Yaşar Kemal arkadaşı Arif Dino’yu anlatıyor: Kar kadar lekesizdi!

Arif Dinoyla dostluğumuz on yedi yıl sürdü. Onu tanıdığımda ben on yedi yaşımdaydım. Şiirler yazıyor, ağıtlar, tekerlemeler derliyordum. Tanıştığımız gün bana resim dersi vermeye başladı. Adana Halkevinin bahçesindeydik. Çok güneş vardı. Sıcak güneşin alnına sereserpe oturmuş, gözlerini kısmış, derin düşüncelere dalmıştı. Gözlükleri de, her zaman olduğu gibi alnındaydı. On yedi dostluk yılında Arif Dinoyla hemen hemen hiç ayrılmadık.

Beni de Cumhuriyet gazetesine Arif Dino getirdi, Nadir Nadi Beyle konuştu, röportaj yazarı olarak gazeteye girmemi sağladı. Durmadan, on yedi yıldan söz ediyorum, bu on yedi yılda ben Arif Dinonun ellerinin bir kez olsun durduğunu görmedim. Bir kahvede otururken, yürürken bile, yatakta, konuşurken, şiir okurken, onun elleri hep çalışırdı. Sigara kutularına, gazete kağıtlarına, kurşunkalemle, kahve telvesine daldırdığı bir kibrit çöpüyle resimlerini yapardı. Sonra çakıltaşlarından heykeller oymaya başladı. Belki altı ayda bir heykel oyuyordu ya, koca bir dünyayı, Arif Beyin rahlei tedrisinden geçmiş birisi olarak böyle bir benzetme yapmak istemezdim, başka olanağım yok, o heykele sığdırıyordu. Heykellerin en büyüğü bir başparmak kadardı. İlk başladığı zamanlar çok zorluk çekiyor, elindeki aletlerle ancak, o sert çakıltaşlarına ancak derince bir çizgi çekebiliyordu. Sonra İsveçten, canını dişine takarak, ne yaptı ne eyledi de çelik aletler getirtti, işte o zaman dünyalar onun oldu, sevinç içinde üç günde bir heykel yonttu ki, aman Allah… Yonttuğu heykeller de neydi, diyeceksiniz, insan yüzleri…

Şimdi bir küçük heykelini anımsıyorum, bir yüzdü bu, hangi yönden bakarsanız başka bir insan oluyordu. Örneğin yukarıdan bakarsan öfkeleniyor, aşağıdan bakarsan gülümsüyordu… Sağdan alaycı oluyordu yüz, solda yaşlanıyordu. Bu, marifet mi diyeceksiniz, elbette marifet değil, yalnız imbikten geçmiş Arif Dino inceliği işin içine karışınca iş değişiyor, o da Hitit ustalarının, aydınlıkçıların yoluna giriyordu. Sonra bu heykeller yok oldu. Arif Bey, o heykelleri fotoğrafçı bir arkadaşına vermişti. O da, heykellerden bir tekinin fotoğraflarını çekmişti ki… Küçük çocuğu çekmecedeki çakıltaşlarını alıp bahçeye fırlatmıştı. Belki de kuş lastiği taşı yapmıştı. Arif Bey, heykellerinin başına geleni duyamadı, bilemedi. Bilseydi, kahkahalarla güler, sevincinden okkalı bir kahve söyler, bir de köylü cıgarası tellendirir, bir de çizgileri, renkleri uçan, ele avuca sığmaz resimler döktürürdü eline geçen kağıda. Arif Dino, bu sanat inceliğini, düşünce inceliğini sonuna kadar inceltip kendi kendini imbikten çekmiş adam, o kar kadar lekesiz, yanına yöresine en ufak bir zevksizlik, kabalık buluşmamış adam, sergi açmaktan, çok güvendiği dostları dışında resimlerini göstermekten sakınan bir kişiydi. Çok tuhaf, heykellerini göstermek isterdi, o da, belki de kendine karşın bir devinimdi, bu yolla da heykelleri kurban gitti. Arif Dino, bunu alçakgönüllülüğünden mi yapardı sanırsınız, Arif Dino çapındaki bir sanatçı, alçakgönüllülüğe düşecek kadar yavan olamazdı. Hiçbir büyük sanatçı öyle sanıldığı gibi uydurma alçakgönüllülüklere düşmez, bir büyük sanatçı alçakgönüllüdür, ama doğa gibi alçakgönüllüdür. Arif Dino sonuna kadar mükemmelliği arıyordu. Biliyorum, günde on beş yirmi tane resim çiziyor, sonra da birçoğunu yırtıyordu. Arif Bey, sonsuz bir sanat denizinin içine düşmüş, korkunç dalgalarla boğuşarak arıyordu. Arıyor, buluyor, buldukları kendisine yetmiyordu. O, bir yere, sanatın sonsuz inceldiği, son haddini bulduğu, sınırsız, lekesiz, bulut gibi bir yere varmak istiyordu. O varacağı yeri biliyor, o varacağı yere doğru, günün yirmi dört saatının yirmi dördünde doludizgin, kantarması köpük içinde koşuyordu. Oraya varmadan önce ne resim sergisi, ne heykel sergisi… Kendini dünyanın en ince zevk imbiğinden çekmiş adama ne kendisini, ne de başkasını beğendirmek kolay olmuyordu. O kendisini doğanın, sanatın imbiğinden çekerek zenginleştirmiş, inceltmiş, olağanüstü bir kişiliğe varmıştı. Örneğin, o arıların, otların, çiçeklerin, pamukların dilinden anlardı. O da, Lokman Hekim gibi bir Çukurovalıydı. Bütün çiçekler, otlar kendi dillerince, Lokman Hekim gibi Arif Beye de konuşurlardı.

Arif Bey ilmi simya uzmanıydı. Çukurovada, Anavarzada, ilmi simyaya dayanarak az deneyler yapmadık. Doğanın, insan huyunun, kafasının özüne varmak için ilmi simyayla teşerrüf etmek çok gereklidir. Bir sanatçı incelebilmek için ilmi simyadan mutlaka geçmek, doğanın imbiğinden süzülmek zorundadır. Arif Dino, sanatla, o kültür dedikleri, yani kitaplarda yazılı olanlarla, onlardan daha da çok doğayla kaynaşmıştı. Doğayla, insanla zenginleşmişti. Bu zenginlik onu mükemmelin en ince, kılıçtan keskin yoluna sokmuştu. Ve o yolda dolu dizgin… Ondan berisi Arif Beyi hiç ilgilendirmiyordu. İşte bu yüzden çizgiyi yok edecek, rengi yok edecek kadar renge varmıştı. Elimizde kalan birkaç deseni, onun için, bu kendi kendini doğanın imbiğinden ve hem de riyazetten çekmiş kişinin yapıtları, çağımızın en güzel çizgileri, desenleri olmuştur. Resimden anlayan beri gelsin ve hem de Ankaraya gidip Nev Galerideki desenleri görsün. Bir de kitabını basmış Nev Galeri onun, sergiyi göremeyenler ona baksınlar, bu dünyadan bir Arif Dinonun gelip geçmediğini anlayacaklar. Bir de Arif Dinonun renk anlayışı var, ona da tam on yedi yıl tanık oldum. O, renge orospu diyordu. Bulaştırılmış renge…. Ama onun öyle resimleri vardı ki… Hep, ovadan baktığımız Torosları çizerdi… Bir, iki, beş değil… Belki yüz, yüz elli, çok. Sıradağlar, mavisi uçuk, daha da açılarak, perde perde, dünyanın en tatlı mavisinde, en ince bulut inceliğinde, belli belirsiz göğe karışır giderdi. Toroslar her zaman öyle olmazlar. Renkler kabarır çoğu, sertleşir, keskinleşir… Ama kimi zaman da Torosun, Arif Beyin gördüğü gibi, renkleri yumuşar, dünyanın en güzel şiirine bürünür. Arif Dinonun Toroslarından sonra, dünyanın çok yerlerinde büyük ustaların dağlarını gördüm, Arif Dinonun tadı başkaydı. Çünkü o, en mükemmele ulaşmanın yolundaydı, ondan berisi ona vız geliyordu, yoksa kendisini saklaması, yineliyorum, alçakgönüllülüğünden değildi. Mükemmelin, dünyanın ucundaki en parlak yıldızını o görmüştü. Oraya ulaşabildi mi, sanmıyorum, Arif Beyin dediği olmamıştır biliyorum, ama resimlerine iyi, çok iyi bakalım, belki kendisi de, hiçbirimiz de farkında olmadan o, istediği yere yaklaşır gibi olmuştur. Arif Dino büyük, bambaşka bir sanat macerasıdır, insanlara Arif Dino sunulmalı, bu kadar değil, Arif Dinodan elimizde kalanlar dünyamızı zenginleştirebilir.

12 Ocak 1986
İmbikten Çekilmiş Adam, Arif Dino*


*Sanatçı bir ailenin fertlerinden biridir. Abidin Dino’nun ağabeyidir. Ailesinde çok sayıda yazar, ressam, karikatürist ve gazeteci vardır. Öğrenimini yurtdışında yaptı. Boksör, aşçı, sinema oyuncusu, portre ressamı, grafiker, heykeltıraş, sanat eleştirmeni gibi geniş bir yelpazede çalıştı. 1929’da İstanbul’a geldi. 1942’de Alman Faşizmine karşı çıktıkları için küçük kardeşi Abidin Dino ile birlikte ikamete memur olarak cezalandırıldı. 1951’de döndüğü İstanbul’da 6 yıl sonra öldü. Hiç evlenmedi. Fransızca yazdığı şiirleri Abidin Dino, Rasih Nuri İleri, Hür Yumer Türkçeye çevirdiler. Tüm şiirleri, desenleri ve ardından yazılanlar Adam Yayınları tarafından bir kitapta toplandı.

Eserleri: Kısa Hayat Öyküm, Eller, Nazım Üstüne, Pera Palas, Sinan, Yeditepe Öyküleri ve Adana Yazıları

Share

Yorum yapın

Share
Devamını oku:
İki alıntı bir öykü | “Ortasında cehennem olmayan kim var” Italo Calvino ve Vicdan
Lev Tolstoy: “Vatanseverlik övüldükçe savaşlar olacaktır!..”
“İki zamanın birleştiği yerde umutsuzluk vardır” Einstein’in Düşleri – Alan Lightman
Kapat