Aşk ve Terkedilmişlik ya da Nastasya Filippovna’yı Niçin Öldürdüler?

Nastasya Filippovna’nın niçin öldürüldüğüne dair, Dostoyevski, bize açık seçik bir gerekçe vermiyor. Biz, okuyucu olarak yalnızca olayın gidişatını izlemekle kalıyoruz. Her zaman olduğu gibi, burada da iş, okurun yorumuna bırakılıyor. O, yalnızca anlatıyor.

Olay şudur: Budala romanının kahramanı Prens Mışkin, bir yandan generalin saf ve iyi yürekli kızı Aglaya’yı severken, öte yandan anaç tabiatlı ve “tecrübeli” bir kız olan Nastasya Filippovna’yı da sever. Ama Nastasya Filippovna, Rogojin tarafından da sevilmektedir. Bu karışık ilişkiler ağı durmadan karışıklaşarak sürüp gider ve bir yerde Prens Mışkin, nihai kararını vermek zorunluluğunu hisseder: Nastasya ile evlenmeye karar verir. Nastasya da durumdan memnun görünür. Düğün hazırlıkları yapılır, nikâhtan herkes haberdar kılınır ve nihayet nikâh ânı gelir. Mışkin, kilisede gelini beklerken, gelin de yardımcıları tarafından kiliseye götürülmek üzere hazırlanır. Tam evden çıkacaklarken, orada Rogojin peydahlanır. Nastasya, onun bakışlarını yakalar, ona koşar ve “deli gibi” ellerine sarılarak: “Kurtar beni! Hemen, şimdi, nereye istersen götür beni!” diye haykırır. Böylece ikisi kaçarlar. Kilisede bekleyen Prens Mışkin olanları öğrenir. Rogojin’in gidebileceği yerleri bilir. Onu arar. Aradığı yerlerde bulamaz. Ama bulamayışı onun isabetsizliğinden değil, Rogojin’in oyunundan kaynaklanmaktadır. Mışkin’in arayışı sürerken, Rogojin onu yakalar ve Prensi evine çağırır. Prens evde manzarayı görür: Nastasya öldürülmüştür! Prens sessizce titremektedir. “Onu sen mi?” diye sorar Rogojin’e. O da: “Onu ben…” diye cevap verir. İki âşık o geceyi, ölünün odasında, bu meseleden hiç söz etmeksizin geçirirler. Yalnız bir ara, havanın sıcaklığından dolayı cesedin kokabileceği üzerinde dururlar, ama Rogojin kokunun yayılmaması için tedbirini almıştır. Ertesi sabah, katili kendinden geçmiş bir şekilde, sinir buhranları içinde bulurlar. Prens Mışkin de, doktorunun, onu ilk gördüğünde söylediği gibi “budala” bir haldedir.

