“Sonsuz bir anımsayıştı her şey; anımsayış ve unutuş” Yüzyıllık Uyuyan Güzel – Murathan Mungan

Sevgi.
Zehirli bir düşün, büyülü sözcüğü…
Benim için artık çok geç kalmış bir sevgi bu -masalımın burasına geldiğimde karşıma çıkacağını biliyordum- Ben seversem yüz yıl öncesinin sevgisiyle seveceğim; oysa SEVGİ’nin üzerinden yüzyıl geçmiş. O severse, beni üzerinden yüzyıl geçmiş bir sevgiyle sevecek. Aramızda kaç takvimin uzaklığı duruyor. Bir öpücük, yalnızca bir öpücük bu uzaklığı kapatmaya yeter mi?
Çok uzak ülkelerin birinde, çocuğu olmayan bir padişah yaşarmış. Karısı da, kendisi de çocukları olmadığı için çok mutsuzlarmış. Yoksul halk bellekleri padişahlarını çocuksuz, dölsüz bırakarak öç alır onlardan. Kendilerinin en çok yapabildikleri (ya da tek yapabildikleri) şeyi, padişahlarının yapamayacağını düşünmek keyf verir onlara; bir masal keyfi verir.

Masalına kahraman olma zamanı gelmişti

Yüzyıllık Uyuyan Güzel 

Bu masal “artık bütün şiirler hep aynı sözcüklerle yazılıyormuş gibi geliyor bana” diyen dostum Murat Kemaloğlu’na

Bir varmış, bir yokmuş,
Yorumlanmış bir masal kahramanının yorgunluğu içindeydi; gözlerini açtığında, “Benim prensim sen misin? Neden bu kadar beklettin beni?” dedi.
Gözlerini açar açmaz nedense ilk Âdem’i düşündü. Yaradılışının sabahındaki Âdem’i. Yazgıdaşı Âdem’i. O da böyle mi uyanmıştı? Yüzyıldır gördüğü düşlerin tümünü birden anımsaması mümkün değildi elbet; yalnızca bir duygu kalmıştı o düşlerin tümünden, sızıya benzer bir duygu. (Biliyordu bu sızı artık hep olacak.) Kaldı ki, o düşlerin tümüne egemen olan ortak motifler, zaman zaman, yani yaşadıkça; yaşamını, ilişkilerini yoklayacaktı elbet. O düşlerin tümü anımsamak içindi. Sonsuz bir anımsayıştı her şey; anımsayış ve unutuş. Ömrünün bundan sonrası düşlerinde gördüklerini yaşamakla geçecekti. Ne kadar can-sıkıcı bir yaşam! Ve daha şimdiden bunu kimseye anlatamayacağını, çünkü kimsenin anlamayacağını düşünüyor. Tam yüzyıl sonra gözlerini bu denli belirlenmiş bir yaşama açmak, hiç de sanıldığı gibi bir kurtuluş değil, hele uyanış hiç değil! İnsan uzun uykulardan sonra bir yalvaç yalnızlığına uyanıyor.
Aradan yüzyıl geçtikten sonra hiçbir uyanış mutlu olamaz.
(Düşlerine egemen olan bu ortak motifler, çözümleyici bir düşünceyle yaklaşıldığında algılanabiliyor, kavranabiliyor; çünkü hepsi de önünde sonunda gelip gelip Âdem ile kaburga kemiği yoksa k’lar büyük harf mi olmalıydı?- arasındaki ilişkiye dayanıyor.)
Yüzyıl uyuyan güzel, epistemolojik bir kopuş içerisinde. Uyandıranların ayırdında olmadıkları ilk gerçek bu. (Bundan yüzyıl önce uykuya dalanla, bu uyandırılan aynı insan mı? Aynı insan kalabilir mi? Zaman, uykuda da geçse zamandır, kendini biriktirir.)
Yakışıklı bir Prensin öpücüğü, bilgi düzleminde epistemolojik bir kopuşu gerçekleştiriyor. -Sessiz bir sıçrama- Tarihin ve masalın ve de masallar tarihinin en büyük devrimi bu. Anılmaya değer.
Oysa şu koca yüzyıl bir kış uykusu muydu? Bir yaz gecesi rüyası mı? İmgelemimizin şiiriyle güzelleştiremeyeceğimiz kadar acı bir hayat yaşıyoruz.
Peki yaradılışının sabahında Âdem, ilk olarak neler düşünmüştü? Âdem’in gördüklerini düşünmeye, düşlemeye, imgeleminde canlandırmaya çalıştı. Aynı koşullar altında da olsanız, bir başkasının gözlerini ödünç alamıyorsunuz. İşte bu yüzden kimse benim gibi yüzyıl uyuyamaz.
Bu yüzden Âdem ile ayrılığımız, benzerliğimizden çok daha derin. O, her şeye yeniden başlıyordu; bense kaldığım yerden sürdürmek zorundayım. O, belleksizdi; bense bellek yorgunuyum.
Kafamsa gördüğüm düşlerin bulanıklığı içinde hâlâ.
Beni bekleyen ilk şey, belki de tek şey sevgi.
Sevgi.
