Aşkın Anatomisi: İlkel ve Uygarlaşmış Biçimde Kıskançlık – Margaret Mead

Bu makale, “Woman’s Corning of Age” adlı antolojisinde ilk olarak yayımlanırken, DR. Mead, kendine özgü açık sözlülüğü ile önsözünde şunları yazmıştı:
“Bu makalenin adına itiraz ediyor ve bu sempozyuma alınmasını protesto ediyorum. Sempozyum ile makalenin rastlantısı, kadınlarla kıskançlık arasında bir ilişki varmış anlamına gelebilir ki, bunu reddederim. İkinci itirazım da “Uygarlaşmış” kıskançlık diye bir şey olamayacağıdır; her ne kadar uygar ülkelerin insanları arasında pek çok kıskançlık varsa da… Bu ilk itirazları öne sürdükten sonra, şimdi sorunu ele alabiliriz “
Dr. Mead, kuşku, kendini alçaltma ve utanma duygularını romantik aşktan ayırarak toplumca belirlenmiş bir durumu korumak için gösterilen ’gayretkeşlik’le insanın kendine olan saygısının tehdit edilmesiyle körüklenen kıskançlık arasındaki ince çizgiyi çeşitli kültür oranlarında incelemektedir.
Bazı düşünürler, kıskançlık terimine, bir nesnenin yitirilmesi çevresinde toplanan korku, hiddet ve aşağılama gibi savunma davranışlarını da dahil etmişler; bu yitirilen nesnenin toprak ya da sürü, eş ya da ünvan, durum ya da ün olup olmamasını önemsememişlerdir. Müller-Lyler gibi bazı kuramcılar, benim düşünceme göre, yanlış olarak ve bugün bir Alman vatandaşının benliğini incitecek bir görüşle ilkel insanlarda kıskançlık bulunmadığında ısrar etmişlerdir. Cinsel kıskançlığın anahtarının, psikanaliz anahtarlığındaki bütün anahtarlarla yan yana bulunduğunu ileri süren Ernest Jones, cinsel kıskançlığı, baskı altında tutulan bir homoseksüelliğe bağlamaktadır. Romantikler kıskançlığı, “gerçek aşkın kusursuz hatlarının kaçınılmaz gölgesi” olarak tanımlamaktadırlar. Bütün bu görüşler epeyce karşıtlıklar göstermektedir: Kıskançlığı kendine saygının tehdit edilmesine karşı, herhangi bir tepki haline sokan bu teoriler aynı kıskançlığı özel bir patolojik durum olarak sunmakta, sonra da onu haklı gösterip romantik aşk uçurtmasının kuyruğuna takarak bütün dünyaya ‘sevimli’ diye empoze etmektedirler. Ben bu tezimde, Shand tarafından işaret edilmiş daha iddiasız bir görüşü yansıtacağım:
“Kıskançlığı, ‘kıskançlık duygusu’ diye açıklamak güçtür. Çünkü bu duygu, bazen daha çok korku, keder ve utanma, bazen de hiddet, kuşku ve aşağılanmaya yaklaşır. Onu, amacı ya da görevi ile tanımlayabiliriz. Kıskançlık, ister bir kadın ya da başka bir insan, hatta iktidar ya da mal mülk olsun, sevilen nesneye tek başına malik olmayı özel amaç edinen sevgi düzeninin bencil yanıdır.”
Ben bu tanımlamadan yalnızca “Tek başına” sözünü çıkartmak isterim, çünkü çok kimse başkalarıyla paylaştığı fakat dışardakilere karşı savunduğu bir ayrıcalığı kıskanır. Bir erkeğin, başka birinin karısıyla ilk cinsel birleşmede bulunmasının zorunlu olduğu çeşitli kültürel şartlan gözden geçirmekle, cinsel kıskançlığın kökünde yatan bencil niteliği olanca canlılığıyla görebiliriz. Bir insanın karısına karşı ‘sahip’ davranışının basit ya da karmaşık bir kültürün niteliği olduğu söylenemez; çünkü her çeşit toplum düzeyinde uzlaşmaz farklılıklar görülmüştür. Öyleyse ihtilal öncesi Fransa’sının köylüleriyle Yeni Gine’nin Sepik Nehri bölgesinin bugünkü Banaro’lan arasında çelişen davranıştan gözden geçirelim. Fransız köylüsü, derebeyinin ilk gece hakkı‘na (jus primae noctis) çok büyük bir öfke duyardı. Kıskançlığın âşık ruhunun ayrılmaz bir süsü olduğunu savunanlar, bunun, başka bir erkeğin müdahalesine öfkelenen sevgi olduğunu ve böyle bir durum karşısında kalan her erkeğin en derin ve en haklı kıskançlığı duyabileceğini söyleyeceklerdir. Fakat köylüyü baskı altında bırakan şeyin tecavüze uğramış onuru olması da aynı derecede akla yatkın bir görüş değil midir? Onun düzenle bir ilgisi olmadığı gibi, yeni gelinin ilk defa derebeyinin koynuna girmekle şeref kazandığım düşünmesine yol açacak ve böylece kendisini rahata kavuşturacak bir felsefesi de yoktu. Soylunun gücünü kullanması, yalnızca, ‘mümkün olan en kuvvetli biçimde köylünün toplumsal iktidarsızlığın ortaya koyuyordu.