İmdi, bütün bu anlatılanlardan, Rogojin’in Nastasya Filippovna’yı niçin öldürdüğü anlaşılmamaktadır. Daha doğrusu açıklanmamaktadır. Fakat anlatılanlarda eksik bir yan bırakılmamış olmalı ki, olan bitenleri okurken, onların hiç de zorlama olmadığını, bilakis nasıl olması gerekiyorsa öylece akıştığını duyumsuyoruz. Aksi takdirde, anlatılanlara “saçma!” deyip geçerdik. Bilakis anlatılanlar, bizi, kalbimizden, derunumuzdan, bilincimizden yakalıyor ve onları (olanları) anlamaya, onların anlamına nüfuz etmeye celbediliyoruz. Olayı anlamaya teşebbüs ettiğimizde şunlar belirlenebiliyor: Bir defa Rogojin, Nastasya Filippovna’yı seviyor. Ancak Nastasya ona cevap veremiyor, onun gönlü Prens Mışkin’dedir. Fakat Prensin sorunsalı da o ki, Prens Aglaya’yı da seviyor. İmdi, Nastasya, Prensin dikkatini Aglaya’dan çevirip kendi üzerinde tutabilmek için Rogojin’e ilgi gösterir gibi yapıyor. Bunda muvaffak oluyor, nitekim Prens, Nastasya ile evlenmeye karar veriyor. Fakat Nastasya, dişice bir sezgiyle, Prensin Aglaya’dan vazgeçmediğini de biliyor. Böylece bütün sokakların barikatlanmış olduğu görülüyor. Nastasya, bu olayların akışı esnasında kendini ölüye benzetip durur. Onun Rogojin’e: “Beni kurtar!” diye yalvarmasının bir tek anlamı olduğunu anlıyoruz: öldürülmeyi istiyor! Yoksa bu talep, zahirine bakılarak sanılabileceği gibi Rogojin’in aşkına bir cevap değildir. Rogojin, durumu iliklerine kadar sezinliyor. Kendine: “Beni kurtar!” yalvarışıyla gelen kadın, aslında kendine gelmiyor: Ondan da, dünyadan da uzaklaşmak, çekip gitmek istiyor! Peki, Rogojin ne oluyor? Rogojin, bütün terk edilen âşıklar gibi, boşluğa düşüyor. Hedefi (sevgilisi) ortadan kalkıyor: Böylece de hayatı anlamını yitiriyor. Sevgili (Nastasya Filippovna), Rogojin’in indinde, kendini sevgili olmaktan çıkarınca, aynı anda, Rogojin’in hayatının anlamını da ortadan kaldırmış oluyor. Rogojin, böylece, kendi indinde zaten ortadan kalkmış olan sevgilinin ruhaniyetini, vücut olarak da ortadan kaldırmaktan başka bir şey yapmamış oluyor. Hakikatte ortada olmayan sevgili, vücut olarak ve fiilin de ortadan kaldırılmış oluyor, o kadar! Bu cinayet konusunda, dikkate değer olaylardan en önemli olanlarından biri de, cinayet dolayısıyla Mışkin’in ve Rogojin’in asla birbirlerini suçlamamalarıdır. Suçlamak şöyle dursun, sanki olağan bir iş ifa edilmiş gibi davranırlar. O ikisi, okuyucunun onları anladığından daha çok birbirlerini anlarlar, dahası anlayışla karşılarlar. Bu durum manidardır. Cinayet işleyen sanki cinayet işlememiş, sanki sevgilisi uğruna yapması gereken bir işi yerine getirmiş gibi telâkki edilir. İkisinin de, Nastasya’yı içten ve derinden sevdiği teslim edilir.

Bütün bu olaylardan bakıye kalan şudur: Ortada bir cinayet vardır, bu cinayetin faili bellidir, ama sanki böyle bir şey yokmuş, böyle bir suçlu yokmuş duygusunu yaşarız. Acaba neden?

II.

Böyle durumlarda karşımıza çıkan aynı çelişkiyle karşılaşıyoruz: İnsan, nasıl olur da, sevdiği birini öldürebilir? Burada, devrede olan duygu sevgi midir, nefret mi? Düz mantığın hesaplamalarına göre düşünülürse, insan, sevdiğini değil öldürmek, onun kılına bile hata gelmesini, kılının bile zarara uğramasını içine sindiremez. Böyleyken, katilin, öldürdüğü kişiyi sevdiğini beyan etmesi bir sahtekârlık ve bir yalancılık mı sayılmalıdır? Bu nasıl sevgidir?