Zehirli bir düşün, büyülü sözcüğü…
Benim için artık çok geç kalmış bir sevgi bu -masalımın burasına geldiğimde karşıma çıkacağını biliyordum- Ben seversem yüz yıl öncesinin sevgisiyle seveceğim; oysa SEVGİ’nin üzerinden yüzyıl geçmiş. O severse, beni üzerinden yüzyıl geçmiş bir sevgiyle sevecek. Aramızda kaç takvimin uzaklığı duruyor. Bir öpücük, yalnızca bir öpücük bu uzaklığı kapatmaya yeter mi?
Çok uzak ülkelerin birinde, çocuğu olmayan bir padişah yaşarmış. Karısı da, kendisi de çocukları olmadığı için çok mutsuzlarmış. Yoksul halk bellekleri padişahlarını çocuksuz, dölsüz bırakarak öç alır onlardan. Kendilerinin en çok yapabildikleri (ya da tek yapabildikleri) şeyi, padişahlarının yapamayacağını düşünmek keyf verir onlara; bir masal keyfi verir. Oysa tarih, yani tarihleri, padişah çocuğundan ve onların ince zulmünden geçilmez. Bütün ülke halkı padişahın çocuksuz, tahtın veliahtsız oluşuna çok üzülüyormuş. Cümle büyücüler, efsuncular kaynar kazanlarının başında binbir büyü deniyor, binbir tılsım yapıyor, padişahı bir çocuğa kavuşturmak istiyorlarmış. Herkes gücünü, tılsımını bu iş için seferber etmiş. Ve günlerin birinde padişahın karısı hamile kalmış, ya da kaldırılmış. Bu mutlu olaydan her büyücü kendine pay çıkardığı için, hiçbir büyücünün ne statüsü sarsılmış, ne ününe gölge düşmüş; Her büyücü kendi gururuyla baş başa kalarak, doğacak olan çocuğu kendi eseri saymış.
Kendini Âdem’le özdeşleştirmesinin birçok nedeni vardı kuşkusuz: En ve İlk ortak özellikleri “Kovulmak”tı. Âdem, cennetten; güzel prenses de, ilkin “uyanıklık”tan, sonra da “uyku” sundan koyulmuşlardı.
İkinci ortaklıkları uyku haliydi.

NİTEKİM HER DİN, HER ÖĞRETİ KENDİNDEN ÖNCEKİ İNSANLIK TARİHİNİ UYKU HALİ DİYE YORUMLAR.
-AYRICA İNSAN BEYNİNİN ONDA DOKUZU DA ÇALIŞMIYORMUŞ-
Âdem, elmayı ısırana dek bir çeşit uykudaydı. Örneğin utanma nedir bilmiyordu. (Birçok başka şeyi bilmediği de ortada.) Elmayı ısırır ısırmaz utanıp önünü kapamak için incir yaprağı araması tarihin ilk “İdeoloji” örneği olsa gerek. Havva’da, yani bilebildiğimiz ilk kadında “penis özlemi” böyle başlamıştır herhalde. Bu penis özlemi, o zaman da komplex halinde miydi? Yoksa daha sonraları mı komplex haline geldi, ne yazık ki bunu da bilemiyoruz şimdi. Insanoğlu’nun ağızcıl döneminde işlediği bu ilk günah, en uzun ömürlü intikam perisinin en uzun âhı olarak insanlığın yakasına yapışmış yüzyıllardır bırakmıyor, üstelik uyumuyor da.
Bu hesaba göre, yalnızca İsa sonrasını sayarsak her yüzyılda bir güzele uyumak düşüyor. Meryem’le birlikte eder yirmi güzel. Hiç de azımsanacak bir rakam değil. Uyku tarihinin yirmi cildi daha şimdiden hazır demektir.
Âdem açısından ise işler biraz daha değişiyor. Cennetteki eşya ve zaman ilişkisini, cenneteki uzamın kullanılışını doğal olarak bilemeyiz.
Çünkü hiçbirimiz oraya gitmedik ve bu gidişle de gidemeyeceğiz. NE ÇOK ŞEY BİLMİYORUZ. DOLAYISIYLA DA İNSAN, DÜŞÜNEBİLEN, KONUŞABİLEN AMA BİLEMEYEN BİR VARLIKTIR. BİLDİKLERİNİ DE AKLINDA TUTAMAZ ZATEN. O HALDE KONUŞMASININ NE YARARI VAR?

Yalnız cennetin “tarihi eser” bakımından yoksul olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hiçbir uygarlık hiçbir iz bırakamaz orada. CENNETİN YÜZEYİ İZ TUTMAZ. Ayrıca dini inançlarımıza göre düşünürsek, İslamiyet öncesi o kadar insanın öldükten sonra nereye gittiği de merak konusudur.
CENNET İNSANOĞLUNUN EN UZUN DÜŞÜDÜR.
İNSANIN BİLGİSİNİ, DAVRANIŞ BİÇİMLERİNİ, DEĞERLERİNİ ve YAŞAMINI KORKU YÖNETİR.
ÇÜNKÜ İNSAN KORKAN BİR VARLIKTIR.
ÖTEKİ YARATIKLAR DA KORKARLAR AMA ONLAR DÜŞÜNEMEDİKLERİ İÇİN KORKULARINI HAFİFLETECEK OLAN DÜŞLER KURAMAZLAR.
KORKU HALKLARIN AFYONUDUR.
AYNI BİÇİMDE İNSAN ÖLECEĞİNİ BİLEN TEK VARLIKTIR.
BU YÜZDEN DE SÜREKLİ ÇILGINLIKLAR YAPAR.