Bir insanın yeni karısıyla başka bir erkeğin ilk olarak yatmasını sağlayan meşru anlaşmalar, hiç de kıskançlık duygulan doğurmaz. Samoa’da başkanın kızının, evlendiği kimse tarafından değil de bir başkası tarafından kızlığı bozulur. Öte yandan genç bir başkan, kaçırdığı kıza el sürmeyip -gerçekten evlenmek niyetindeyse onu babasının evine bakire olarak getirir ve orada gayet vahşi bir biçimde bütün kabile önünde kızlık bozma törenine tabi tutulacağını bilir. Erkek, kızı zorladığı bu sıkıntıdan çok, bir bakireyle evlendiği için kazanacağı ün ile ilgilenir. Banaro’larda, genç damatlar, eşlerinin yalnızca ilk gecesini değil, tam bir yılım başka bir erkeğe vermek zorundadırlar. Banaro toplumu, dışarıdan kız alıp veren iki bölüme ayrılır. Bu bölümler de kendi içlerinde ikişer parçaya ayrıldıklarından, toplum dörde bölünmüş olur. Her erkeğin kendi bölümünün diğer parçasında bir tören arkadaşı vardır, işte bu arkadaşın görevi, arkadaşının oğlunun eşini cinsel hayata alıştırmaktır. Bu iş “Şeytan Evi”nde yapılır ve sonra kız, kayın babasının evine bırakılır. Tören arkadaşı her zaman, ta ki bir çocuk doğana kadar onu orada ziyaret eder. Doğan çocuğa “Şeytan çocuğu” denir. Ancak bundan sonra asıl koca karısına sahip olabilir. Bu arada kendisi de babasının tören arkadaşının karısı tarafından cinsel hayata alıştırılmıştır. Daha sonraları törenlerde, genç damat ile onun kendi tören arkadaşı eşlerini değiştirirler ve böylece karıları, kocalarının arkadaşlarından da çocuk doğurabilirler. Yani herkesin hayatı boyunca kendi eşinden başka üç tane de “Şeytan eşi” olmuş olur.
İncelemeler, bu toplumsal durumun, bizim aramızda geçmiş olsaydı, kıskançlık uyandıracak pek çok olay ile dolu olduğunu göstermiştir: Karısı genç bir âşık bulan yaşlı adamın kıskançlığı; kocasının genç bir kızla ilişki kumlasından dolayı yaşlıca kadının kıskançlığı; başka bir erkek sözlüsünün bakireliğinin keyfini sürerken, anası yaşında bir kadının kucaklamalarına katlanmak sorunda kalan genç damadın kıskançlığı… Fakat görünürdeki bu kıskançlık tablosunun gerçekten barışçı ve tatmin edici bir biçimde işlediğini çok dinlemişizdir. Beyaz insanların ayak bastığı Yeni Gine’de ve bütün öteki adalarda, beyazlar hesabına çalışmak, toplumlarıyla bir süre için bozuşmuş olanlara bir kaçış fırsatı vermektedir.
Beyaz adamların yanında çalışmak, evinden atılmış bir oğula, aldatılmış kocaya utanca düşmüş büyücüye, yerinden olmuş başkana eski günlerinde hiç bilmedikleri bir sığınak olmuştur. Bu insanların beyazların yanına gelmek için gösterdikleri heves, onların kendi kültürleri içindeki barış ve mutluluğun bir ölçüsüdür. Oysa Banaro’da beyazlar yerli işçi bulmak bakımından pek talihli sayılmazlar; çünkü Banaro toplum hayatının inanılmaz entrikaları içinde herkes çok mutlu yaşamaktadır.
