Aslı Erdoğan: Hiçbir şey korktuğun kadar kötü değildir, derlerdi, insan soyunu tanımayanlar

Canım acımıyordu, dedikleri gibi tuzlu da değildi tadı, ama çenelerimin durmamacasına birbirine çarpmasını engelleyemiyordum. Hiçbir şey korktuğun kadar kötü değildir, derlerdi, insan soyunu tanımayanlar, acının bir başlangıcı bir de sonu olduğuna İnananlar … Hep aşina uçurumların tepesinde dolandıklarından, Korkunç’un sonsuz çemberlerine yakalanmayanlar … ‘

Ben mi

Ben ne arıyordum orada? Ben diye bir şey kalmamıştı ki … İçimdekilerden hiçbiri bu sözcüğü üstlenemez, bir diğeriyle yüz yüze gelip bütünleşemez, bir yazgının sürekliliğini, bir hikayeyi sonuna dek taşıyamazdı. Gözlerimi açmış, kendimi taştan bir dünyada bulmuştum. Kül rengi, duman rengi, yürek rengi … Gözlerimi kapadım, açtım, hala aynı yerde, aynı gerçeğin, dünyadışı gerçeğin içindeydim. Bir karabasanın derinliklerine doğru yuvarlanıyor, yuvarlanıyor, bir şeylere tutunup durmaya çalışıyor, bazen yara bere içinde doğrulmayı başarıyor, ama sonra düşmeye devam ediyordum. Beni ayakta tutan, _bugüne değin dünya üzerinde, bedenimin içinde tutan her ne idiyse, ansızın kollarından bırakıvermişti. Bu ıssız, bütünüyle yabancı uçurumda, sarılabileceğim, tırnaklarımla, dişlerimle olsun tutunup tırmanabileceğim tek bir sözcük bulamıyordum. Bulsam bile, bu çıplak, alçı rengi ellerle, kırılmış dişlerle mi tutacaktım kendimi? Üst dişlerimden aralıksız boşalan kan, ılık ılık, sinsi ve sevecen, dilimde, damaklarımda dolanıyor, dudaklarımın kenarından sızıyor, genzime doluyordu. Titrek, yitik bir gövdede daha fazla kalamazmışçasına can havliyle damarlardan fırlıyor, ama sanki giderayak beni terk etmeye kıyamıyordu. Ne kadar uzun sürüyordu kanın kuruması …

Canım acımıyordu, dedikleri gibi tuzlu da değildi tadı, ama çenelerimin durmamacasına birbirine çarpmasını engelleyemiyordum. Hiçbir şey korktuğun kadar kötü değildir, derlerdi, insan soyunu tanımayanlar, acının bir başlangıcı bir de sonu olduğuna İnananlar … Hep aşina uçurumların tepesinde dolandıklarından, Korkunç’un sonsuz çemberlerine yakalanmayanlar … ‘Eninde sonunda şafak söker,’ derlerdi. Hem geceden başka nerde bekleyebilirdik şafağı? Gün doğmadan Üç kez ele vereceksin beni. Akrebi düşmüş, yelkovanınsa sürekli aynı çemberde dönüp durduğu yekpare, birimsiz bir Şimdi’de kıstırılmıştım. Kırbaçlana kırbaçlana kan içinde kalmış saatler, bağlandıkları ağır yükü artık çekemiyor, ileri ya da geri tek adım atamıyor, zamanı yerinden kıpırdatamıyordu. Dünyanın haksızlıkla, zorbalıkla tıka basa dolu olduğunun sanki önceden farkında değil miydim? Bu taşlar, bu rezil, pis hücreler, nereye açılacağını bilmediğim bu kapılar olmadan da dünya yeterince berbat, yeterince korkunçtu, ama işte bir tek burada aviuyu çevreleyen teller insan boyunu aşıyordu. Gün doğmadan Üf kez ele vereceksin beni. İlk ikisinde farkında bile olmadan ….