ÇILGINLIK VE DELİLİĞİN ÖLÜMÜ HAFİFLETECEĞİ DÜŞÜNÜLÜR.
ÖTEKİ BÜTÜN YARATIKLARDA ÖLÜM YALNIZCA BİR İÇGÜDÜYKEN İNSANDA HEM BİR İÇGÜDÜ, HEM BİR BİLGİDİR.
Cennetin coğrafi tanımını yapamadığımız, topografyasını bilemediğimiz sürece bilgilerimiz ve korkulanınız arasında bir yığın boşluk kalacak.
Hiçbir uykunun dolduramayacağı bir boşluk…
Üstelik Âdem de bilemez, kovuluşunun sabahında cennete değgin bildiği ne varsa unutmuştur kuşkusuz.
Belleğin bir “tada” bu denli yenilmesi, yenik düşmesi, tarihte bir daha görülmediyse de, “nefs terbiyesi” bütün dinlerin ana izleklerinden biri olmuştur.
Bu anlamda insanın “uyku ile ideoloji” arasındaki temel ilişkisinin tarihi “elma” ile başlar. ELMA İLE BAŞLATMAK DOĞRU OLUR. Dolayısıyla da insanlar takvimini, MİLATTAN ÖNCE/MÎLATTAN SONRA diye ayıracaklarına, ELMADAN ÖNCE/ ELMADAN SONRA diye ikiye ayırmalıdırlar. Yani Âdem’in daha karmaşık, daha teorik kişiliğinin yanında İsa, her an tokatlanmaya hazır yanağıyla biraz sümsük kalıyor. Üstelik Âdem’in dramında taşıdığı teorik ve ideolojik yoğunluk, çağımız insanına çok daha çekici, çok daha çarpıcı gelmektedir.
MEDENİ KANUNA GÖRE İSA’NIN BABASI KİMDİR?
MERYEM O SIRADA UYKUDA MIYDI?
İnsanlar uykuda iken düşünemez, kitap okuyamaz, akıl yürütemezler, yalnızca düş görürler, kendilerine gördürülen düşleri görürler. Düş görmenin yaygın türleri aslında birer körlük çeşididir.
Ayrıca Âdemoğlu (ARTIK ÂDEMOĞLU DİYEBİLİRİZ; ÇÜNKÜ ÂDEM BÖLÜMÜNÜ GEÇTİK) her uyanışı ihtilal sanmamalıdır; Bunun tersi de doğrudur, yani her ihtilalin bir uyanış olmayacağı, çünkü kimi ihtilaller uykudayken yapılır. İhtilal düşü görenlerle, bir düşün ihtilalini kuranlar arasındaki ayrımı kavramak için tarih sayfalarındaki satırların altını kazımak gerekir.
ALTINI KAZIMAK SİMYACILIĞIDIR BU.
Nitekim padişahın aylar sonra nurtopu gibi bir kızı olmuş. Adını Ayışığı koymuşlar. Yumuk gözlü, yumuk elli, pembe-beyaz şirin bir şeymiş. Kızın doğumu kırk pare top atışıyla duyurulmuş, ülkenin dört yanına çığırtkanlar çıkarılmış, davullar çalınmış, borazanlar üflenmiş, yüksek kulelerde bayraklar dalgalanmış, Ayışığı’nın onuruna büyük şenlikler yapılmış, eğlenceler, törenler düzenlenmiş, ziyafetler verilmiş, yoksullar giydirilmiş, açlar doyurulmuş, kısacası padişahın sevinci tüm halkın sevinci olmuş. (NE GÜZEL!)
Sarayda ise çok büyük bir törenin hazırlıkları başlamış. I TABİİ Kİ SARAYDA VERİLEN TÖRENE HALK ÇAĞRILAMAZ-DI; ÇÜNKÜ HİÇBİR HALK SARAYA SIĞMAZ/ Ne ki tören hazırlıklarının hay-huyu içinde, uzak illerin birinde oturan büyük büyücülerden birinin çağrılması unutulmuş. Bu küçük protokol hatasının bir genç kızın bütün hayatına mâlolabileceği nereden bilinebilirdi? I ZATEN BÜTÜN HAYATIMIZ BİR DEUS EKS MEKANE İDİ. HAYATIMIZDAKİ BÜYÜK RASTLANTILAR KÜÇÜK HATALARIMIZIN ESERİYDİ. BİZ KÜÇÜK HATALARIMIZIN ESERİYDİK.
Ayışığı’nın kendi efsunuyla doğduğuna sonuna dek inanan bu büyücü de intikam almak için bir yol düşündü. BİR BÜYÜCÜ İÇİN İNTİKAM ALMAK HİÇ DE GÜÇ BİR ŞEY DEĞİLDİR OYSA. DÜŞGÜÇLERİNİN KITLIĞINDAN OLSA GEREK SIK SIK BU YOLA BAŞVURURLAR. Ve intikam almak üzere, başkente, saraya gelmiş.

Büyük törenin yapıldığı salona girdiğinde, öfkeden BİRHA-zanyaprağıgîbl titriyormuş. Kapıdakiler onu tanımamış, salona adı ünlenerek geldiği bildirilmemiş. Tüm bunlar ayaklanmış bir yanardağ gibi dolaşan büyücüyü iyice çileden çıkarmış. Şimdi onun gözünde herkes ona düşmanmış. BUNCA YIL DÜŞMANLIK DUYGULARI YAŞATMIŞ ONU. HİÇBİR ŞEY ONUN İNSANLARA OLAN NEFRETİNİ TÜKETEMÎYORMUŞ. BU BÜYÜCÜNÜN ADI OJUENN’MİŞ.