Şiddetli bir kıskançlık doğuran ya da kıskançlığın hiç de gerekmediği bir başka durumu ele alalım. Bizim aramızda ya da herkesin ‘boynuzlu’ diye bağıracağı herhangi bir toplumda, bir konuk, ev sahibinin karısını iğfal ederse, koca en şiddetli bir kıskançlık ve kin gösterisinde bulunur. Fakat bir de Eskimolar’da olduğu gibi, karısını ödünç vermenin kural olduğu ve karısını konuğuna vermeyen kocalara toplumun ‘boynuzlu’ yerine ‘cimri’ ve ‘konuksevmez’ dediği bir topluma bakalım. Bu toplumda koca, konuğun isteklerine gücenmek bir yana, ona karşılık vermekte ağır davranan karısını azarlayacaktır. İlkel eserlere şöyle bir bakış, eşin kişisel nitelikteki ‘cinsel malikliği’nin ne kadar çok biçimde değiştirildiğini ortaya koyacaktır. Öte yandan, koca ile kamun bencilliklerinin, birbirlerine sahip olmakla değil de, kan ödünç verme, karı değiştirme, töresel ya da dinsel bir uygulama ile özdeşleştiği görülecektir. Bunun bir örneği de, zengin ve nüfuzlular arasında çok kanlılığın kural olduğu kültürlerde, kadınların ikinci karılara karşı tutumlarıdır.
Üç yıldan beri evli olduğu ve ona iki çocuk doğurduğu halde, kocalarını ikinci bir karı almaması yüzünden mahkemeye veren kadınlar da vardır. Böyle bir olayda, ‘mahalli’ mahkeme, yeni eş bulması için kocaya altı aylık bir süre tanımıştı. Kadınların, kocalarının başka bir evlilik yapmalarını istemelerinin nedeni, bu durumda kendilerinin ilk kan olarak onurlu bir yer elde etmeleri ve aynı zamanda evin içinde çalışacak ve çocuk doğuracak başka kadınların bulunmasıdır. Yeni kadın eve girince, ilk kadının kendine güveni artar ve eğer yeni gelenlerden biri kocasının gözüne girip de zaten çok esnek olan göreneklere dayanarak kendi yerini almaya kalkışmazsa, kıskançlık için hiçbir neden bulunmaz. Bakireliğin önemsendiği bir toplumda, baba, kızının onurunu titizlikle kıskanır.
Bunun tam tersi bir durum da Maoriler arasında görülür. Maorili baba, kızını, saydığı bir konuğuna ikram eder. Fakat vahşi tabiatlı bir kız konuğa kendini teslim etmek istemeyebilir. O zaman konuk, görenek gereğince, kızın adını verdiği bir kütüğü uzun bir sarmaşıkla bağlar ve sövüp sayarak bunu köy sokaklarında dolaştırır. Kızının bakireliği bozulmadığı halde, bu durumdaki bir baba başım utançla önüne eğecektir.
Toplumsal ortam ne kadar değişik olursa olsun, kıskançlıkla tepki gösteren şeyin yalnızca tehdit edilen kendine – saygı ve benlik olduğu görülecektir. Bu kendine – saygı’yı kapsayan durumlar çeşitli biçimler alabilirler. İnsanın ünü servet elde etmekle, servetini göstermekle, dağıtmakla ya da bir değer karşılığında büyük bir servet ödemekle yapılmış olabilir Bir erkeğin kişisel ünü, satın aldığı ya da elde ettiği kadınların sayısıyla, hatta Manular’da olduğu gibi, direnme gösterdiği cinsel tutkuların sayısıyla ya da yine Mikronezya’nın bazı bölgelerindeki gibi birleşme istemeyen kavgacı kadınların köpekbalığı dişinden yaptıkları bıçaklardan alman yara izleriyle ölçülebilir. Bir kadının ünü de mutlak bir bakirelikle ya da eski Natchez kızılderilileri arasında rastladığı gibi, evlenmeden önceki cinsel ilişki sayısıyla ölçülebilir. Toplum değerlerinin, insanı yapmaya ya da katlanmaya zorlamayacağı şeylerin kesin bir sınırı yoktur. Fakat toplum ne olursa olsun –toplumca belirlenen yerini korumak için insan gayrete gelecektir. Eğer kendine’- saygı’sının tehdit altında olduğunu görürse, cömert bir kan ikramcısı olarak ya da bir haremin başarılı yöneticisi olarak ünü tehlikedeyse, bunun sonucu kıskançlık olacaktır.