Duvarlar yakın! aştıkça yakınlaşıyor, kararıyor, canlanıyor, dört yandan üstüme gelip beni bir gövdeye sıkıştırıyordu. Kendimle ararındaki sınır, sesimin geçemeyeceği kadar kalınlaşıyordu. Başımı dizlerime dayamış, geceden ayırt edilemeyen bir karanlığa dönüşmeyi bekliyordum, ya da saf ışıktan dokunmuş bir düşe … Kanatlanmayı, taşlaşmayı. Saçlarımın kokusu tokat gibi çarptı yüzüme, sanki bir zamanlar yaşamışım gibi hissettirdi beni. Bilincimin orta yerinde upuzun, sivri bir kemik gibi duran yabanıl, vahşi korkuyla parçalanmadan, birbirini işitemeyen ben’lere dağılmadan önce …

Yerin uykusuz, bitkin, avurtları çökmüş yüzüne devrilmeden önce, yaşamışım gibi. ikiye iki boyutlarında, yirmi küsur yıl derinliğinde granit evrenimde, kıvrılabileceğim, soluk alıp verebileceğim bir benlik köşesi bile kalmamıştı ki! Yakınlaşan, cisimlenen, bir varlık kazanan karanlık. Hücre hücre uzuvlarımı donduran soğuk. Sahipleri çoktan çekip gitmiş, rutubet kadar ağır ve yoğun gölgeler. Kıymık kıymık yastığı kimsenin eşlik etmediği gecemin. Sesler, sesler, sesler. .. Sözcüklere sızan tuz tadı, kül tadı, kireç tadı. Saçlarımı örmeye koyuldum, incecik incecik örgüler halinde, bir türlü üç eşit parçaya ayıramadığım başıboş saçlarımı çekiştiriyor, doluyor, birbirine geçiriyordum, ucuna varmadan çözülen dayanıksız halatlarla bağlanıyordum sanki içimdeki gizli bir limana, bir daha, baştan alarak, bir ikinci ben daha, üçüncüsü, sabırla bir sepet örercesine, içine çiçekler koyabileceğim, başımı yaslayıp uyuyabileceğim … İlk başta, ne olduğunu anlamadım, boğuk, zapt edilmiş bir haykırış işittim. Çabucak kesildi. Yeniden başladığında, sözcüklerin az çok ayırt edilebildiği bir teryada dönüşmüştü. Sonra keskin, aralıksız bir çığlığa … Yükseldikçe yükselen, uğuldayan, çınlayan, her yerde her şeyde yankılanan…

Beni duvarlara dek, karanlığın en diplerine dek gerileten bir çığlık. Her an daha yakın, daha yabancı, daha benzer, daha içim
de… Sanki taşlar çepeçevre sarsılıyor, bağırıyor, çırpınıyor, can çekişiyordu. Bir canlıdan mı geldiği belli değildi bu sesin, bir insandan mı, yoksa çok daha masum bir yaratıktan mı? Boğazlanan bir bedenden mi, yoksa ruhun kendisinden mi, en insanca uçurumdan kendini salan Sfenks’ten mi? Bir neşterle yüreğimi deşip çıkarıyor, beni dehşetin gecemsi kıyılarına, boyumu aşan dev dalgalara sürüklüyordu. En derinlerden gelip yoluna çıkan her şeyi yıkan, boğan, en derinlere sürükleyen dev, durdurulamaz dalgalar. .. Sonra senin sesini tanıdım, sende cisimlenen kendi sesimi. Tuhaf, en korktuğum, ağlaman, yalvarman, çökmendi. Hiçbirini yapmadın. Sanki ölüm, kendim için alıkoyduğum fazlasıyla dramatik bir son, edebi bir noktaydı. Ama sen, şafağın sökmediği bir cümlenin orta yerinde kalakaldın. Kül rengi pırıltılarla gözlerinde, sönen bir yıldızın, kemiklerde kırılan bir değneğin, göğüs kafesine çevrilen bir silahın ardında bıraktığı donuk parıltılarla … Direncinin son umudunu yakıp şafağa doğru uzattın. Belki bu taştan dünya bile daha fazla dayanamazdı, içinde herkesin, her şeyin yolunu yitirdiği çığlığına. İncecik bir zar gibi parçalanır, sıra bana gelmeden, aslında olduğu şeye, küle ve toza dönüşürdü. Sıra bana gelmeden … Yerle göğü birbirine katan, benden geriye kalmış ne varsa, paçavralar, bölük pörçük heceler, harfler halinde sağa sola savuran uğultulu tirtınada alelacele toparlanmalı, kurtarabileceklerimi kurtarmalıydım. Kolay olmayacak. Hayatıma sahip çıkmalı, ikişer üçer geriye alarak yılları, makaraya sarareasma sarmalı, saklayabileceğim bir yürek kuytusu bulmalıydım. Koşar adım geriye doğru, bir başlangıçtan ötekine, bir gün doğumundan batımına, anıdan anı ya, taştan taşa… Sıra bana geldiğinde. Tek bir kişi olsaydı yanımda, orakla biçereesine geçmişin başaklarını, bir çırpıda biçer ve ona sunardım. Ellerimi tutması, başımı göğsüne yaslaması, hiçbir şey söylemeden tutması için yalvarırdım. Kolay olmayacak. Yalvarır, ağlar çökerdim. Beni öldürmesi, ama ölmeme izin vermemesi için yalvarır, ağlar, çökerdim. Bir çift gözle bakışabilseydim eğer, her şeyi gören, herkesi esirgeyen göğün alçalmış tavanında, bir kanat çırpması duyabilseydim, rüzgar esseydi keşke kuytuluklarda, beni hayatın sonsuzluğuna inandıracak bir yaprak, bir ot belirseydi taşların arasında … Sonra senin sesini tanıdım, sende cisimlenen hiç kimsenin sesini. İlmik ilmik yalnızlıktan ördüm seni, ilmik ilmik söktükleri ruhumdan, sana kendi ismiıni verdim. Al onu, lütfen. Al onu BENDEN! Gün doğmadan Üf kez ele vereceksin beni. İlk ikisinde farkında bile olmadan. o ana dek burada, haykırışların, küfürlerin, boğuk iniltilerin, feryatların arasında, başını dizlerine dayamış bekleyeceksin. Saçlarındaki örgüler teker teker çözülürken. Zor olacak. Taşların, delik deşik, kanayan taşların gördüğü bir düş gibi. Hazır mısın vurmaya? Bilmiyorum.