Bütün bu konuklar, iyi giyimli soylular, bütün bu donanmış sofralar, süsler, ışıklar, mumlar, renkler, tüller, yaldızlar, tüyler, fişekler, maytaplar, çalgıcılar, dansçılar, bütün bu görkem, kısacası bütün saray kendine karşıymış gibi bir duygu içindeymiş. Kendini dışta bırakan, kendine kapalı bir dairenin karşısındaymışçasına yenik, küskün, öfkeli ve umutsuzmuş. Her gülen yüzde, her kahkahada kendine yöneltilmiş bir alay seziyor, incinen gururunun, ayaklar altına alınan onurunun sızısını duyuyor-muş. Kaç zamandır neşesini kaçıran ne kadar şey varsa burada toplanmış, bir araya gelmiş: gençlik, güzellik, dirilik, canlılık, neşe, sağlık, görkem, mutluluk, enerji… BÜYÜCÜ İSE İNSANLARA ANCAK ONLAR MUTSUZKEN KATLANABLİYORMUŞ. Ayrıca gelişinin hâlâ hiç kimsenin ilgisini çekmemiş, oluşu ve herkesin ya yeni doğan yavruyla, ya da birbiriyle ilgileniyor olması mutsuzluğunu iyice artırmış, kötücüllüğünü bilemiş, öfkesini kabartmış.
ARTIK HİÇ KİMSE ONU KÖTÜLÜK YAPMAKTAN ALIKOYAMAZDI.
GERÇEKTE KÖTÜ BİRİ DEĞİLDİ BELKİ; AMA KÖTÜLÜK YAPMADAN DURAMIYORDU. KÖTÜ DEĞİLSE BİLE ÇILGIN OLDUĞU KESİNDİ.
O zamanın geleneğine göre her peri, her büyücü yeni doğan bebek için büyülü bir dilekte bulunurdu. Bütün periler, bütün büyücüler, doğaüstü güce sahip olanların her biri, bütün iyilikleri, güzellikleri, erdemleri dilemek için sıraya girmişlerdi.
Birkaç dakika sonra gözleri kamaştıran delici bir ışık dumanı kapladı ortalığı. Ateş püsküren dumanlar arasından Quenn yeniden çıktı ortaya. Büyücülerin hâlâ en güzeli, en korku saçanı olduğunu büyük bir gurur ve zevkle duyuyordu. Gerçi sevilmediğini biliyordu, ama zaten o kimsenin sevgisini istememişti ki; hayranlık duysunlar yeter. Şimdi isterlerse bakmasınlar, isterlerse ilgilenmesinler bakalım. Bu salonda, şu an, bütün gözlerin üzerinde olduğunu bilmek sonsuz bir mutluluk veriyordu ona; yapacağı kötülüğü bile unutturuyordu. Zaten bütün büyücülük yaşamı şu birkaç dakikalık ilgi için değil miydi? Sonra yeniden karanlık yalnızlığına dönmeyecek miydi ?
Eteklerindeki dumanları sürüye sürüye, başını hareleyen ateşin dillerini savum savura tahta doğru yaklaştı. Ve annesinin kucağındaki küçük prensese büyülü sopasıyla şöyle bir dokunu-verdi:
“Beni şenliğinize çağırmayı unuttunuz.
“Ve ben çağrılmadan geldim. Değil mi Maeterlinck?
“Benim yıldızımın artık eskisi kadar parlak olmadığını düşünüyorsunuz herhalde. Oysa kucağınızdaki çocuğunuzu bana borçulunuz. Siz bunu da unuttunuz.
“Hiçbir şey size bir armağan vermekten alıkoyamaz beni. Böylelikle beni hiç ama hiç unutamayacaksınız. Ayışığı, öteki perilerin dilediği gibi güzel, iyi huylu, erdemli, zeki, yetenekli ve başarılı olacak. Ama on altı yaşına geldiğinde bir gün eline bir iğ batacak ve hemen orada ölecek.
“Size on altı yıllık bir mutluluk ve ardından bir ömür boyu acı ve gözyaşı armağan ediyorum.”
Bunları söyledikten sonra büyük bir çalımla ateşlerine, dumanlarına, sislerine bürünerek salonu terk etti.
Bütün salona kesin bir sessizlik çökmüştü.
Herkes şaşkın ve umarsızdı. Padişah ve karısı daha şimdiden büyük bir umutsuzluğa kapılmışlardı.

Öteki periler, büyücüler bu büyüyü bozamayacaklarını, ama dönüştürebileceklerini söylediler.
(TOPLUMU DÖNÜŞTÜREMİYOR AMA BÜYÜLERİ DÖ-NÜŞTÜREBİLİYORLAR. ZATEN TOPLUMU DÖNÜŞTÜRMEMENİN BİR YOLU DA BÜYÜLERİ DÖNÜŞTÜRMEK DEĞİL MİDİR?)
“Eline bir iğ batsa bile prenses ölmeyecek ama uzun, çok uzun bir uykuya dalacak. Yüzyıllık bir uykuya. Ta ki günün birinde… ”
Âdem’in ilk komplexi de utanmak değil, doğurmaktı.