Kendini gösterme çabasıyla kıskançlık arasındaki çizgi pek incedir ve bu, kıskançlığı savunanların genellikle çizmeyi ihmal ettikleri bir çizgidir. Toplumsal ya da kişisel bir durumun elde edilmesi, korunması için harcanan dikkatli ilgi, olumlu bir davranıştır. Böyle bir durumun korku ile, öfke ile savunulması, kıskançlıktır, olumsuz bir davranıştır. Duygusal bakımdan haz vermez. Bu, çok evlilikli bir toplumda açıkça görülmektedir. Üstünlüğünü artırmak isteyen ‘gayretkeş’ erkek, birçok kan satın alacaktır. Fakat kendisi iktidarsız olan bir Güney Afrikalı kral, iki yüz karısının çevresine kalın bir polis kordonu çekecektir. Oysa çok evlilikli kralların geleneği, bu kadınların âşıklarına göz kırpmaktır. Bu kral, artık o toplumun çok evlilik göreneklerinin yerine getirilmesi yolunda çaba harcamamaktadır; yalnızca kıskançtır.
Aynı farklılığın, gayretkeş bir talip ile kıskanç bir ‘talip’ arasında bulunduğu da göze çarpmaktadır. Gayretkeş olan, sevgilinin yüzünden zevklerini okumayı öğrenir, onun hoşuna gidecek özel hediyeler araştırır, ilgisini uyandırmaya ve en küçük bir isteğini bile yerine getirmeye çalışır; bütün davranışları olumludur, yapıcıdır ve tek bir hedefe yönelir. Oysa kıskanç erkek, sevdiğinin yüzüne bakınca, orada kendi kovuluşunu ya da rakibinin başarılarını okur; iyi bir tenis eşi ya da yemek arkadaşı olamayacak kadar İçendi kaderi’ üzerine endişe duymaktadır. İçine dönük olduğundan, bütün görevi kızı memnun etmek değil, fakat kendine acımak ve katlandığı alçalma için onu ve rakibini suçlamaktır. Rakibi ile aynı amaç için yarıştıklarım bildiği halde, bütün davranışları kendisini bu amaca varmaktan alıkoymaya yarar. Kendi içinde güvenli olan fakat âşığım memnun etmek için endişe duyan bir kadının davranışı ile kocasını ya da âşığım kaybetmekten korkan bir kadının davranışını karşılaştıralım: Kıskanç erkek ya da kadın, pey seyrek olarak sevdiğine çiçek getirir; getirdiği zaman da gözlerinde öyle bir bakış vardır ki, âdeta buketi sunduğu insana çiçeği seçmesindeki baş nedenin rakibini alt etmek ya da kırılan kendine-saygı’sını tamir olduğunu anlatmak ister.
Bir çağ ya da toplumda ‘gayretkeşlik’ olan davranış, başka bir toplumda korku ya da kuşkuya götüren güvensizlik duygularıyla harekete geçmiş olabilir. Kendisi yola çıkarken karısına bekâret kemeri takmayan ortaçağ şövalyesinde, gayretkeşlik eksikliği olabilir, karısı da bu durumdan gücenmek için haklı nedenler bulabilirdi. Fakat on beşinci yüzyılda bu uygulamayı devam ettiren koca, ancak kıskanç bir canavar diye nitelenirdi. İki davranış arasındaki karışıklık, romantik aşk biçimine giren belirli, alışılagelmiş kıskançlık belirtileriyle daha da artar. Belirli derecede endişe göstermemek, bozulan bir nişanı dehşet ile karşılamamak, rakibine düşmanca gülümseyememek bir gayretkeşlik eksikliği olarak kabul edilir Fakat daha dikkatli bir bakış, bu noktada âşığın sevdiğini değil de kendisini inandırmak için ve kendine-saygı’sını kaybetme korkusuyla hareket etmeye başladığını hemen gözler önüne serer. Bu durum da şu çok işitilen gülünç sözü hatırlatmaktadır: “Kadın, onun kendisini kıskanmasından hoşlanıyor.” Bir hastalığa tutulmayan hiç kimse, başkasını alçalmış ve çaresiz durumda görmekten hoşlanmaz. Böyle bir insanın gerçekte söylemek istediği şudur: “Kadın, onun kendisini sevdiğini ve bu yüzden böyle davrandığım, oysa başkalarının aynı davranışa ancak kendi kendilerini sevdikleri için itildiklerini biliyor.”
