Psikanalitik Bakış: Çöküşten sonra utanç ve kibir* – Yavuz Erten

Adı “Bireyin Tarihi. Tarihin Psikanalizi” olan bir sempozyumun kendisi tarih olmakta iken buluşuyorum sizlerle. Böyle buluşmaların kendisine göre bir fenomenolojisi vardır. Ben bunları istasyondaki vedalaşmadan önceki son dakikalara, havalimanındaki son anlara benzetiyorum. Oradasınızdır, berabersinizdir ama aslında bitmiştir, ayrılmışsınızdır çünkü biraz sonraki ayrılık o anın tüm dokusunu doldurmuştur. O anın birliktelik yaşantısı hem vardır, hem yoktur; hem yaşamdır, hem de ölümdür. O anlar günceldir ama geçmişte kalmıştır; aynı zamanda ayrılık yoğun olarak orada olduğu için gelecektir de çünkü biraz sonra gidecek veya geride kalacak olanın yanındayken yoğun olarak onsuzluğu yaşarsınız. Zamanın bu deneyimsel oyunlarının spiralinde, üç gün önce Dr. Maurice Apprey’in işaret ettiği hayalet, misafir ve ev sahibi kavramlarından söz edeceğim. Ama sonra, daha sonra, tam anlamıyla ayrılırken…
Ben bir tarihçi değilim. Bugün burada söyleyeceklerimi psikanalizle ilgilenen birisinin içinde yaşadığı tarih ve sosyoloji bağlamındaki serbest çağrışımları olarak dinleyebilirsiniz. Belki buna Aulagnier’nin ergene atfettiği “tarihçi çıraklığı” da diyebiliriz. Bu da bir önceki satırda söylediklerimi yanlışlamaz. Bu serbest çağrışımları Kohut’un esprisindeki gibi de dinleyebilirsiniz. Kohut bilim adamının brifinginin psikanalizdeki karşılığının serbest çağrışım olduğunu söylüyordu.

Söyleyeceklerimi nereden yola çıkarak söylüyorum ? Kendi sebep-sonuç bağlantılandırmalarımı, kendi düşlemlerimi dile getirirken hareket noktam, tabii ki en dar çemberin içindeki kendi nesne ilişkilerimdir. Bu bağlamda dün Herkül Millas’ın da ifade ettiği gibi hiçbir anlatı, hiçbir tarih söylemi masum değildir. Bu en dar çemberin içinde yer aldığı daha geniş çemberde aile yaşamım, onun içinde yer aldığı çemberde sülalem, soyum, kuşak-aşkın yüklerim, bunların içinde yer aldığı çemberde etnik yapım, nasıl adlandırırsanız, milletim, dinim, ırkım ve en geniş çemberde yaşamımın aktığı zaman-mekan kesişmelerindeki dünya var. Bu çemberlerin birbirleriyle etkileşimi bir “makro-mikro dinamiği” doğurmaktadır. Erik Erikson’un çok güzel ortaya koyduğu gibi, en iç gibi görünen devinimler çok dışsal, en dış gibi görünen devinimler çok içsel olarak yorumlanabilir. Bu noktada aklıma Kurt Adam Vakasının ünlü rüyası geliyor. Rus toprak ağası bir babanın oğlu olan Sergei Pankejev Viyana’da Freud tarafından yapılan analizinde, ileride psikanaliz için tarihi öneme sahip olacak bir rüya anlatır. Gece yatağında doğrulur ve açık olan pencereden dışarıya baktığında evin yanındaki ağacın dallarına tünemiş beyaz kurtların parlayan gözleriyle pencereden içeriye baktığını görür. Freud’a göre Pankejev’in nevrozunun anahtarı bu rüyadadır. Freud oldukça karmaşık ve zorlu bir yol izleyerek bir seri yer değiştirme ile bu rüyadan hastanın tarihindeki önemli bir olayın yeniden inşasına gider. Aç gözlerle içeriye bakanlar kurtlar değil Sergei’dir ve izlediği beyaz çarşafların üzerindeki anne-babasıdır. Küçük Sergei “ilk sahne”ye bakmaktadır. Pankejev yıllar sonra bir kitap yazar (Kurt Adamın ağzından Kurt Adam)Freud’a övgüler yağdırır ancak bu rüya yorumunu ve arkasından gelen iddiayı abartılı bulduğunu söyler. Ona göre nevrozunun sebebi ablası Anna’nın kendisini baştan çıkarmasıdır. Bunu defalarca Freud’a söylediği halde, onun buna pek aldırmadığını iletir. Analizinin bitişinden (1914-15) sonra Rusya’ya dönen Pankejev 1917 devrimiyle birlikte Rusya’dan kaçıp Viyana’ya sığınır. Bu rüya üzerine çalışanlar içinde, rüyanın yaklaşan devrimin habercisi olduğunu söyleyenler de vardır. Zengin evin penceresinden içeriye bakan kurtların pencereden girmesine ramak kalmıştır. Sergei ter içinde uyanır.