Durum böyleyken neden yalnızca “penis özlemi”nin bir komplex olarak ele alındığı sorusunu ancak Freud’lardan biri (yani herkesin bildiği, ünü daha yaygın olan Freud) yanıtlayabilir. Öteki Freud adına konuşmak da bize düşer.
İşte ben sevgili Prens öteki Freud adına konuşanlardanım.
Hemen ertesi gün bir ferman çıkarılmış, padişahın buyruğuyla ülkedeki bütün iğler ortadan kaldırılmış, yakılmış, yok edilmiş.
Ve tam on altı yıl geçmiş aradan.
On altı yıl geçmiş bu yasağın ardından.
Oysa tarih tekerrür ettiği gibi, masallar da tekerrür eder.
Ayışığı, on altı yaşında çok güzel bir kız olmuş. Duru teninde, ela gözlerinde gerçekten ay ışığı işiyormuş. Bütün öteki perilerin büyülü dilekleri teker teker yerine gelmiş, çok iyi, çok güzel, çok erdemli, çok akıllı, çok yetenekli, çok başarılı bir kızmış Ayışığı.
Sıra son büyücünün dileğine gelmişti:
Günlerden bir gün, (masalı dinleyen herkesin beklediği gün) sarayın eski kulelerini, yüksek burçlarını, kıyıda köşede kalmış odalarını, kilerlerini, anbarlarını, geçitlerini gezmek istedi Ayışığı. Masalının onu sürüklemek istediği yere gidecekti. Geçmişin küf kokan derinliklerine indi, eşyanın yaşanmış, kullanılmış mazisine dokundu. Zaman içinde bir yolculuğa çıkmıştı. Yolu, batıya bakan eski kulelerin tepesindeki bir küçük odaya düştü. Yıllardır kimsenin buraya uğramadığı belliydi. Basamaklarının ahşabı bile çürümüştü, her yan toz içindeydi. Aralık kapısının ağzını, basamakların arasını örümcek bağlamıştı. İçeriden dışarıya karanlıkta ve gizlilikte beklemenin baş döndürücü kokusu sızıyordu. Tahta kapı büyük bir gıcırtıyla açıldı. Güzel Prenses, kendi sarayının kim bilir daha ne kadar bilmediği özelliği olduğunu düşündü. Batıya, güneşin batışına bakan küçük bir pencerenin önündeki ince, uzun, sivri bir nesne ilgisini çekti. Bir top yün sarılıydı çevresine, batan güneşin kızıllığı üzerine vuruyordu.
O güne değin hiç görmediği, hiç bilmediği bir şey, bir iğmiş bu. Padişah, ülkesindeki tüm iğleri yok ettirirken, kendi sarayında olanları unutmuş. Demek ki insanlar o zaman da tehlikeyi, kendi dışlarında, kendilerinden uzak bir şey sanıyorlarmış. İği eline almış Prenses ve ne işe yaradığını anlamak için evirip çevirirken iğin ucu parmağına batmış.
Ve kendini bir masal kahramanı yapan,
Ve masalında kendini bir kahraman yapan,
O uzun, upuzun uykusuna dalmış.
İğin parmağına battığı yerde dişlenmiş bir elmanın serinliği, yeşilliği, anısı…
“Bir Prensin öpücüğü ile uyanmasını beklerken kim bilir ne kadar zaman geçecek?” dedi Periler. “Uyandığı zaman saray halkı ya çok yaşlanmış, ya ölmüş olacak. Ve kim bilir ne kadar büyük bir yalnızlık duyacak. Yaşadığı yüzyıllık yalnızlıktan daha yoğun bir yalnızlık olabilir bu. Hatta o kadar ki uyandığına pişman bile olabilir.”
Bunun üzerine karar verdiler: Tüm saray onunla birlikte uyuyacaktı. Karşılaştıkları herkese büyülü sopalarıyla dokunu-verdiler. Ocaktaki ateş bile bir anda parça parça olup, parlak kristal parçalarına dönüştü. Kimi otururken, kimi yemek yerken; kimi kitap okurken, kimi gezinirken, kimi iş yaparken, herkes herkes uykudaydı şimdi. Üstelik onların uykusu, bir başkasının uykusuna yazgılı bir uykuydu.

Sonunda sarayın çevresinde sık dikenli büyük bir çit bitmeye başladı. Çevredeki ağaçlar o denli hızla büyüyorlardı ki uzaktan bakanlar artık sarayı göremiyor, yalnızca kulelerin tepelerini, tepedeki alemleri görebiliyorlardı. Saray yemyeşil bir karanlığa gömülmüş, kendine kapanmış, geçmişe gizlenmiş, kurtarılmayı bekliyordu. Bir süre sonra halk arasında burası Uyuyan Güzelin Sarayı diye anılmaya başlandı. Uyuyan Güzel ve Sarayı hakkındaki rivayetler kulaktan kulağa, ilden ile, ülkeden ülkeye yayıladursun; Uyuyan güzeli görebilmek için dikenli çitleri aşmaya çalışanlar, ormanın geçit vermezliğine dalanlar yollarda kalıyor, dönebilenler dönüyor, ölebilenler ölüyordu, (yani dönemeyenler ölüyor; dönmeyi bilenler ise geç ölüyordu.) Bu yüzden uyuyan güzeli uyandıracak Prens daha şimdiden bir söylenceydi, bir söylence kahramanı…
Oysa hemen her prens kendini uyuyan güzeli uyandıracak olan büyülü öpücüğün sahibi sanıyor, en azından olup olmadığını sınamaya kalkışıyordu. Duyduklarının etkisiyle uyuyan güzele sevdalanıyor, oraya ulaşmak için yollara düşüyor, ve hepsi de ormanın bir yerinde acı içinde ölüyordu.
