Aziz Nesin: “Denizi satın alanlar, dua edelim ki havayı da satın almamışlar”

width=İstanbul’un üç bir yanı deniz. Bu kadar da değil, istanbul’un denizi, istanbul karasının koynuna kol kol sokulmuş. Yine de böyleyken, istanbul’da denize girmek, öbür dünyada cennete girmekten daha zor. istanbul’un bir başından bir başına deniz kıyılarını bir takım insanlar satın almışlar. Denizin satın alınması akıl alır iş değildir. Denizi satın alanlar, dua edelim ki havayı da satın almamışlar. Denizle hava arasında büyük bir fark yok; onu da satın alıp bizi havasızlıktan boğmadıklarına şükür. Kavaklar’dan Çekmece’ye, Şile’den Pendik’e kadar şu güzel istanbul kıyılarında bedava girilecek bir kanşlık boş deniz kalmadığına bakarım da, denizin nasıl satın alındığına şaşarım.

Deniz Ayak Altında

İstanbul’un üç bir yanı deniz. Bu kadar da değil, istanbul’un denizi, istanbul karasının koynuna kol kol sokulmuş. Yine de böyleyken, istanbul’da denize girmek, öbür dünyada cennete girmekten daha zor. istanbul’un bir başından bir başına deniz kıyılarını bir takım insanlar satın almışlar. Denizin satın alınması akıl alır iş değildir. Denizi satın alanlar, dua edelim ki havayı da satın almamışlar. Denizle hava arasında büyük bir fark yok; onu da satın alıp bizi havasızlıktan boğmadıklarına şükür. Kavaklar’dan Çekmece’ye, Şile’den Pendik’e kadar şu güzel istanbul kıyılarında bedava girilecek bir kanşlık boş deniz kalmadığına bakarım da, denizin nasıl satın alındığına şaşarım.