Kıskançlık yüzünden karısının peşinden ayrılmayan koca ve yine aynı nedenle kocasının -kendisi yokken- yaptıklarım teker teker inceleyen kadın, pek hoşa gitmezler. Şaşkın durumda bulunan böyle bir kadın, bana geçenlerde şöyle demişti: “Erkeklerin çoğu, kadınların kıskanç olmalarını isterler. Eğer kadın akıllıysa, kıskanç olur.” Onun da söylemek istediği, kıskançlığın yanı sıra rastlanan heyecan ve telâşı kadında gördükçe, çoğu erkeğin gururunun okşandığı idi. Demek ki kıskançlık, normal bir erkeğin tabii haklarım savunması değil; korkmuş bir adamın, tabii olmayan, ama toplumun kendisine tanıdığı hakların çiğnenmesine karşı kendisini savunması ise, bunun, lehine söylenebilecek hiçbir söz bulunmayan talihsiz bir olay olduğunu açıkça kabul edebiliriz. Kıskançlık, aşkın derinliğini ölçebilecek bir barometre değildir; o, yalnızca âşığın güvensizliğini gösterir ve kıskançlık en başta, başkalarında sempati uyandırmayan bir davranıştır Fakat bunun ortaya çıkarılması gerçek aşkla sıkı sıkıya bağlıysa, o zaman âşığın göğsüne bastırmış olan dünya, neden kıskanç âşığı reddetmektedir? Bu, kıskançlığın da bütün aşın bencillik biçimleri gibi, sevimsiz ve insanın kendisiyle özdeşleştiremediği bir şey olmasından ileri gelmiyor mu? Üstelik kıskançlık, kendi kendisini yenilgiye uğratır; pek çok âşığı daha ilişkinin başında saf dışı eder. Bu, olumsuz ve sıkıntılı bir duygusal durumdur; kökeni, güvensizlik ve küçüklük duygusunda bulunmaktadır.
İnsan soyunun büyük bir çoğunluğunun seyrek rastlanan ya da sürekli bir ruhsal durumu olması açısından, kıskançlığın nedenlerine bakarsak, biri toplumsal, öbürü kişisel, iki tip neden aramamız gerektiğini göreceğiz. İnsan gruplarını ırksal, dinsel ya da sınıfsal ayrımlarla kısıtlayan herhangi bir toplum, pek çok vatandaşta kıskançlık temeli hazırlıyor demektir. Bundan da ötesi, toplum ya da aile hayatım kaçınılmaz şekilde çıkar çatışmaları yaratacak biçimde düzenleyen bir toplum da, yine kıskançlığın yolunu açmaktadır. Bu çeşit çalışmalı örnekler, ilk evlâdın üstün olduğu, evlilik bağını harcayacak kadar kan hısımlığına kuvvet veren ya da önce büyük kızın evlenmesini şart koşan toplumlarda görülür. Bu durumda kıskançlık, doğrudan doğruya toplumsal nedenlere bağlıdır; bunun ispatı da bazı ilkel halkların ötekilerden çok daha fazla kıskanç olmasıdır. Her homojen kültür, kendi duvarları içinde doğanları en güç emirlerinin sorgusuz kabulüne alıştırırsa da, bazı kültürler, öbürlerine kıyasla daha sevimsiz duygulara yol açan durumları zorlarlar.
Normal bireysel kıskançlığın belirli karakteristiğini Yeni Gine’nin doğusunda D’Entrecasteuax Adaları’nda yaşayan Dobu’ların kültüründe görebiliriz. Burada, kıskançlık ve bunun sürekli kavga ve muhalefet şeklindeki anlatımı için hazırlanmış bir örnek karşısındayız: Büyüye son derece inanan halk, anaerkil aile grupları halinde, yarım düzine kadar aileden meydana gelen köylerde yaşarlar. Bu köylerde, dışardaki herkese -hatta evlenerek grup içine girmiş olanlara bile, ‘yabancı’ diye, ‘muhtemel büyücüler’ gözüyle bakılır. Toplumda tam bir evlilik öncesi özgürlüğü vardır; yaşlılar, on üç yaşından büyük erkek çocukları geceleri evlerinden dışarı atarlar. Evinden atılan oğlan, yöresinin çeşitli köyleri arasında dolaşmaya başlar. Kendi köyünün kızları, “kız kardeşleri” sayılır. Çaldığı enstrümana karşılık veren bir kız bulana kadar dolaşıp durarak sabahı ederler. Üç beş yıllık bir dolaşma sonunda, genç, yöresindeki -kendi köyündekiler dışında- bütün kızlarla yatmış olur. Nişanlılık, bu şehevi başıboşluğa çok kaba bir biçimde ve üstelik her zaman karşılıklı rıza olmadan müdahale etmektedir. Gençlerin gün doğmadan köylerine dönmeleri titizlikle gözetilen bir kuraldır. Çocuk uykuya dalarsa ve aynı kulübede yatan kızın anası onu kızı için uygun bir koca olarak görüyorsa sabah ondan önce kalkar ve kapının önüne oturur. Erken kalmış olan köylüler; bir kadının kapısı önünde oturmasının önemini bildiklerinden, çevresinde toplanıp en sonunda dışarı çıkacak olan genci beklemeye başlarlar. Genç, artık nişanlanmıştır. Ancak, hem o, hem de nişanlısı, gün ışığında birbirlerini görmekten kaçınmalı ve eskisi gibi geceleri buluşmalıdırlar. Bu arada nişanlılık, genç ile ailesini, çok ağır şartlar altında çalışmak zorunda bırakmıştır. Ekonomik alışveriş işlemi de başlamıştır. Genç, günlerce balık tutmak ve hayvan avlamak için köyünden uzaklaşır. Daha bir hafta öncesine kadar-birlikte yattığı kızlarla artık konuşması yasaktır. Dobu’da evli çiftlere olduğu gibi nişanlılara da çok ağır ‘sadakat’ kuralları uygulanır. Kız ve erkek, birbirlerinin birkaç gün önce bıraktıktan o aşk serüvenlerine döneceklerini düşünerek kıskançlık duyarlar.