Bugün burada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve sonrasına yansıyanlar sürecinde hâkim olduğunu düşündüğüm dinamiklerle ilgili konuşurken, bireysel dünyama yansıyan gölgeleri anlamlandırmaya çalışacağım. Bunu kim olarak yapacağım ? Yaşamının şu ana kadarki kırk küsur yıllık bölümünü Türk Modernleşme projesinin tüm etkilerine maruz kalmış, onun tanımladığı eğitimleri almış, onun belirlediği dili konuşan, onun arzu-yasak-ceza dinamiklerini yaşamış, umut ve umutsuzluklarını bu çerçevelerde deneyimlemiş birisi olarak buradayım. Ben dedesi kendisini “Osmanlı” olarak tanımlayan birisi olarak böyleyim. Babam nedense bu konularda pek konuşmaz.

Geçtiğimiz aylarda Orhan Pamuk’un “İstanbul”unu okurken hissettiğim anlaşılmış ve aynalanmış olma duygusunu ilk elde onunla aynı ortamlarda yetişmiş olmamızla açıkladım. Şimdi var olmayan ancak kitabın sayfalarında karşıma çıkan kaybolmuş İstanbul siluetleri, Nişantaşı köşeleri, atmışların, yetmişlerin küçük ayrıntıları, yazarla aramda samimi tanıklıklar ve tanışıklıklar yaratıyordu. Ancak kitapla olan etkileşimim daha da arttıkça ve onu daha fazla metabolize etmeye başladıkça, bu etkiyi yaratan ana şeyin benim de hep hissettiğim şekli ile “İstanbul’un hüznü” olduğunu fark ettim. Kitapta bu hüznün doğrudan ifadesi olan onlarca fotoğraf var. Siyah beyaz fotoğraflar. Çoğu ellilerin ve atmışların İstanbul’unu gösteren fotoğraflar. Kasketli adamların, Amerikan arabalarının, birbirine yaslanmış ahşap evlerin İstanbul’u. Bu İstanbul’u ellili yılların ve atmışların başının siyah beyaz filmlerinden tanırız. Hani şimdi ara sıra gündüz saatlerinde televizyon kanallarında boy gösteren o filmler. Atmışların ortasında görünmeye başlayan renkleri kadar konuları da abartılı olan renkli filmlerden çok farklıdır onlar. O siyah beyaz filmlerde küçük mahalle yaşamının, saf aşkların, ızdıraplı ancak haddini bilen bir fukaralığın ve hala şehirde yaşamakta olan azınlıkların masumiyeti ve hüznü vardır. Kemalettin Tuğcu romanlarının dünyasını yansıtır o filmler. Fakir, öksüz, yetim, hüzünlü, masum ve de gururlu. Kemalettin Tuğcu romanlarındaki kahramanların büyük bir çoğunluğunun bu fakirlik ve öksüzlüğe, hali vakti yerinde, güngörmüş, terbiyeli ailelerden yetişerek düştüğünü unutmamak gerekir. Yedi yüzyıllık büyük bir imparatorluğun payitahtı, üç kıtadan kendisine taşınan maddi ve manevi zenginliğin nihai durağı olan bu kent, son iki yüz yılındaki gerileme ve çöküş devirlerini tam anlamıyla idrak edemeden, başkentliği başka bir şehre devrederek, büyük bir fakirliğin ortasında eski asaleti ile ayakta durmaya çalışmıştır. Geçen yüzyılı yıkıntı halinde, bakımsız bir şekilde yaşayan kent ve içinde yaşayan bizler başımıza gelenlerin, olup bitenlerin muhasebesini de çeşitli sebeplerle yapamadık. Her gün olay yerinde, yıkılmışlığın dekoru içinde yaşamak ve bunu bir faili meçhul kasvetine büründüren dilsizlikle boğuşmak… Resmi tarihin bize önerdiği bir unutmaydı. Psikanalizle ilgilenenler unutma illetini iyi bilirler: Unutmak unuttuğunu da unutmak. Ne var ki duygular unutmuyor. Bu dramdan geriye kalan duygu hüzündür. Düşünceleri ve çağrışımları her zaman yakalanamayan bir hüzün var: Duygu var, düşünce yok.

Belki hüzün nihai bir hissediş olsa da, tek duygu değildir. Hüzün önceki duyguları örten bir tüldür belki. Hem biraz gizleyen, hem biraz gösteren bir örtüdür tül. Dikkatlice bakıp, iyice odaklanınca arkasındakiler görünmeye başlar. Tülün örttükleri karşıt duygular mıdır ? Hiddet ve suçluluk ? Aşk ve nefret ? Kibir ve utanç ? Bu hüzne ve gerisindekilere biraz sonra döneceğim.

Osmanlı’nın çöküş sürecinde ortaya çıkan Batılı/batılılaşmış-Doğulu/geri kalmış ikileminin üç olgu üzerine odaklanarak ele alınması gerektiğini düşünüyorum: Kimlik, öznelik ve dil. Dili geniş anlamda kullanıyorum. İçinde hem sözcükler, hem de söylem var. Üç olguyu da zamanım yettiğince ele alacağım.