Acaba katilin, aslında neyi öldürdüğünü (ortadan kaldırdığını) açıklıkla bilebiliyor muyuz? Görünürde, fiilin yöneldiği hedef sevgilidir ve onun vücudunun ortadan kaldırılmasıdır. Fakat nasıl bir duygu yaşanıyor olmalıdır ki, kişiyi bu “büyük fiil”i ikaa sevk edebilmektedir? Eğer işin içinde tümüyle (katıksız) bir yeis halinin bulunduğu kabul edilecekse, bu durumda, failin, başkasına yönelme (başkasını öldürme) gücünü kendinde bulamayacağını düşünmemiz gerekecekti. Oysa burada, bir yeis hali söz konusu edilecek bile olsa, bu hal, tümüyle ve katıksız biçimde yeisten ibaret değildir. Kişide halen, başkalarına yönelebilme iradesinin varbulunduğu kabul edilmelidir. Aksi takdirde böyle bir fiilin işlenmesi söz konusu edilemezdi. Öte yandan, failin, seven ve katlanamayan biri olduğunu da ileri süremiyoruz. Çünkü bu durumda bulunan biri de, harekete geçmekten men edilmiş (hiç olmazsa kendi kendini men etmiş) biri diye ele alınmaya müsait ve müstaittir. Seven ve tahammül edemeyen biri, bu halini bilir ve o halinin içinde kalır: O halini değiştirmek veya dönüştürmek kabilinden bir niyeti ve hevesi bulunmaz. Demek ki, terk edildiği için, terk eden sevgiliyi öldüren biri ne katıksız bir yeis hali içinde bulunuyor, ne de seven fakat tahammül edemeyen birinin konumunda duruyor. O, fiil ika etme gücünü, iradesini taşıyan biridir ve ika etmeye niyetlendiği fiili işlemeye azmetmiş (taammüt etmiş) biridir. Ne var ki, onun taammüt halinde bulunması, yaşadığı (yaşamakta olduğu) çelişkiyi ortadan kaldırmıyor: Onun fiilinin yöneldiği kişi (sevgilisi) belli biridir ve fakat onun sevgilisinin şahsında ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiği şey de sevgilisinin şahsı mıdır? (Burada, olaya ceza hukuku açısından değil, fakat insanın ontik yapısı açısından baktığımız gözden kaçırılmamalıdır).

Biz, bir aşk ilişkisinde, âşığın, sevgiliye daima ulaşılamaz bir mesafede bulunduğunu ve bu mesafenin teorik olarak da asla kapanmayacağını düşünüyoruz. Bu mesafenin kapandığının düşünüldüğü yerde, aynı zamanda aşk ilişkisinin de ortadan kalkacağını kabul ediyoruz. Aşk ilişkisi ortadan kalkar, fakat onun yerini, alelâde (sıradan) bir sevgi ilişkisi alabilir, o başka. Ama aşk ilişkisinde, sevenle sevgili arasındaki sınır kapatılmadan ve ulaşılmaz bir mesafede kalır: Bu mesafe bazen temas noktasına kadar yakınlaşsa bile, gene de temasın vuku bulmadan kalacağını düşünüyoruz: O sınırın aşılamaz olduğunu farz ediyoruz. Böyle bir durumda, sevgili, seven nezdinde sürekli bir hedef (ulaşılması arzu edilen, ulaşılması çaba gerektiren ve âşık indinde bu arzunun ve çabanın yaşama gerekçesi oluşturduğu bir hedef) olarak kalır. Âşık indinde terk edilmenin gerekçesi o kadar da önemli değildir: Bu gerekçe sevgilinin duygusal yaşantısından kaynaklanmış olabilir: önemli olan bu değildir, önemli olan, âşığın terk edilmek suretiyle yönelmiş bulunduğu hedeften mahrum bırakılmış olmasıdır. Dolayısıyla onun nezdinde bir bakıma yaşama gerekçesinin elinden alınmış olduğu sonucuyla karşılaşıyoruz. Âşık böylece hedefsiz bırakılmış oluyor ve hayatına anlam veren şey tümüyle boşluğa yuvarlanıyor. Bu bakımdan, taammüden işlenen öteki cinayetlerden farklı olarak, katilin, burada, sevgilisini öldürmekten dolayı pişman olduğunu beyan etmesine inanmak gerekiyor. Çünkü onu, bu fiili ika etmeye yönelten saik, sevgisizlik (veya düpedüz nefret) olayı değildir: Bu fiil, sevgi yüzünden işlenmektedir. Ne var ki, durumun elbette ve her şeye rağmen salim bir kafayla kararlaştırılmış olduğunu da kabul etmemek gerekiyor: Ortada marazî bir kararın, marazî bir niyetin ve marazî bir fiilin bulunduğu aşikârdır. Ancak, elinden yaşama gerekçesi alınmış olan bir âşıktan da akla uygun davranmasını beklemek yanlış olur. Ancak bu durum, işlenen fiilin hedefini şaşırmış olduğunu kabul etmeye de engel değildir.

Rasim Özdenören
Aşkın Diyalektiği

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Erkeğini Kaybeden Kadın – Sadık Hidayet

Kapat