Kimse uyanma vaktini hesaba katmıyordu.
Oysa her masalın, her söylencenin uzun uykusunda bir uyanma vakti vardır. Ve o gelmeden girişilen her eylem bir serüven yalnızlığı olarak kalır. Öyle anılır.
Ve yüzyıl sonra vadesi erişip bir prens çıkmış ortaya.
Kendisinin uyuyan güzeli uyandıracak olan Prens olduğuna sonuna dek inanıyormuş. Masalın ve yüzyılın kendisine verdiği bu “görevi” seve seve üstlenmiş; zaten uyuyan güzel hakkında yüzyıldır söylenegelenlerin etkisinde daha onu görmeden deliler gibi tutulmuş ona. Kendine verilmiş misyona mı, uyuyan güzele mi âşık olduğunu ayırd edemeyecek kadar toymuş o zamanlar. Böylelikle hayranlığın, sevginin, sevdanın, aşkın, cinselliğin ve beraberliğin bir kulak dolgunluğu olduğunu bir kez daha görüyoruz. “Bizim” sandığımız birçok duygunun, düşüncenin, değerin ve doğrunun içimize usul usul işlemiş bir kulak dolgunluğu olduğunu…
Ve prens dudaklarında yüzyıldır beklettiği öpücüğüyle birlikte saraya doğru yollandı.
Masalına kahraman olma zamanı gelmişti.
Karşısında birbirine dolaşıp bir yumak olmuş karanlığıyla koskaca orman duruyordu. Ama biliyor, ya da seziyordu ki, orman çok fazla karşı koyamayacak kendine, yazgısına teslim olacak.
Nitekim öyle oldu.
Prens, sarayın bahçesinde ilerlerken uyuyan nöbetçilerle karşılaştı. Birçok avludan, ayvandan, geçenekten, kemerden, sekiden, taşlıktan geçti. Her yerde insanlar tozlanmış dalgın bakışlarıyla uykularının sonuna gelmişlerdi.
Bekliyorlardı.
Bekliyordu.
En sonunda prensenin bulunduğu yatak odasına geldi. Delicesine tutkun olduğu prensesi ilk kez görecekti. YÜREĞİGÖĞSÜNDEKAFESTEKİBİRKUŞGİBİÇIRPINIYORDU. İpek, saten, atlas, kadife örtüler içinde uykusunun güzelleştirdiği yüzyıllık büyüsüyle sonsuz bir erince gömülmüş gibiydi. Durgun suda yüzen bir ay ışığı gibiydi gerçekten. Uykusunun içerisinde batık bir gemi gibi gizemliydi. Uykusuyla büyülenmiş güzelliğine, efsanesinin güzelleştirdiği yüzüne uzun uzun baktı Prens. Çok uzaktan, çok uzaklardan, tam yüzyıl sonrasından baktı.
Sonra kararını verdi:
Aradan yüzyıl geçse de uyandırmayacaktı onu.
O gün gelse de.
Uyandırdığında bu sevdanın, bu büyünün, bu tılsımın bozulacağını biliyordu çünkü; bir bakış, birkaç söz, bir dokunuş her şeyi bozacaktı. Sevmek suskunluktu, sevmek kesin bir sessizlikti, sevmek uzaklıktı, sevmek dokunamamak, erişememek, sevişememekti.
Ya da yüzyıldır böyle öğretilmişti sevmek.
Öte yandan sevmek göze almaktı, sonuna dek gitmekti, gidebilmek yürekliliğiydi. Biliyordu prenses uykusundan uyandığında, ya da uyanır uyanmaz onu eskisi kadar sevmeyecekti, sevemeyecekti. Çünkü sevmek sessiz ve tek başına bir şeydir. Sevmek yalnızlıktır. Onu eskisi kadar sevemeyeceğinden korkuyordu. Onu uyandırmaktan korkuyordu.
Eskisi kadar sevemeyecekti, belki de hiç sevemeyecekti. Çünkü arada o orman, o karanlık, o geçitvermez, o yeşermekten kararmış orman olmayacaktı artık. İşte yatağının ucuna dek gelmişti. Duman inceliğinde bir boşluk dolanıyordu yüreğini.
Arada ne ormanın, ne de yüzyılın karanlığı olmadan onu nasıl sevebilirdi? Bu kadar büyük sorumluluğu yüklenebilir miydi? Sevmenin zahmetini, birlikte omuzlanacak olan zahmetini yüklenebilir miydi?
Paylaşmaya, tartışmaya, özveriye, anlayışa gereksinen iki kişilik bir ilişkiyi göğüsleyebilir, götürebilir miydi?
Tüm bunları onu uyandırmadan bilemezdi.
Uyandırmaksa kazanmak da olabilirdi, yitirmek de…
Her şey iki dudağının ucunda taşıdığı öpücüğe bağlıydı şimdi, iki dudağının arasında yüzyıllık bir masalı taşıyordu.
