-Bunu bitkiler söylüyor, diye açıklıyordu. Onlar dinlemesini bilene bunu sunuyorlar.
1943 yılında bugün öldüğünde, seksen yaşın üzerinde olmasına rağmen tarifler ve tavsiyeler dağıtmaya ve Alabama’da siyah öğrencileri ilk kabul eden tuhaf bir üniversitede ders vermeye devam ediyordu.

Ocak 6
Bekleyen toprak
Türkiye 2009 yılında, daha önce vatandaşlıktan çıkarılmış olan Nazım Hikmet’i vatandaşlığa geri aldı ve hem en sevilen hem de en nefret edilen şairinin Türk olduğunu kabul etti.
O bu güzel haberi öğrenemedi: yarım yüzyıl önce ömrünün büyük kısmını geçirdiği sürgünde ölmüştü.
Toprağı onu bekliyordu, ama kitapları yasaktı ve kendisi de. Sürgündeki dönmek istiyordu:

Giderayak işlerim var bitirilecek.

Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Asla dönmedi.

Ocak 7
Torun
Rafael Barrett’in torunu Soledad sık sık dedesinin bir sözünü hatırlıyordu:
-Eğer dünya üzerinde “İyi” yoksa onu icat etmek gerekir.
Kendi seçimiyle Paraguaylı, doğuştan devrimci Rafael Barrett evde geçirdiğinden daha fazla zamanı hapiste geçirdi ve sürgünde öldü.
Torunu 1973 yılında bugün Brezilya’da kurşuna dizildi. Onu teslim eden asi denizci, devrimci lider Onbaşı Anselmo oldu.
Bir kaybeden olmaktan bıkan, inandığı ve sevdiği her şeyden pişman bu adam, Brezilya’daki askeri diktatörlüğe karşı birlikte mücadele ettiği yoldaşlarını birer birer ihbar etti ve onları işkenceye ya da ölüme yolladı.
Aynı zamanda karısı olan Soledad’ı en sona bıraktı.
Onbaşı Anselmo onun saklandığı yeri gösterdi ve uzaklaştı.
İlk kurşunlar duyulduğunda o çoktan havaalanına varmıştı.

Ocak 8
Elveda demiyorum
Manuela León 1872’de Ekvator devlet başkanının emriyle kurşuna dizildi.
Devlet başkanı idam kararını imzalarken Manuela’yı Manuel yaptı, zira kendisi gibi centilmen bir beyefendinin, kaba bir yerli bile olsa, bir kadını idam mangasının önüne gönderdiğine dair bir kanıt bırakmak istemedi.
Vergi ödemeye ve köle gibi çalışmaya karşı toprakları ve halkları kışkırtmış, yerlileri ayaklandırmıştı. Ve bu yetmezmiş gibi bir de hükümetin subayı Teğmen Vallejo’yu askerlerin şaşkın bakışları altında düelloya davet etme densizliğinde bulunmuş ve açık alanda teğmenin kılıcı onun mızrağı karşısında mağlup olmuştu.
O son gün geldiğinde, Manuela idam mangasının karşısına gözlerini bağlamadan çıktı. Ve söylemek istediği bir şey var mı diye sorulduğunda kendi dilinde şöyle dedi:
-Manapi.
Hiçbir şey.

Ocak 9
Kısalığa övgü
Philadelphia’da, 1776 yılında bugün Sağduyu’nun ilk baskısı yapıldı.
Yazar Thomas Paine’e göre bağımsızlık, sömürgeci aşağılamaya ve bir aslanı olduğu kadar bir eşeği de taçlandırabilen gülünç kalıtsal monarşiye karşı sağduyunun bir ürünüydü.
Kırk sekiz sayfalık bu kitap su ve havadan daha çok yayıldı ve Birleşik Devletler’in bağımsızlığının babalarından biri oldu.
1848’de, Karl Marx ve Friedrich Engels şu uyarıyla başlayan yirmi üç sayfalık Komünist Manifesto’yu yazdılar: Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor… Ve bu kitap yirminci yüzyıl devrimleri üzerindeki en etkili yapıt oldu.
Stephane Hessel’in 2011’de yazdığı öfkelenme çağrısı toplam yirmi üç sayfadan oluşuyordu. O az sayıdaki sözcük farklı şehirlerdeki protesto depremlerin tetiklenmesine katkıda bulundu. Binlerce öfkeli insan sokakları ve plazaları, bankaların ve savaş yanlılarının evrensel diktatörlüğüne karşı günlerce ve gecelerce işgal etti.

Ocak 10
Mesafeler
Araba aksırarak ilerliyordu.
İçine tıkış tıkış dolmuş kimi müzisyenler zor şartlarda yolculuk ediyorlardı. Bir köy eğlencesini şenlendirmeye gidiyorlardı, ama uzun süreden beri Santiago del Estero’nun kavurucu yollarında kaybolmuşlardı.
Ortalıkta oraya nasıl gidildiğini soracak kimse yoktu. Eskiden ormanlarla kaplı o çöllerde artık kimse yoktu, kimse kalmamıştı.
Ve birden, bir toz bulutunun içinde bisikletiyle giden bir kız belirdi.
-Daha ne kadar var? diye sordular.
Ve kız yanıtladı:
-Az kaldı.
Ve tozun içinde gözden kayboldu.