Ortaya çıkan bu ikilemi çöküş süreci ve sonrasında en fazla yaşayan veya ifade eden aktörler edebiyatçılardır. Onlar bu ikilemli yaşantının düşünürleridirler. Öykü ve roman, özellikle roman bu ikilemin çözülmeye çalışıldığı düzleme dönüşür. Ne gariptir ki, kökeninde Batılı bir araç olan romanla bu ikilem üzerine düşünceler yürütülür.

O günlerin ruh halinin en berrak yansımalarını Ömer Seyfeddin’in eserlerinde görürüz. Çoğumuzun çok iyi hatırladığı Topuz, Pembe İncili Kaftan, Başını Vermeyen Şehit, Hürriyet Bayrakları gibi öyküler küçük düşmüş soylu bir milletin yaralarını sarma gayretlerini sergiler. Ömer Seyfeddin’in tonu acı bir tada sahiptir. Bu tatda imparatorluğun azınlıklarına yönelik bir aşağılama, Batıya yönelik bir şüphe ve kaybedilen topraklarla ilgili yoğun öfke dikkat çeker. Ömer Seyfeddin öykülerinin çoğunda baskın bir ilişki kipi vardır. Bu ilişki kipi “aşağılayan-aşağılanan” şeklindedir. İlişkilerin temel niteliği budur. “Pembe İncili Kaftan”da Sadrazamın derdi, bir yabancı devlete yollanacak elçinin kim olacağıdır çünkü o devletin elçisi İstanbul’a geldiğinde padişahın elini öpmek istemiş, buna izin verilmemiş, elçiye zorla padişahın dizi öptürülmüştür. Diğer ülkenin bu davranışa misliyle yanıt vereceği düşünülmektedir. Kendisine önce hakaretler edilecek ve sonra artık kazığa mı oturtulacaktır, diri diri derisi mi yüzülecektir ? Ömer Seyfeddin öykülerinde varolan kastrasyon teması da dikkat çeker. Kesilen kol, kesilen ve verilmeyen baş, topuzla dağıtılan kafa, bir anda kaybedilen bütün bir zenginlik… Bu kastrasyon temaları aynı zamanda büyük bir onur zarfı içindedir. Düşmanın kestiği başı koltuğuna alan savaşçı düşmanla gene de dövüşmeye devam eder. Fallik ve narsistik ögeler iç içedirler.

TC’nin eğitim politikalarında özellikle ilkokul yıllarında bolca Ömer Seyfeddin okuması yaptırılması, yaraların üzerine yoğun bir tedavi uygulaması olarak görülebilir.

Ömer Seyfeddin’deki elçilik temasından çağrışımla, cumhuriyet tarihinin hem edebiyat, hem de siyaset yaşamında büyük öneme sahip iki yazarından söz edeceğim kısaca: Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Memduh Şevket Esendal. İkisi de CHP’de çeşitli görevlerde bulunmuşlardı. Ancak bazı dönemlerde dışlandılar ve yurt dışına elçi olarak yollandılar. Bu halleri ile bazen bizden, bazen onlardandılar. Bazen içeride, bazen dışarıdaydılar. Batılılık-Doğululuk ikileminin kimlik karmaşası boyutunu sık sık ele aldılar.

Kimlik karmaşası üzerine yoğun çalışan bir başka yazar Peyami Safa’dır. Peyami Safa, Karaosmanoğlu ve Esendal’daki açmaza bir çözüm bulmak için şöyle bir şekillenme geliştirir. Batılılaşmış şehirli genç kız iki erkekle tanışır. Biri züppe, kökenlerini unutmuş, alafranga; diğeri, geleneksel, alaturka, muhafazakardır.Kız bu ikilemle uğraşıp, ikisinin tartışmaları ve diyalogları arasında kalmışken, ortaya nötr bir figür çıkar. O bu durumu yorumlar. İki tarafa da eşit mesafede gibidir. Çatışmanın kutupları ile özdeşleşmeden iki tarafın açmazlarına yorum getirir (Peyami Safa’nın sağcı veya gelenekçi olarak adlandırılması onun bir aydın olarak yenilikçiye iltimas geçmemesinden midir ?).