Prensesin yüzyıl beklemiş dudaklarına o masal öpücüğünü kondururken böyle karmaşık duygular içindeydi işte.
Sevmek imkânsızlıktı. .
Kendimizde beslediğimiz, kendimizde büyüttüğümüz, kendimizde saklı duran bir şeydir sevmek. O hep bizdedir, bizledir, usul usul biriktiririz onu, içimizde yığılı durur. Ve günün birinde ansızın karşımıza biri çıktığında sanırız ki içimizden boşalıveren bütün bu duygulan o taşımıştır bize.
Sevmek, kendi kendimizi büyülemektir; kendi kendimize yaptığımız bir büyü. Oysa yeniden başlayacaktır arayışlar, pişmanlıklar, yanılgılar. Her şey “tamamlanmak” içindir. Çoğu kez ölümün tamamlayıcı ellerine dek aynı umut, aynı arayış, aynı çırpınış ve aynı perişanlıkla sürükleniriz.
Gözümüz arkada kalmıştır.
Ansızın anladı ki uyuyan güzelin kendisini değil, masalını seviyordu Prens. Bunu anlamakta geç kalmış çünkü onu uyandırmıştı artık. Onunla birlikte bütün saray, bütün geçmiş, bütün yüzyıl uyandı.
Büyü bozulmuştu.
Büyücünün büyüsü de…
Sevdanın büyüsü de…
Ocaktaki ateş canlandı, atlar kişnemeye, köpekler oradan oraya koşuşturmaya başladı. Av boruları çalındı, kulelerde bayraklar dalgalandı.
“Benim istediğim bu değildi,” dedi Prens. “Hiç değildi” Her şeyi anlamasına neden olan “öpücüğü” aynı zamanda Prenses’i de uyandırmıştı.
“Bu öpücükle onu kazandım, onu yitirdim,” dedi.
Prenses, Prensin dediklerinin hiçbirini duymamıştı. Çünkü uyandığı andan beri sürekli konuşuyor, habire bir şeyler anlatıyordu.
Bağışlayın beni Prensim, uyanır uyanmaz neler söylüyorum. Birden kendi lanetli ve büyülü uykumu, kadınlığın uykusuyla özdeşleştirdim. Bütün modern yazarlar bayılıyorlar böyle koşutluklar kurarak, ikilikler yaratarak bir şeyler anlatmaya, değil mi? İşte ben de kendimi iğdiş edilmiş bir Âdem gibi hissediyorum, hem kim bilir belki de hâlâ cennettedir Âdem, kovulmamıştır.
Hâlâ konuşuyorum değil mi? Ne yapayım kendimi tutamıyorum, evet evet, engel olamıyorum kendime, ne yaparsınız insan yüzyıllık bir uykudan sonra ne diyeceğini şaşırıyor.
Biliyorum hiç de romans dolu olmadı ilk karşılaşmamız. Belki de siz başka türlü bir başlangıç bekliyordunuz. Çünkü, sonlar o kadar önemli olmasa da başlangıçlar çok önemlidir. Evet, evet mutlaka başka türlü bir karşılaşma umuyordunuz. Ama ne yaparsınız hayat kafamızdaki sahnelere uymuyor, hiçbir şey kafamızdaki sahnelere uymuyor, kafamız da hiçbir sahneye uymuyor. Hem devir de değişti zaten. Eskiden oyunlar beş perde yazılırdı, sonra üç perdeye indi, şimdilerde iki perde yazılıyor, yakında ise perdesiz yazılacak. Ama hâlâ her oyun tiradlar ve monologlarla dolu, daha diyalog bulunamadı. Her oyunda diyalog büyüsü yapılıyor, diyalog yansılanıyor, böyle böyle oyun gerçek olur, diyalog bulunur ve böylelikle oyunlar artık diyaloglu oynanır sanılıyor, görüyorsunuz ya Prensim bir türlü susamıyorum, diyalogsuz bu dünyada bir türlü susamıyorum. Oysa erkekler, gövdesinden çok başının ağırlık çektiği kadınlarla yatamaz, yatabildikleri kadınlarla da konuşamazlar. Bu bir ağırlık kanunudur, ayrıca da yerçekimi vardır. Çekici kadınlar da vardır, bunlar susarlar, az konuşurlar. Kısa ve kesik kahkahalar atarak gözlerini kırpıştırırlar, sizi ve her şeyi anlıyormuş gibi yaparlar. Çok konuşurlarsa Newton’un başına elma düşmez. Elmayı da Âdem’den önce yılan ısırmıştır. Off! Ne çok Âdem deyip duruyorum. Yılanlara gelince… Off! Kim bilir belki de beni uyandırdığınıza pişman oldunuz! Bıktırdım sizi, daha şimdiden bıktırdım. Üstelik uyanır uyanmaz başınızı ağrıtıyorum, biliyorum ama elimde değil. Yüzyıldır hiç konuşmadım, hep bekledim, karanlıkta bekledim, yalnızlıkta bekledim, yalnızlığımda bekledim. Kitaplar okudum, filmler seyrettim, düşünceler geliştirdim. Hayatıma değgin sahneler yazdım, sahneler tasarladım, bunları canlandırmak istedim, ümit ettim, düş kurdum, gelecek biriktirdim. Erteledim, erteledim. Yüzyıldır hiç konuşmadım, hiç konuşamadım. Hiç kimseyle konuşamadım. KİMSE. KİMSE. KİMSE. Kim, kimin kimsesi olabiliyor ki sevgili Prensim? Herkes önünde sonunda kendi kendinin kimsesi oluyor. Hiç kimse yoktu ki zaten, nasıl olabilirdi hem? Bütün çevremi uykunun kundağı sarmışken, sarmalamışken? Düşlerimin sessizliğinda yaşadım.