Ocak 11
Gitmenin zevki
1887’de, Salta’da, Salta’yla bütünleşecek adam doğdu: bir müzisyenler ve şairler hanedanın kurucusu Juan Carlos Dávalos.
Dediklerine göre Kuzey Arjantin’in o bölgelerinde bir Ford T’nin, başka bir deyişle Bıyıklı Ford’un direksiyonuna oturan ilk kişi olmuş.
Ford T’si homurdanarak ve dumanlar çıkararak yollarda gidiyormuş.
Çok yavaş gidiyormuş. O kadar ki, kaplumbağalar oturup onu bekliyorlarmış.
Bir gün oranın sakinlerinden biri yanına yaklaşmış ve kaygılı bir ifadeyle onu selamlayıp şöyle demiş:
-Ama Don Dávalos… Bu hızla siz hiçbir yere varamayacaksınız.
Ona yanıtı şu olmuş:
-Ben bir yere varmak için yolculuk etmiyorum. Sadece gitmek için yolculuk ediyorum.

Ocak 12
Varmanın aciliyeti
2007 yılının o sabahında, bir kemana Washington şehrinin metrosunda bir konser verdi.
Daha ziyade bir mahalle delikanlısını andıran müzisyen bir çöp kutusunun hemen yanında, duvara dayanmış bir halde, üç çeyrek saat boyunca Schubert ve diğer klasik bestecilerin eserlerini çaldı.
Bin yüz kişi hiç durmadan koşar adım geçti. Yedi kişi bir andan biraz daha uzun bir süre durdu. Kimse alkışlamadı. Durup bakmak isteyen çocuklar oldu, ama anneleri tarafından sürüklenerek götürüldüler.
Onun Joshua Bell, dünyanın en çok aranan ve beğenilen virtüözlerinden biri olduğunu kimse bilmiyordu.
Bu konseri Washington Post gazetesi organize etmişti ve konser onların şu soruyu sorma biçimleriydi:
-Güzellik için vaktiniz var mı?

Ocak 13
Böğüren toprak
2010 yılında bir deprem Haiti’nin önemli bir kısmını yuttu ve arkasında iki yüz binden fazla ölü bıraktı.
Ertesi gün, evanjelist tele-vaiz Pat Robertson Birleşik Devletler’den bunun açıklamasını yaptı: ruhların çobanı bu din adamı, siyah Haitililerin özgürlüklerinin kurbanı olduklarını ilan etti. Onları Fransa’ya karşı özgürleştirmiş olan Şeytan şimdi hesap kesiyordu.

Ocak 14
Haiti’nin laneti
Haiti depremi, sömürgeci açgözlülük ve kölelik karşıtı savaş tarafından canına okunmuş aç ve susuz bir ülkenin uzun trajediler zincirinin son halkasını teşkil etti.
Tahtlarından indirilen efendiler bunu farklı bir biçimde açıklıyorlar: vudu bütün bu felaketlerin sebebidir. Vudu din olarak adlandırılmayı hak etmiyor. O Afrika kökenli bir batıl inançtan, kara büyüden, siyahların icadından, Şeytan’ın işinden başka bir şey değildir.
Azizlerin tırnaklarını ve Başmelek Cebrail’in kanat tüylerini satmaya muktedir inananların eksik olmadığı Katolik Kilisesi 1845, 1860, 1896, 1915 ve 1942 yıllarında bu batıl inancı kanunen yasaklatmayı başardı.
Son zamanlarda batıla karşı mücadele Evanjelist tarikatlar vasıtasıyla yürütülüyor. Tarikatlar Pat Robertson’un ülkesinden geliyor: ne binalarda 13. katın, ne de uçaklarda 13. sıranın bulunduğu, Tanrı’nın dünyayı bir haftada yarattığına inanan medeni Hıristiyanların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir ülkeden.

Rosa ne özgürlük adına adaletin, ne de adalet adına özgürlüğün feda edildiği bir dünya istiyordu.

Ocak 15
Ayakkabı
1919’da, devrimci Rosa Luxemburg Berlin’de katledildi.
Katiller onu dipçik darbeleriyle öldürüp bir kanalın sularına attılar.
O esnada ayakkabısının teki yere düşmüştü.
Bir el ayakkabıyı çamurun içinden aldı.
Rosa ne özgürlük adına adaletin, ne de adalet adına özgürlüğün feda edildiği bir dünya istiyordu.
Bir el her gün, tıpkı o ayakkabı tekine yaptığı gibi, bu bayrağı da çamurun içinden çıkarıyor.

Eduardo Galeano
Ve Günler Yürümeye Başladı
Çeviri: Süleyman Doğru / Sel Yayıncılık

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz