Aslı Erdoğan: Tıka basa doluyduk acıyla, utançla, aşağılanmayla…

Final

Düşler gibi belirdik saydam şafakta, gecenin geride bıraktığı ince, tedirgin gölgeler gibi. Teker teker çıktık taş binadan … Fırtına durulunca topraktan çıkan solucanlar kadar şaşkın, aç, parçalanmış. Tıka basa doluyduk acıyla, utançla, aşağılanmayla… Konuşmadan, vedalaşmadan, bir kez olsun göz göze gelmeden dağıldık. Kimse dayanamazdı kendi gözlerini görmeye… Hala sonlanmayan, sonlanmayacak uçurumunu ötekinin gözlerinde izlemeye… Yazgımızın yeniden kesişmemesinden, bir sokakta, bir taş binada, bir avluda, ölümlerle dolu bomboş bir odada bir daha karşılaşsak bile, birbirimizi tanımamaktan başka dileğimiz yoktu.

Şafaktan az sonra, sabahın soluk aydınlığı henüz bir renge dönüşmemiş, kalabalıkların günü başlamamışken, bizler dışarıdaydık. Azalmış, eksilmiş, bitkin. Uğultulu fırtına gecesinin kıyıya savurduğu enkaza benzeyen … Gergin, yamyassı duran kış göğünün altında, bellektekinden çok daha sert, donuk dış dünyadaydık. Kuşlar kadar özgürdük işte, rüzgar kadar, ölüler kadar… Kimi sırtını dönüp çabucak uzaklaştı, uyurgezer adımlarıyla, sendeleyerek, üç yol ağızlarına doğru yürüdü gitti kentin. Kimi eğilip bir sigara izmariti arandı, tutuşturup kaldığı yerden devam edercesine, topukların altında ezilmiş hayatına … Kimi, bıçak darbeleriyle ikiye yarılan bir kum torbası gibi oracığa dağılıp kaldı. Islak kaldırımlara başını, köselemsi dudaklarını dayadı. Çıplak taşlarla konuşmak, mırıldanmak, bağırmak için, taşın altında gizlenen toprağa, derinlere seslenmek, suskunluğunu iade etmek için…

Tırmalayarak, eşeleyerek, kazıyarak, dişleyerek yeryüzünün kapısını aralamak ve duyabilmek için hala atıp atmadığını dev yüreğinin … Yeni günün eşiğindeydik işte, bir duvarın önünde dizilmişçesine. Azalmış, eksilmiş, davetsiz. Gün doğmadan yıldızlara göçmüş kanatlı bir varlığın elinden düşüp kırılan karanlık halelere benzeyen… Ne ileri, ne geri bakabilen gözlerimizle tanıdık hiçbir şeyin kalmadığı dünyaya doğru yürüdük. Ufukta balta gibi parıldayan kış güneşine, bütün yeni günlerin keskin sınırına doğru. Bin yıllar sonra uyandırılan, katılaşmak, yeniden insanlaşmak zorunda kalan mumyalar gibi. Üzerimizden lime lime sarkan Zaman, yeraltının balçığına, soğuğuna, kabuslarına bulanmış. Yıkımla, çürümeyle sonsuza dek tekvücut, dünyanın gizini oluşturan ilk, bitimsiz cinayetle sonsuza dek suç ortağı. Hala akan, hep akan uçsuz bucaksız kanla. Hayatın ta kendisi olan sonsuz parçalanmayla. Birbirine daha uzak, daha sağır, daha yitik ben’lere ayrılmış, bir kereliğine daha sürgün edilmiştik insanların dünyasına. Uçurumun bir bu, bir öteki yakasından seslenecek, bazen ölenlerin, bazen öldürenlerin arasında susacaktık. Her seferinde daha insan, yeniden, yeniden adımlayacaktık aynı dar çemberi. Oysa ne bir başlangıç bekliyordu bizi, ne de baştan başlamakta bulunabilecek bir teselli. Hiçbir sihirli değnek alnımıza dokunmak istemeyecekti, bıçaklar vazgeçemezdi yaralarda bilenmekten, hiçbir kapı yarına doğru açılmayacaktı gelecekte, kimse hazır olmayacaktı işitmeye … ihanet ederek, ihanetine uğramıştık yazgının, sağ kalarak, yaşar kalarak, biricik, korkunç zaferimizi kazanmış, sonuna dek yenilmiştik.

Ne yeryüzünde, ne gökyüzünde bir karşılığı vardı yaşadığımızın. Onu anlatabilecek, anlamdırabilecek bir dilimiz bile yoktu ki! Anlatmak istiyor muyduk? Suçla masumiyetin çoktan aynı küle karıştığı bu yangın yerinde hangi çığlığın bir karşılığı, yanıtı, sonu olabilirdi? Fark edilmeksizin iyileşen bir sıyrık gibi, daha şimdiden silinmişti zamanın kabuk bağlamış ellerinden. Nedenlerle, çünkülerle, açıklamalarla baştan sona kaplı bu dünyada, bizi de içine alabilecek bir cümle, bir denklem, bir eşitlik henüz kurulmamıştı. İnsana yenilen bir sözcükten aşağılara düşmüş, yan yana gelse de hiçbir şey ifade etmeyen “A” harfleriydik sanki her birimiz. Tellere tırmanıp kendini taşlarda parçalayan H-A-Y-A-T’tan geriye kalan … Belki bir başka sözcükten … Geceden çıkıp gelen, kahkahalar atarak, şarkı söyleyerek, kendi yolunu aça aça gelen, üzerinde şafağın söktüğü bir başka sözcük. Gene de … Keşke yan yana gelcbilseydik. Aynı gecede, aynı kanda, aynı çığlıkta …

Belki harfleri birleştirebilir, olup biteni dile getirebilirdik. Labirenti, labirentin bomboş, deşilmiş yüreğini ve orada, bulanık bir aynada beliren meleği … Anlatabilir ve anlatarak gerçek kılabilirdik. Gerçek ve ölümsüz. Darmadağınık imgelerini bir araya toparlayabilir, şu senden bu benden diyerek ete kemiğe büründürebilirdik. Yarıda kesilen öyküsünü, kendimizinkinden birer cümleyle tamamlayabilir, onu kurtarabilirdik. Birer tutam saç, kocaman bir gece gülüşü, kolayca yaralanan birer gövdeydi her birimizden. Ağırlaşmışçasına öne devrilen bir baş. Mırıldanan bir şarkı, çiçeklenen bir anı, birkaç damla yağmur, hep uzak gökyüzü …

Bir avuç dolusu yıldızlı boşluk, susulmuş hikaye. Ona yeni bir sözcük, bir isim, kendiliğinden kanatlanan bir yazgı bulabilirdik. Bambaşka bir son, yepyeni başlangıçlar … Onda en sesssiz çığlığmızla yankılanabilir, en görkemli ezgimize bürünebilirdik. İnsanların kurulu dünyasını kayalıklara doğru çağıran Sirenlerin ezgisine …

Belki de yapamazdık. Çoktan yitirdiğimiz her şeydi o belki de, ta kendisi olduğumuz uçurumda, belki en baştan her şeyi yitirmiştik. Yapamadık. Bir başına notalar olarak kalakaldık. Başka bir dünyada, daha gerçek ya da daha düşse!, henüz doğmamış ya da çoktan sönmüş başka bir dünyada bir ezgiye dönüşebilecek …

Susmuş gecenin ardı sıra bıraktığı mezartaşlarını sırtlanarak görünüre dağıldık. Tıpkı belirdiğimiz gibi, bir anda kaybolduk kentin çarallanan yollarında, insan ruhunun yol ayırımlarında, labirentimsi çemberlerinde … Teker teker silindik gün ışığında, kimsenin görmediği, hatırlamadığı, istemediği bir düş gibi. Dünyanın başka yerlerinde, başka kıtalarında gece yeni başlıyor, kapılar kilitleniyor, kepenkler iniyor, alarmlar, düdükler, sirenler insanları karanlığın tehditlerine karşı uyarıyordu.

Aslı Erdoğan
Taş Bina ve Diğerleri

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nilgün Marmara üstüne sekiz soru iki görüş – Ece Ayhan

Kapat