SOYUN! Soyun artık bu bedenden, utançla, hüzünle, gururla, umutla, acıyla yoğrulmuş insanlık halinden, hayattın dediğin bu boşuna bekleyiş ten, bütün görkemli sözcüklerden…
Sen, yıldızlara teşekkür ederek, yapayalnız, kıyasıya yalnız öldüğünde, yıldızsız bir sabahta, tek bir hamlesiyle öne düşen başının, durdurdun geceyi. Hepimiz için durdurdun. Çok erken açtın kanatlarını, daha ilk taştan basamaklarında göklere tırmanan merdivenin, birini ışığa, birini karanlığa açtın. Son mumunu yakıp direncinin, belki bir gülümsemeyle, şafağa uzattın. İşte o an yeniden doğdu bir yıldız. Bir mucize gibi bakabileyim diye hayata, gözlerini bende bıraktın.
Eninde sonunda gece bitecek, dünyanın henüz görmediği bir şafak sökecekti.

Eninde sonunda kapı açılacak, saatlerin, göklerin, göklerdeki çöllerin geçit töreni başlayacaktı. O ana dek burada, tekme izleriyle kararmış, çökük, uykusuz yüzünde gecenin, başımı dizlerime dayayıp sıranın bana gelmesini bekleyecektim. Beni çoktan unutmuş bir hikayenin sonlanmasını. .. Bir kozaya sığınırcasına senin yazgına bürünecek, senden geriye kalan çığlığı üstleneceğim zamanı bekleyecektim. Son sessiz çığlığınla bana bıraktığın suskunluğu. Hazır mısın Ufmaya? Hayır, değilim. Kimdi peki benimle, benim gecemde konuşan o ses? Kimdi o zaman hepimizin adına konuşan? Hiçkimsenin adına ölen?

Başın öne düşmüştü. Yaralarına yapıştırdıkları kağıt rulolarının ortasında tuhaf bir çiçeklenmeyi başarıyordun sanki. Dalların gizlediği iki ıslak, yalnız yıldız gibiydi gözlerin. Bende unuttun onları. Teker teker dalları araladım. Günler, geceler boyu, yıllarca araladım. Bitirdiğimde, sen çoktan gitmiştin.

Aslı Erdoğan
Taş Bina ve Diğerleri

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Yaşar Kemal arkadaşı Arif Dino’yu anlatıyor: Kar kadar lekesizdi!

Kapat