Yazar ve araştırmacı Orhan Koçak, Halid Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah adlı romanı üzerine yaptığı incelemesinde dikkatimizi ego-ideal’i ve süper-ego karşıtlığına çeker. Romanın kahramanı Ahmet Cemil bu karşıtlığın kurbanıdır. Ego ideali birincil narsizmin, süper-ego ise Oidipus karmaşasının mirasıdır. Sağlıklı süper-ego gelişimi bir esneklik yaratarak ikisi arasında bir uzlaşım yaratır. Ego ideali de bu uzlaşım sayesinde süper-egosal bir işlev görmeye başlar. Orhan Koçak’a göre, böyle bir uzlaşımın doğmadığı durum, ego idealinin büyüsel bir çekimin gücünde sarhoşluklara gömüldüğü bir “kapılma” durumudur. Onu bu çabasız büyüklenmeler, mucizevi çözümler ve hayallerden uyandıran ve küçük düşüren ise süper-egodur. Süper-ego çabayı, çalışmayı, gerçekliğin sınırını işaret eder. Anne ile bir olma ve tümgüçlülüğe dönme arzusunun karşısındaki engeldir. Orhan Koçak’a göre, Osmanlı sonrası ulusal benlik daha en başından itibaren bir temel yarılmayla kurulmuştur: “Birbirinin eksiğini gideremeyen, diyalektik bir çatışma içinde ilerleyemeyen iki yarım dünya, iki dünya müsveddesi: Bir yanda öbür yarımın bayağı ve şekilsiz görünmesine yolaçan bir yabancı ideal; öte yanda, idealin hep ulaşılamaz ve sahte görünmesini garantileyen bir yerli gerçek”.

Orhan Koçak bizi Uşaklıgil’in İzmir Hikayeleri’ndeki “Gerilere Doğru” başlıklı parçasına götürerek, Halid Ziya’nın kendi genç kimliğine söylettiği şu sözleri hatırlatır: “Nasıl olduğumu pek iyi bilmiyorum, ne yaptığıma da pek vakıf değilim. Hülyalarımın içinde sarhoş gibi yürüyorum. Herşeye hevesim var: Fen, edebiyat, musiki…Hülyalarımın seması o kadar geniş, o kadar geniş ki, İzmir bunu havsalasına sığdıramayacak diyorum, belki İstanbul…Daha ziyade Avrupa, mesela Fransa, Fransa’da Paris, Paris’te sefarette bir görev…”

Şimdi yukarıda ucunu açık bıraktığımız hüzün mevzusuna dönmek istiyorum. Edebiyat,toplumsal yaşam ve en genel anlamıyla popüler kültür üzerine yazılmış en iyi kitaplardan biri olan “Kötü Çocuk Türk”te Nurdan Gürbilek te, bu masum ve mazlum hüzne dikkat çeker. Bu terbiyeli hüzün, modernleşmiş Batı karşısında boynu bükük kalan fukaralığın hüznüdür. Kendini en çok çocuk imgeleriyle ifade eder. Gözü yaşlı bir çocuk posterinin, Kemalettin Tuğcu romanlarının, Ayşecik ve Ömercik tiplemelerinin onlarca yıl içini doldurduğu imgelerdir bunlar. Bu mazlum ve boynu bükük çocuğun karşısındaki “öteki”, Batılılaşmış, züppe, ya sonradan görme, ya da dejenere, zengin, yetişkin ve acımasızdır.

Bu çocuksu masumiyet sadece göründüğünden mi ibarettir ? Yoksa psikanalizin bize işaret ettiği gibi çocuk masumiyet görüntüsü ile karşıtlık yaratan vahşi içgüdüler, şiddetli duygular mı yaşar ? Gürbilek bu boynu bükük hüznün belli bir süre var olan görüntüsünün yerini “Batsın Bu Dünya”, “Yazıklar Olsun” diyerek isyan etmeye başlayan Orhan Gencebay figürünün almaya başladığını söyler. Ancak bu isyan içedönük bir yapıdadır. Olgun bir gurur kırıklığıdır. Dışa dönük bir saldırganlıktan ziyade, dünyaya küsen bir passifliktir. Bu figür de bir zaman sonra yerini “Ben de İsterem” diyen ve şehirli sarışın, renkli gözlü, mini etekli kızın beline sarılan, kara yağız delikanlıya bırakır. Bu delikanlı artık mafya dizilerinin aktörü olarak karşımıza çıkmaya başlar. Ellili yılların Batı, Batılılaşmış, zengin ve züppe figürlerinin karşısındaki masumiyet ve hüzün yerini saldırgan, öfkeli ve iddialı “ben de isterem”ine bırakmıştır. Şehirliyi, Batılıyı pek te tabansız bulur. Onun kadınını elinden alacaktır. Yukarıdaki süper-ego bahsini hatırlayalım burada.

Şimdi bir başka düzleme geçerek bir süre toplumsal ve siyasi olanın izinden gitmek istiyorum. Buradan dil ve öznelik sorununa geçeceğim.Tek tek söylemem gerekirse; “Padişahlar çok yararlı işler yaptılar, ancak sonra eğlenceye düştüler ve Osmanlı çöktü” şeklindeki ders kitabı bilgileri. Bir başka ders kitabı bilgisi: “biz savaşı kaybetmedik ama Almanlar kaybedince, biz de yenilmiş sayıldık”. Beş-on sene öncesine kadar Osmanlı’nın kendisi emperyal bir devletken ve bununla övünürken, Kurtuluş Savaşında yaptığımız mücadelenin “esir uluslara bir özgürlük bayrağı” olarak adlandırılması. Osmanlılık Cumhuriyet yurttaşı için eleştirilecek bir şeyken, bir sürü ailenin bir şekilde “saraylı” olduğunu ispatlama gayreti. Mustafa Kemal’i Vahdettin görevlendirdi/görevlendirmedi tartışması ve nice diğerleri. Bu örnekler çoğaltılabilir. Bu örneklerin hepsi Osmanlı ile ilgili ikircikli duygu ve düşüncelere işaret etmektedir. Bu durum da ister istemez kimlikte uzlaşımsız bir yalpalamaya dönüşmektedir. Sayın Vamık Volkan’ın ısrarla kimlikle ilgili sorunsala dikkat çekmesi ve bunun bu dönemde önümüzde bekleyen bir iş olduğunu işaret etmesi çok yerindedir.