Evlilikten sonra kıskançlığa yeni bir yön verilir. Genel kıskançlık ruhuna uygun olarak, genç çiftin, taraflardan birinin köyüne yerleşmesine izin verilmediğinden, her mevsim birinin köyünde kalırlar. O köyden olmayan eşe yabancı gözüyle bakılmaktadır; bu kişi, ‘köy sahiplerinin adlarını ağzına almaktan kaçınmalı, başı yerde yürümelidir. Öte yandan, Dobu’lu bir koca, karısının gittiği her yere gider; karısı bahçede çalışırken boş boş bir köşede oturur, ormana giderken onun adımlarını sayar. Bu -kıskançça gözaltında bulundurma, bir eşin daima yabancı ve kuşkulanılacak bir insan olarak görülmesi, evlilik öncesi özgürlükle birleşince ortaya çıkan gerilim, önleyeceği yerde ‘sadakatsizliğe’ yol açar. Kadın ya da erkek -hangisi kendi köyündeyse -evlilikten önce tatmadığı bir yasak meyveyi tatmak üzere “Köy içi zina”ya başvurur. Fakat sıkı bir casusluk düzeninin bulunması, köy içinde dönen dolapları saklamayı hemen hemen imkânsızlaştırır. Ayrıca, başkasının karısını iğfal ettiği anlaşılan bir erkek, her an sırtına bir mızrak darbesi inmesini beklemelidir. Fakat karısı köy ‘kardeşleriyle kendisini aldatmışsa, adamın böyle bir şey yapmaya hakkı yoktur Durumu Protesto edecek olursa, karısının akrabaları onu köylerinden dışarı atarlar. Karısının köyünden birini öldürecek olursa, orası onun için bir kan yeri’ olur ve bir daha oraya giremez. Karısı kendisini köy ‘kardeşlerinden biriyle aldatmış olan adamın başvuracağı tek çare vardır. Öldürücü de olabilen bir balık zehiri içerek yalandan intihar eder. Aldatan eşin akrabaları adamın ölmesi ve böylece başlarına bir kan davası çıkmasını önlemek için, ağırlıklarını ortaya koyup çifti barıştırmaya çalışırlar. Fakat intihar teşebbüsü ile devamı sağlanan evlilikler güvenlik ve mutluluk değil, daha çok kuşku ve kıskançlık getirir.
Dobu’lunun toplum düzeyinden doğan bu kıskançlığının, onun mal ve ticaretine olan davranışlarım da etkilemesi dikkati çekmektedir. Dobu’lu sabaha kadar bahçesinde büyülü sözler söyleyerek oturur; böylece hem kendi yer elmalarını korur ve hem de komşusununkileri -kendi bahçesine gelmeleri için- kandırmaya çalışır. Beyaz adamın yanında çalışmaktan dönen bir Dobu’lu, beraberinde tütün getirmişse, diğerlerinin kıskançlığından korkarak bunun hepsini dağıtır. Hayatını komşularının büyülerine karşı büyü yapmakla, sürekli bir kaygı ve güvensizlik içinde geçirir. Samoa’da hayat, büsbütün başkadır. Burada Dobu’daki gibi küçük düşman akraba gruplan yerine, bir başkanın karşısında birleşmiş büyük köyler ve ne kadar büyü yapılsa da iyi bir ürün vermeyecek olan verimsiz topraklar yerine, herkese yeterli, çok verimli topraklar vardır. Evlilikten önce cinsel özgürlük olduğu halde, evlilik, öncelikle cinsel yönüyle değil, fakat dikkatlerini daha ciddi konulara çevirecek kadar büyümüş kişiler arasında bir çeşit toplumsal anlaşma olarak görülür. Yerleşme yeri, genç çiftin ‘en uygun’ buldukları ve yerleşebileceklerine inandıkları yerdir. Kıskançlığa, yaygın bu toplumsal olgu niteliğiyle Samoa’da pek seyrek rastlatın. Yeteneği olan herkese bir rütbe verilir. Kıskançlık, genellikle bu rütbe düzenindeki çıkar çatışmaları yüzünden duyulur. Samoalı bir kadın, kocasıyla evlenmek isteyen başka bir kadını kıskanır; çünkü boşanmış bir insan olarak kendi rütbesi indirilecek ve genç kızlarla, rütbesiz erkeklerin kanlarıyla aynı yerde oturmak zorunda kalacaktır. Dayanılmaz durumların kıskançlık doğurduğu ve bunun da sadakatsizliğe ve boşanmaya yol açtığı Dobu’ya kıyasla, Samoa’da boşanmaya pek seyrek rastlanır. Tarihteki kıskançlık saplantılarını doğuran iki etmen vardır:
Gruplara karşı kültürel ayrım ile güzellik ve başarırım çok dar kültürel standartları. Karısının bağlı olduğu grupça aşağı görülen bir ırktan olduğu için güvensizlik duyma durumuna edebiyatta en iyi örnek, Othello’dur. Öteki kıskançlık tipine gelince, belki de bunun en iyi örneğini Keats yaşadığı yerin kızlarından söz eden şu mektubunda vermiştir: “Bir elli beş boyundaki Mr. John Keats’i çok umursuyorlar sanki!” Bir yandan ırk ve toplumsal durumun, öte yandan bedensel ve tabii yeteneklerin, hastalık derecesinde kıskançlıkta belirtisini bulan güvensizliğin tek nedeni olduğunu ileri sürmüyorum. Fakat bunlar, söz konusu durumun hastalıklı varlığına katkıda bulunan en güçlü nedenlerdir. Âşığın kişiliği için gerçekten gerekli olarak kabul edilebilen ve sonunda herhangi bir kültürel nedene indirgenmeyen kıskançlık tipi, kötü talih sonucunda meydana gelendir. Bir, iki ve belki de daha çok kereler mutsuzlukla sevmiş bir kişide, insan iradesi dışında olan güçlere dayanan bir kayıp’ korkusu gelişir. Aynı gözlem, sanatçılar, bilim adamları ya da işadamları için de geçerlidir. Kadınların kıskanç cins’ diye suçlandırıldıkları şartları da bir gözden geçirmek yararlı olacaktır. Birkaç istisna dışında, bütün tarih boyunca kadınlar, güvencesi (teminatı) bulunmayan cins olmuşlardır. Durumları, eylem özgürlükleri, ekonomik varlıktan, kendi çocuktan üzerindeki haklan hep erkeklerle olan kişisel ilişkilerini korumalarına bağlı kalmıştır.
Kocasının sevgisinin, ilgisinin ya da bağlılığının kaybedilmesi tehdidinde kalan bir kadın, toplumsal varlığının altından çekilip alındığını görür. Kadının, gerekli ekonomik ve toplumsal nesnelerin sağlayıcısı olan erkeklerle ilişkilerindeki endişe, eğer böyle görülmek isteniyorsa, kadını her zaman kıskanç cins’ yapmıştır. Kadınların erkeklere kıyasla daha önce yaşlandıkları, çocuk doğurma ve bakımının onları erkeklere oranla daha güvensiz bıraktığı gerçeği de, âşıklarını ve kocalarım elde tutmak için daha çok endişe duymalarım haklı çıkarır. Fakat toplumsal, ekonomik ve meşru güvenlilik, kişisel ilişkiler alanından çıkartılmalı ve kadınlara aynı kültürdeki erkekler kadar güvenlik verilmesi yolunda kullanılmalıdır. Kıskançlığın istenmeyen bir şey, buna tutulan herkeste iltihaplı bir yara, bir hedefe varmaktan çok onu kaybettirecek yararsız bir davranış olduğunu kabul ettikten sonra, bunun -hepsini olamazsa bile bir kısmım- insan hayatından çıkarıp atmanın imkânlarının neler olduğunu görelim. Samoa, rekabete düşkünlüğü, kişiliğe verilen önemi ve güçlü duyguları ortadan kaldırarak kendine özgü bir yol seçmiştir. Böyle bir kültürel yöneliş, insanlığa zarar veren davranışlardan pek çoğunu, bu arada en önemlisi kıskançlığı da ortadan kaldırmıştır, fakat bu hoşa giden sakinliği için çok yüksek bir bedel ödemektedir. Bu toplumdan, büyük mistik ve sanatçıları yetiştiren büyük tutkular; teşebbüslerin ve önderlerin doğduğu çatışmalar eksilmiştir. Doğuştan çekingenlerle hastalık derecesinde düş kırıklığına uğramışlar, ancak bu kadar yüksek bir bedel ödemek isterler barış için…
Şu anda belki de çeşitli toplumların izledikleri eğilimlerde yeni bir imkân daha vardır. Ekonomik durumda ya da ırkta herhangi bir rastlantının kaçınılmaz etkisinin bulunmayacağı toplumsal şartlan yaratmak için en büyük çabayı harcayan, Ruslar olmuştur. Fakat Rusya’nın gelecekteki ırk ve toplumsal hoşgörü vaadi, homojen kültürün standartlarından çıkan ve gittikçe artan sinsi sonuçlardan kurtulma vaadi değildir. Sözgelişi, bedensel tip ya da belki de tek örnek bir ‘mizaç’ temeli üstünde kuvvetli bir seçici eşleşme imkânı olabilir. Komünizm, geniş toplumsal programında erkek güzelliği standardının “Uzun boylu olmak” kabul edildiği bir toplumda, kısa boylu erkeğe güvenlik vaadinde bulunmamaktadır. Ya da mizaç uygunluğu ölçüsünün eylemci ve toplum hayatına karışmak olduğu yerde hayalci, içedönük insana bir fırsat tanınmamaktadır. Sovyetler Birliği başarılı olduğu takdirde, güçlü homojen bir davranış yaratacak bir sosyal program izlemekle, belki de bireyi, sınıf ve ırk gibi etmenlerle, hastalık derecesinde bir endişe ve kıskançlığa sürükleyecek olanaktan artırmaktadır. Kısa boylu ya da şişman, cinsel bakımdan zayıf ya da mekanik yeteneği eksik ve böylece kıskançlık eğilimleri güçlü olan insanlara güvenlik sağlayan bir yol da, büyük şehirlerdeki kültür heterojenliğidir.
Buralarda bulunan çeşidi meslekler ve kabul edilebilen çok çeşidi görüş noktalan, birçok uyumsuz tipin, kıskançlığının temelinde yatan güvensizliğin farkında olmadan yaşayıp ölmelerini sağlar. Üstelik büyük şehirlerde çeşitli ulusal ve bölgesel görüş açılan olduğundan, insan, bu gruplardan istediği birine girmekte homojen bir toplumdakinden çok daha serbesttir. Boy, esmerlik ya da sarışınlık, çabuk heyecan duymak, huy dengesizliği vb. bir gruptan ötekine geçmekle kolayca çözümlenebilir. Kuzey Avrupalı bir insan, huyuna uygun Güney Avrupalı ya da Musevi grubuna hatta onlardan biri bu yana geçebilir. Bazı Musevi evlerinin sıcak ve düzenli içtenliğine karşı öfke duyan bir kız, soğuk ve duygusuz olduğu suçlamaları karşısında artık kendi kabuğuna çekilmek zorunda değildir. Tam tersine, aşın duygululuk, gösteri eksikliğim erdem haline getirmiş olanlar arasında kendisine rahatça bir yer bulabilir. Kozmopolit bir şehir, herhangi bir sapıklığı orijinallik diye görenleri de hoş gördüğünden, en garip kişiliklere sahip olanlar için bile huzur verici bir sığmak olur. Seks gücü zayıf olmak ya da yaşlılık gibi en karakteristik kıskançlık imkânları bile, cinselliğe verilen önemden nefret eden ve bunun yerine saf mantık ya da dinsel bağlılığa önem veren gruplarla birleşerek yerlerini bulurlar. Kısacası, en az toplumsal, ırksal ya da dinsel sınıflara sahip olan ve yalnızca insanlığa önem verme eğilimini benimsemiş bulunan toplum, Othello tipi kıskançlıkları olan kimseler için en büyük bir sığınaktır. Paris ve New York gibi karmaşık, heterojen, çok standardı ve çok hedefli halkları olan çağdaş şehirler, kişisel farklılıklardan doğan kıskançlık tiplerini ortadan kaldırmak için en büyük umudu vaat eden yerlerdir.

Aşkın Anatomisi – A. Krich
Çevirmen: Mehmet Harmancı, Yayınevi :Say Yayınları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ataol Behramoğlu Şarkıları: “Aşk iki Kişiliktir” (Kolektif albüm)

Kapat