Düşlerimin sessizliğini,
Sessizliğin karabasanını,
Nasıl anlatabilirdim size? Uçucu görüntüler ve büyük bir sessizlik içerisinde ayak sürüdüm bunca yıl.
Tek bir sözcük, tek bir sözcük bile etmeden, düşlerimin sessizliğinde yaşadım. Tek bir sözcük, tek bir, tek…
Aslında iyi bir insanım ben, inanın çok iyiyim, kalbim güzelliklerle, iyiliklerle dolu. Güzel duygular sakladım yüreğimde, bunca yıl onları birine vermek için bekledim durdum. Bu neden siz olmayasınız. Ama biliyorum sevmeyeceksiniz beni. Korkuyorum prensim, çok korkuyorum. Biliyorum benim masalım buraya kadardır, burada biter. Masalın bundan sonrası yazılmamıştır. En bayağı SÖYLEMLER bile bilir ki: MASALIN BİTTİĞİ YERDE HAYAT BAŞLAR. Hani şu DEUS EKS MEKANE olan hayatımız. İte kaka, zorlaya zorlana götürdüğümüz…
Rüyanın bittiği yerde başlayan bir masal yok mudur Prensim? İnsanların uyanıkken de sevildiği masallar…
Biliyorum hiç sevmeyeceksiniz beni, belki kendi yıkımımı hazırlıyorum sürekli konuşarak, hiç susmayarak. İtiyorum sizi, yanıma yaklaştırmıyorum. Böylelikle sizi kendimden uzak tutuyorum, size sözcüklerden bir orman örüyorum; Gene sevesiniz diye belki, hiç sevmeyesiniz diye belki. Konuşarak kendimi boğuyorum, sizi boğuyorum, beraberliğimizi boğuyorum. Oysa ince, iyi yürekli biriyim, sevmek ve sevilmek istiyorum. Belki de durulurum zamanla, tılsımsız, büyüsüz sevin beni n’olur. Hatalarım, zaaflarım, kusurlarımla sevin. Masalımın ağırlığı altında ezilmiş yüreğimden şimdiye değin uydurulmamış olduğu için hiç kimsenin bilmediği bir sevgi çıkarmak istiyorum. Size bütün geçmişimi, bütün geçmişi, bütün yaşadıklarımı bir çırpıda anlatmak istiyorum. İlgi duymadığım erkeğe karşı feminist, ilgi duyduğum erkeğe karşı köle olabilirim. Çağımızın ideal kadınlarından biri olabilirim. Sevmek istiyorum ama sevmeyi öğrenmek istiyorum önce. Ne ki bir dil sağnağı altındayım şimdi. Sözcükler ağzımdan kayı kayıveriyorlar. Onlara tutunarak yaşıyorum belki de. Yalnızlığımdan kurtulmak için konuşuyorum. O korkunç sessizliği (hani düşlerimin) unutmak için konuşuyorum.
Hoşgörün beni Prensim, biliyorsunuz şu yüzyıllık arayı kapatmak zorundayım. Sevseniz de, sevmeseniz de beni konuşacağım, susana kadar konuşacağım. Hiçbir güç beni konuşmaktan alıkoyamaz artık. Hiçbir güç.
Boş da olsa, dolu da olsa,
Kelimeler, kelimeler, kelimeler
Nitekim öyle oldu. O günden sonraki günlerde de, evliliklerinin ilk günlerinde de sürekli konuştu uyuyan -ama artık uyumayan- güzel. Durmaksızın konuşuyor, konuşuyor, konuşuyordu. Diyalogu keşfedene kadar konuşacağım, diyordu. İlk günler yüzyıllık uykusundan yeni uyanmış olduğu için, yani uykusunu aldığı için, hiç uyumuyor, sabahlara dek yatağında oturup konuşuyordu. Bu durum böyle aylarca sürdü. Azbuçuk da olsa yeni yeni uyumaya başladığı ilk gecelerinde, Prens hayretle gördü ki, karısı uykusunda da konuşmayı sürdürüyor. Hem de aynı mantık berraklığı ve konuşma akışı içerisinde.
Aradan uzun yıllar geçip, Uyuyan Güzel, ebedî uykusu için ebedî istirahatgâhına defnedildiğinde hayretle görülmüştü ki, toprağın altında mırıltılar halinde konuşması sürüyor.
Yolu oraya düşenler, onun hâlâ konuştuğunu söylerler. Bunlar düşlerin sessizliğiyle, konuşmanın yalnızlığının aynı şey olduğunu bilmeyenlerdir.
Prens ise her gece yatmadan önce, sarayın başmasalcısına Uyuyan Güzel masalını anlattırıyormuş. Masaldaki Prensin kendisi olduğunu da çoktan unutmuş.
Değilse, unutulmadan dinlenebilir mi bu masal?
Yinelendir mi?

Murathan Mungan
Kırk Oda
18 Ağustos ’83 Ankara

Yorum yapın