Osmanlı’nın ölümü ile yaşananın çok büyük bir travma olduğu muhakkaktır. Bu travmanın yarattığı narsistik yaralanmanın boyutları büyüktür ve kanımca hala yeterince derinlemesine işlenebilmiş değildir. Narsistik yaralanmanın yarattığı yapısal bir hasar vardır. Ortaya çıkan şiddetli ve karşıt duygular “tamamen iyi” ve “tamamen kötü” şeklindeki yarılmanın sürmesine yol açmış gibi görünmektedir. Bu yarılmanın imgelere yansıyan halini tarafların suretlerinde görüyoruz. Osmanlı’yı idealize edenler, Cumhuriyeti değersizleştiriyorlar. Cumhuriyeti idealize edenler ise Osmanlı’yı yerin dibine batırıyorlar. Bu kutuplaştırmadan kurtulup, iki tarafı da ortaya doğru toplanan değerlerle düşünmeye çalışmak öfke yaratıyor ve hemen karşı tarafın adamı olmakla eleştirilmeye başlanıyorsunuz.

Osmanlının çöküş dönemindeki ağır küçük düşmenin yarattığı utançla başa çıkmanın sağlıklı yolları çalışmak, başarmak ve üretmek; bitmiş bir ülkeyi yeniden yaratmak olarak görülmüş ve Cumhuriyet’in büyük kalkınma ve modernleşme projesinin itici gücü olmuştur. Bu projenin merkezinde ise millileşme yer alır. Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz sözleri bu maddi onarımın yanına her zaman manevi bir terapiyi de koymaya çalışmanın göstergelerini barındırır.

Cumhuriyetin kurtuluş reçetesi bir an önce kendisini aşağılayanlarla eşit düzeye gelmek ve bu kabustan uyanmak şeklindeydi. Asri medeniyet seviyesine bir an önce ulaşılacaktı. Bunun için de uzun süreye yayılan organik değişimlerden ziyade, bir an önce hedefe ulaştıracak mekanik değişimler tercih edildi. Mustafa Kemal Atatürk’ün demokrasinin o anki hali ve geleceği ile öngördüklerinde kendisini açığa vuran şekli ile tepeden inen mekanik değişimler bir zaman sonra organik dönüşümleri getirecekti. Beklenti buydu…İzlenecek yol buydu: Önce mekanik değişimler, sonra organik dönüşümler. Bu olağanüstü bir dönemin gerekliliği olarak görülüyordu.

Osmanlı’nın çökmesi ile yaşanan travmanın aşırı boyutlardaki etkisi ve bunun üzerine çalışmayı sağlayacak çağrışımsal zeminin karşıt duyguların şiddeti ile bir türlü kurulamaması, olağan üstü halin sürekli olmasını gerekli kılmış gibi görünebilir. Burada geçerli bir mantık yürütmeyi olanaksız hale getiren bir ikilem doğmuş gibidir. Dipteki travma üzerine çalışmaya her kalkıldığında, yani Pandora’nın kutusu her açıldığında, fermantasyonla iyice şiddetlenmiş karşıt duygularla karşılaşılmakta ve kutu hemen kapatılmakta, kutuyu kapattıkça da içerdekilerin iyice fermante olmasına sebep olunmaktadır. Böylece kutuyu kapalı tutmaya devam etmenin ussallaştırması kendiliğinden ortaya çıkar. Bizim siyasi ve kültürel yaşamımızda “halkımız henüz hazır değil” sözünün özel bir yeri ve önemi vardır. Bu sözle o kadar özdeşleşmişizdir ki, aramızda mesafe kalmamıştır. Bu sözü çok doğal ve çok doğru buluruz ve rahatça sarf ederiz. Bu sözü söylemenin içerdiği paradoksa dikkat etmeyiz. Birileri bu yargıya hükmedecek kadar “dışarıda”dırlar. O halktan değildirler. Ancak o halkı tanıyacak kadar da “içeri”den olmaları gerekir. Olsa olsa onlar “elçi”lerdir. Onlar o yakada da, bu yakada da ancak misafirdirler. Kim ev sahibi, kim misafirdir ? (Şaşkın misafir ev sahibi ağırlarmış).

Osmanlı’nın yaşadığı travmanın bir boyutu, Batı ile yarışında geri kalması iken, diğer bir boyut ağır küçük düşmeye neden olan “ihanet”tir. Osmanlı’nın 1699’daki Karlofça’dan itibaren toprak kaybettiği ve önce durakladığı, sonra gerilediği bilinen şeylerdir ve bu ters dönen şemsiyenin maneviyatı bozduğu, güveni azalttığı muhakkaktır. Ancak imparatorluk içinde yer alan milletlerin bağımsızlık savaşlarına kadar, kaybedilen savaşlar ve yaralanmalar ağırlıklı olarak yabancı devletlerle olagelmiştir. Osmanlı’nın gururunu ileri ölçüde yaralayan olaylar önce Yunan isyanı ve arkasından Balkan Harbi olmuştur. Avrupa topraklarının ve dolayısıyla Balkan’ların Osmanlı için ne kadar önemli olduğunu hatırlatmaya gerek yok. Osmanlı kendi himayesindeki ulusların bağımsızlık savaşına girmesini ve bu uğurda yabancı devletlerle işbirliği yapmasını büyük bir ihanet olarak yaşamıştır. Sayın Vamık Volkan’ın ayrıntılı analiz ettiği, asırlara dayanan Türk-Rum veya Yunan ilişkileri dinamiğinde atılan/yenilen çeşitli goller ve rövanşlar vardır.

Osmanlı ihanete uğramış hissetmektedir ve ağır bir küçük düşme yaşamıştır. 19.yüzyıl–20. yüzyıl kavşağındaki bu olaylar Türk milliyetçiliğini ortaya çıkarmış ve Osmanlı kimliğinden Türk kimliğine geçiş çabaları gösterilmeye başlanmıştır. Osmanlı’yı kanser gibi kemiren ve ağır küçük düşmeyi yaratan milliyetçilik olgusuna yine milliyetçilikle yanıt verilecektir. Küçük düşme duyguları, kendisi ile gururlanma hatta böbürlenme ile aşılmaya çalışılacaktır. Bunun sonucunda, önce imparatorluk sonra cumhuriyet içindeki “yabancı” unsurlara (ki artık onlara azınlık denir)yönelik tahammülsüzlük ve ayrımcılık ta kendisini göstermeye başlar. Bu unsurlar artık şüphe ile izlenir ve zaman zaman acımasız baskı ve uygulamalara maruz kalırlar.

Türkiye Cumhuriyeti politikalarında milli oluşun Osmanlı dönemini atlayarak ve o dönemle ilgili adeta bir amnezi yaratarak, onun öncesine dönmesi, kaynağı Orta Asya’da bulunan bir köken yaratması ve bu kökene büyük üstünlükler atfetmesi bu yaralanmanın tepkimeleri olarak görülebilir. Yaralanan ve aşağılanan Osmanlı veya TC vatandaşı yeni bir kimlik bulmuş veya asli kimliğini hatırlamıştır. Bu kimliğin diline ve geleneklerine dönülecektir. Bu kimlik ki, konuştuğu dil “Güneş Dil” kuramına göre, dünyadaki dillerin atasıdır. Bu kimliğin ırksal kökenleri de, dünyadaki tüm ırkların kaynağıdır. Benim ilkokul okuduğum yıllarda duvarda bir göçler haritası asılıydı. Tüm dünyaya yayılım Orta Asya üzerinden oluyordu.

O ağır yaralanmanın karşısına, tahtıravalliyi dengeleyici bir kibir oturmaya başlar. Ancak bu iki aşırı durumun karşıtlığı birbirleri sürekli kışkırtmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Heinz Kohut’un narsissistik bozuklukların yapılanmasını tanımlamak için kullandığı dikey yarılma kavramını çağrıştıran bu karşıtlıkta bir tarafta utanç dolu düşük özdeğer, diğer yanda kibirlenmeli bir büyüklenmecilik görülür. “Bir Türk dünyaya bedel” sözünün karşısında “biz adam olmayız”, “eller aya biz yaya” sözü vardır. Entegre olup sağlıklı bir öz değer ve işlevsel bir gurura dönüşemeyen ve iç dünyadaki rahatsızlık ve huzursuzlukların kaynağı olan bu karşıtlık, dış dünyadaki herhangi bir uyaranı sürekli şüphe ve kaygı ile takip etmeye yol açar. Bu paranoidleşen bileşke ile normal bir eleştiri veya dünyadaki reel politiğin olağan bir yansıması, hemen küçük düşme hislerinin ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Bu gibi zamanlarda hiddetle dış mihraklardan, Türkiye üzerine oynanan oyunlardan söz edilmeye başlanır ve “Türke Türkten başka dost yok” denmeye başlanır.

Jacques Lacan’ın psikanalize yaptığı en büyük katkılardan biri onun bir dil çözümlemesi olduğunu ortaya koymuş veya bir kez daha vurgulamış olmasıdır. Heidegger’den etkilenen Lacan için psikanaliz psikanalitik süreç kelimelerin anayurduna gidiştir. Dilin kendi içindeki metaforik ve metonimik bağlantılar çağrışımlarla ortaya çıktıkça, derinlerdeki bu anavatana yolculuk ilerler. Bilinçdışının kuruluşu bir dil yapılanmasıdır.

Bu bağlamda bir kültüre üye bireyin analizinde hem bireysel, hem de dil bağlantısı sebebiyle kültürel bir analitik seyahat vardır. Bireyin dili ile o kültürün lisanı beraberce analize girerler. Konuşmamın başında sözünü ettiğim iç içe çemberlerin paralel bir analizidir söz konusu olan.

Yukarıda yazdıklarımı Türkçe’nin bugünkü hali üzerinden nasıl görebiliriz? Gerekçesi ne olursa olsun, tepeden inme bir şekilde değiştirilmiş, müdahaleler sonucunda geçmişi ile çağrışım bağları önemli ölçüde koparılmış bir dil konuşuyoruz. Osmanlı ile aramızdaki bağlantının bir amneziye girdiğini söylemiştim. Onunla ilişkimizi sürdüren ve sürdürecek olan dil artık yok. Onun kelimeleri, deyimleri, ifadeleri yok oldular. Kendileriyle beraber bağlantılı imgeleri, simgeleri, anları, anıları da götürdüler. Düşünce ve soyutlama şekillerini, yani söylemi de götürdüler. O dili konuşan “biz”i hatırlamaya çalıştıkça, o iken yaşadığımız ve hala bilinçdışımızda rahatsızlıkları bulunan deneyimlere ulaşmaya çalıştıkça dilsizleşiyoruz.

Bu çerçeveden değerlendirirsek, konuştuğumuz ve özellikle yazdığımız dil, öncekinin yerine geçen/geçirilen bir dil olarak savunma amaçlı görünmektedir. Diğeri ortaya çıkmasın diye orada duran bir demirden kapak gibidir. Belki bu yüzden, öz Türkçe ile ilgili bir tartışma sistemin bütününde büyük bir tepki doğuruyor. O dile dair bir şey söylenince ortaya bir öfke çıkıyor. Bu öfkenin kaygı ile sıkı sıkıya ilişkili olduğunu düşünüyorum. Ne gariptir ki, kelimelerin anayurduna ulaşmayı amaçlayan psikanalistler veya terapistler olarak bizler de bu savunmacı dili konuşuyor ve yazıyoruz. Elinize herhangi bir Türkçe psikanaliz metni aldığımız zaman, bu kuru, sıkıcı, cansız, çağrışımsız metni okumakta zorlanıyoruz. Yabancı dil bilenlerimiz çevirmenin neyi nasıl çevirdiğini tahmin etmeye çalışarak, yani metnin Fransızca’sını, İngilizce’sini tahmin ederek okumaya çalışıyorlar. Özgün yazılar da çeviri dilinde yazılıyor. Nedense, elimizde kalmış ve çağrışımsal ağları hala yaşayan ve bizi derinlere götürebilecek tek tük kelimeleri de kullanmaktan imtina ediyoruz. Bir örnek vermek isterim, “representation” kavramını, Osmanlıca diye “temsil” diye değil, “tasarım” diye çevirip, iç mimari veya endüstriyel bir alanın çağrışımlarına kendimizi bırakıyoruz. Belki hala umutlu olmamızı sağlayan bir tek şey var. Hastalarımız Türkçedeki psikanaliz kitapları gibi konuşmuyorlar. Ne dedikleri hala az buçuk anlaşılıyor.

Tarihi kim yazar ? Tarihi kim yazmıştır ? Kimin yazdığı tarihi okuruz ? Şüphesiz ki tarihi tarihin öznesi yazar. Geçmişi onun dilinden, onun bakışından okuruz. Bu “geçmişi okumak” veya “okutmak” geçmişle güncel arasındaki bağlantı ve onun geleceğe köprülerini de belirler. Tarihi yazan özne kimdir ? En azından üç yüz senedir tarihin öznesi beyaz batılı yetişkin Hıristiyan ve erkektir. Doğu ve doğulu ağır bir oryantalizm yükü ile belirlenmiş bir nesnelik ve/veya kısmi öznelik yaşamaktadır. Doğulu bu konumunda yalnız değildir, ona kadın, renkli, havyan ve çocuk ta eşlik eder. Nesne olmanın temel tanımı kendini –kendi içinden, kendi gözünden, kendi olarak değil- “öteki”nin gözünden yaşamak, hissetmek, tanımlamaktır. Doğulunun refleksleri hep “Batı referanslı” hale gelmiştir. Ondan yana olmak, ona karşı olmak, onun gibi olmak, ona alternatif olmak,…Bu çabalar bana hep Gılgamış Destanı’nı çağrıştırıyor. Bu bir ölümlünün ölümsüzlük peşinde koşmasıdır: Bir gün özne olmayı başarmak. Kendi öyküsü, kendi yazgısı, kendi tarihi olup, kendi dilini konuşup, kendini kendi gözünden de yaşayabilmek. Bir kere nesnelik durumuna düştükten sonra, özneliği elde etmenin ikircikli bir tabiatı var: bir taraftan Batı ile mücadele ederken, diğer yandan öznelerin tarafına geçmek, yani Batılılaşmak. Yukarıda sözü edilen “utanç ve kibir” dinamiği bu perspektiften de değerlendirilebilir. Bu ikircikli ilişki kipinde elimizde neler kalır ? Öteki’nin yani “Özne olan öteki”nin nesnesi olmak. Ya bu nesneliği bir gözetlenme, taciz edilme, incelenme,manipüle edilme utancı ve bu utancın hiddeti ile yaşamak ya da bu utancı ve hiddeti aşmak için kibire ve manik araçlara sarılarak nesnelik durumunu bütünü ile inkar etmek.

Sayın Vamık Volkan “Ölümsüz Atatürk”ün önsözünde kendi analiz sürecinin sonlanmasını anlatırken, Atatürk’ü aşırı idealize ettiği yükseklerden sevdiği bir insan noktasına çektiğini, babasını da değersizleştirdiği alçaklardan, yine sevdiği ve kabul ettiği bir insan noktasına doğru yükselttiğini yazıyordu. Analizinin bitiş noktasında, bu sevdiği iki insanla, yattıkları yerde rahat uyumaları için vedalaşıyordu. Ona bu kitabı yazma cesareti ve bilincini sağlayan bu kabuldü. Bu kabul, olguların dışına çıkabilmeyi ve onları yarılmaların etkisi dışında değerlendirebilmeyi sağlamaktadır.

Bu yarılma kibir ve utanç arasındaki yarılmadır. Bu yarılma “tamamen iyi” ve “tamamen kötü” arasındaki yarılmadır. Bu yarılma bu yansıtmaların kendilerine nesne olarak seçtikleri şeylerin arasındaki yarılmadır. Bu yarılmalar kendini aile içindeki imgeler ve rollerde gösterebilir. Örneğin, baba ilah, büyükbaba sefil olarak tanımlanabilir. Psikanaliz bize kuşağın önemini gösterdi. Money-Kryle’ın yazdığı gibi, gelişim sürecinde birey üç temel hesaplaşma ile karşılaşır. Birincisinde ben ve öteki’nin (yani memenin) ayrı varoluşunu kabullenmek (ya da reddetmek) durumundadır. İkincisinde, cinsiyetlerin ayrımı ile hesaplaşır ve son olarak kuşak farkını, önceki kuşağın ürünü olduğunu (aynı zamanda zamanın varlığını, ölümlülüğü) kabul eder ya da inkar eder.

Sağlıklı gelişim ilk iki kabul ile birlikte, insanın soyunu sopunu ve onların kendisini öncelediğini kabul etmesini gerektirir. Jacques Lacan’ın “babanın adı”na yaptığı vurgu bu sebepledir. Babayı tanımak ve kabul etmek gerçeklik algılamasının nihai adımıdır. Ancak babayı tanımak demek, onun da bir babası olduğunu tanımak demektir. Babayı tanımaya giden yolda, büyükbabayı da tanımak gerekir. Babanın “babasız bir ilah” olarak görülmesi babanın tanındığını değil, tanınmadığını gösterir.

Soy-sop tanındığı zaman ve iyisi ve kötüsü ile bir bütün olarak kabul edildiği zaman, ölülerimiz ile ilişkilerimizde Vamık Volkan’ın sağlıklı vedalaşmasında olduğu gibi, ikircikli duygulardan kurtulmak mümkün olacaktır. Onlar artık ne evliya, ne de hortlak olacaklardır.

Konuşmamın başında, üç gün önce tanışmaktan büyük mutluluk duyduğum Dr. Maurice Apprey’in üzerinde durduğu, “misafir”, “hayalet” ve “ev sahibi” olgularına değinmiştim. Dr. Apprey eğitiminde “host (ev sahibi)”, “guest (misafir)” ve “ghost (hayalet)” kelimelerinin etimolojik kökeninin ortak olduğunu söylemişti. Ev sahibinin ev sahipliğini kabul etmedikçe, onu hayalete hatta hortlağa dönüştürürüz çünkü onunla barışamayız.Onun hortlak olması demek te bizi misafir oluştan başka bir yere götürmez. Eninde sonunda herkes doğduğu evde, eğer o ev hortlaklıysa ancak misafirdir. Gidecek doğru dürüst bir yeri yoksa bile taşınır. Bu durmak bilmez bir taşınmadır. Hiçbir yerde rahat edilemez.

* Psikanalitik Bakış-2: “Bireyin Tarihi, Tarihin Psikanalizi” Sempozyumu, 24- 26 Nisan 2004 tarihlerinde sunulmuştur.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Orhan Kotan: “Onlar güneşin bağrında ateş/ Yeryüzünde bir taze çiçektiler…”

Kapat