Sekiz yıl Anadolu’da dolaştıktan sonra, sonunda istanbul’a dönüyoruz, diye çoluk çocuk bizi bir sevinç almıştı. Bu anlattığım on yıl önce. istanbul’a geldik, hiç olmazsa istanbul’un tadını çıkaralım, deniz kıyısında bir ev tutalım, dedik. Ne mümkün… Deniz kıyısında bulamadık, denize yakın bir yer olsun dedik. O da olmadı… Aman, dedik, hiç olmazsa deniz gören bir yer olsun. Uzaktan denize bakarız da gönlümüz gözümüz açılır. Ne gezer… Denize uzaktan bile bakamıyoruz. Ara tara derken, Cihangir’de deniz görür bir apartman var, dediler. Apartman sahibi, daha bize katı göstermeden,
• Ikiyüz lira, dedi.
-Aman…
• Amanı zamanı bu, isterseniz, iki oda, bir hol…
• Hem pahalı, hem küçük…
• Ama deniz görür beyim.
Tek denizi görelim diye, o zamanın parasıyla iki odaya ikiyüze peki, dedik. Adam bize katı göstermeye razı oldu. Apartman, dik Cihangir yamacına yapılmış. Kapıdan girince, bir kat merdivenle yerin altına indik. Allah Allah , bu nasıl iş… Bizim bildiğimiz deniz görmek için yukarı çıkıp bakılır. Böyle yerin dibine inilmez. İş bu kadarla da bitmezmiş. Bir kat merdiven daha yerin dibine inince, içimden, herhalde denizi,
dibinden yukarı doğru seyredeceğiz, dedim. îki kat yerin dibine indik. Kapkaranlık bir yer.
Ev sahibi çakmağını çaktı. Elektrik düğmesini buldu, çevirdi.
– Tuh, cereyan kesilmiş, dedi.
Çakmağın ışığında kapıyı açtı, içeri girdik. îçeri girince, bir a-laca akşam aydınlığı gördük. Apartman bayıra yapıldığından, bir yanı yerin dibinde bir yanı yer üstündeydi.
• Siz ikinci kat demiştiniz?… Diye ev sahibine sordum.
• Evet, dedi, bunun altında iki kat daha vardır.
Evin dışarıya bakan üç penceresi var. Dikkatle üç pencereden de baktım, bikaç ağaçla duvardan başka bişey görünmüyor. Peki, deniz nerde?
Kanma,
• Bir de sen iyice bak. Ben deniz meniz göremiyorum, dedim.
Karım,
• Ben ne deniz görüyorum, ne de denize benzer birşey… dedi.
Ev sahibine,
– Beyefendi, dedim, siz deniz görür demiştiniz sanırım. Yoksa
duvara deniz resmi asılıp da ona mı bakılacak?…
– Vay, ne demekmiş!… Evimden deniz görünmüyor mu?
Hani, nerdeyse, evime deniz görmüyor dediler diye bizi evine hakaretten mahkemeye verecek.
• Vallahi, affedersiniz, dedim, maksadım evinizi kötülemek de ğil… Ne ben, ne karım, denizi görebildik. Belki başkalarına deniz görünür. Bize görünmedi. _
• Sandalye getirin! diye yukarıya seslendi. Hizmetçi bir sandal ye getirdi.
Adam sandalyenin üstüne çıktı. Tıpkı, karayı görüp de, “Kara!…” diye bağıran Kristof Kolomb’un gemicisi gibi,
– îşte deniz!… diye bağırdı. İşte deniz, tabak gibi ayağınızın altında.
O indi, sandalyeye ben çıktım. Allah Allah!… Görünürlerde denize benzer bişey yok.
Adama hayal mi görünüyor, deli mi, yoksa deniz var, deniz var diye, etki altında bırakıp bizi zorla denizi gördüğümüze inandıracak mı?
– Beyefendi, affedersiniz. Ben denizi tanırım. İstanbul’da doğup büyüdüm. Pencereden bakıyorum, bikaç parça mavilikten başka bişey yok. O da gökyüzünde olduğuna göre bulut olacak, dedim. Adam,
-Boyunuz kaç? diye sordu.
Başka zaman olsa boyumu söylemem. Boş bulunup,
• Bir elli sekiz, dedim.
• Tamaaaam… dedi, boşuna değil… Ben de bu adam neden de
nizi görmüyor, gözlerine perde mi inmiş, diyordum. Şimdi neden denizi görmediğiniz anlaşıldı.
• Neden görmüyor muşum?
• Boyunuz yetişmiyor da ondan… Denizi görmek için, en aşağı bir yetmiş boy olmalı. Parmaklarınız üzerine kalkın bakalım.
Ayak parmaklarımın üstüne dikilip baktım, yine deniz yok.
-Zıplayın birazcık, o zaman görürsünüz.
Denizi göreceğim diye ha babam sandalyenin üstünde zıp zıp zıplıyorum. Nerdeyse başım tavana değecek. Yine denize benzer bişey yok.
Ev sahibi,
-Masa getirin! diye bağırdı, balkondaki küçük masayı…
Masa geldi. Adam masanın üstüne sandalyeyi koydu. Sandalyenin üstüne de ben çıktım.
– Şimdi ne görüyorsun? diye sordu.
Ben o sevinçle az kalsın, canbaz gibi çıktığım sandalyeden yuvarlanıyordum.
• Gördüüüüm, gördüm! diye bağırdım.
• Ne gördünüz?
– Denizi gördüm, denizi…
Karım,
• Aşkolsun, dedi, hayatını tehlikeye koyup masanın üstündeki sandalyeye çıktın ama, en sonunda da denizi gördün. Tebrik ederim. Denizin neresi görünüyor? Marmara tarafı mı, Boğaz tarafı mı?
• Hangi tarafın denizi olduğunu anlıyamadım. Şöyle bir karış kadar bir deniz gördüm.
Ev sahibi bu sözüme alındı:
– İstanbulluyum, diyorsunuz; sonra da daha denizi tanımıyorsunuz. Sizin gördüğünüz deniz Kızkulesi’nin ikiyüz metre kadar batısıyla, Sarayburnu arasında kalır.
Ev sahibinin, kapıcının, karımın yardımıyla sandalyeden indim.
• Ooooh, aman içim açıldı, dedim, deniz havası başka oluyor.
Karım çok şişman olduğu için,
• Ben sandalyeye çıkıp göremem, dedi.
– Masa, sandalye işi zor, dedim. Artık buraya taşınınca özel bir tertibat yaparız. Çıkmk gibi birşey…
Karım,
• insan denizi, evinde yattığı yerden görmeli… dedi.
Ev sahibi,
• Yattığınız yerden de deniz görünür dedi.
• Nasıl? Masanın, sandalyenin üstüne mi yatılacak?
• Hayır. Sizden önceki kiracılar, yattıkları yerden denizi çok rahat seyrediyorlardı. Hani denizaltıların periskobu vardır ya, öyle bir periskop tertibatı yapacaksınız. O zaman yere yatın, bacakları nızı duvara dikin, rahat denizi seyredin.
• Periskop mu dediniz? Bu alet bulunur mu?
• Rica ederim. Uzun zaman İstanbul’dan ayn kaldığınız belli.
Şimdi İstanbul evlerinin yüzde sekseninde periskop var. Periskop
bir ev için en gerekli eşya. Akşam evinize yorgun argın geldiniz
mi, periskoptan denizi seyredersiniz, içiniz açılır.
• Beyefendi, bu eve yazık ediyorsunuz.
Ev sahibi şaşırdı?
• Neden?
• Bu kat ayda ikiyüz değil, en az günde ikiyüz lira getirir.
• Ne gibi?
– Ne gibi olacak. “Çok güzel deniz manzarası seyretmek iste
yenlere fırsat. Saati ikibuçuk lira” diye gazetelere ilan verin. Kapı
da bilet kesmeye yetişemezsiniz.
Az kalsın adamla döğüşecektik. Hemen dışan çıktık. Merdivende karım,
– Denizi bir kerecik de ben görebilseydim, buraya kadar gelmişken… dedi.

Aziz Nesin’in Aziz Nesin’den Seçtikleri
Sizin Memlekette Eşek Yok Mu?

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Sonsuz bir anımsayıştı her şey; anımsayış ve unutuş” Yüzyıllık Uyuyan Güzel – Murathan Mungan

Sevgi. Zehirli bir düşün, büyülü sözcüğü… Benim için artık çok geç kalmış bir sevgi bu -masalımın burasına geldiğimde karşıma çıkacağını...

Kapat