Tomris Uyar: Aşkın bakım istediğine inanıyorum

Kurgulanmayı değil, anlatılmayı bekleyen Otuzların Kadını, “öyküleri birbirine teğet geçecek, aynı zamanda odaktaki bir portreye girip çıkacak biçimde yazılmış bir kitap. Anlatıcının bir kadın yazar olduğu ve Otuzların kadını’nın onun annesi olduğu bir öykü. Üstelik Frenden ya da bilmem kimci görüşler yüzünden tezelden yazarın geçmişiyle açıklamak istenmesem de bu kadın yazar 1941 yılında doğmuş, bilim adamı bir erkek kardeşe sahip -tıpkı Tomris Uyar gibi-, annesiyle oturduğu zamanlarda evlerinin duvarında bir çatlak meydana gelmiş, bir oğlu (babası Turgut Uyar) ve Cahide adında bir kedisi var -tıpkı Tomris Uyar’mki gibi-. Otuzların Kadını’; anneye adanmış bir kitap olduğunu söyleyebilir miyiz?

Odaktaki portrenin annem olduğunu gizlemeye çalıştığımı sanmıyorum. Ama içli, dokunaklı yanı ağır basan bir anneye özlem öyküsü yazmak istemediğim kesin. “Tez elden açıklanma” konusuna gelince… Annemle birlikte geçirdiğim yılların, ona ilişkin anılarımın, gerçek bir kişiliği açıklamakta yeterli olmayacağı inancındayım. Otuzların Kadını’nı benim gözlem gücüme bağlı olarak anlamak yanlış bir tutum olur. O yüzden onun eğilimlerini taşıyan başka otuzların kadınlarından yararlandım, kitabı da soyut olarak onlara somut olarak da onun şaşmaz mantığını devralmış oğluma adadım. Yoksa ölülere kitap adamak bence aşırı duygusal bir yaklaşım, tabii o ölüler sizi derinden etkilemiş yazarlar değilseler.

Toplumsal olaylara ana hatlarıyla değiniyorsunuz, Otuzların Kadını hayatına ilişkin notlar aktarırken. 1917’den 1964 yılına uzanan bir zamanı kapsıyor dit notlar. Bu notlardan da, öykülerin yazıldığı günlere ait olayların anlatıldığı Mart 1991 tarihli günlüklerde ve Mart 1992 tarihli mektupta da savaşa, YÖK’e veya karşı çıkmamız gereken her şeye bir tepki göstermenin, protesto etmenin gereğini birçok kereler hissettiriyorsunuz. Bunun bu kitapta diğer kitaplarınızda olduğundan daha çok vurgulanmasının nedeni nedir?

Toplumsal olayları öbür kitaplarımda da vurguladım. Belki de bu derlemede, yaşamış bir öykü kişisinin yaşamındaki kilometre taşlarının altını çizmek gereğini duyduğum için daha belirgin geliyordur okuyana. Onun yaşadığı dönemin renklerini, kokularını, seslerini, mekânlarını belirleyerek dış dünyadaki genel siyasanın, iç dünyasını nasıl etkilediğini saptamaya çalıştım.

Öykülerinizde insanları mutsuz kılan, yürümeyen evlilikler görüyoruz. Sizin gözleminizle karı kocanın birbirlerine karşı sevgisizleşmesi söz konusu. Bu sevgisizleşmeyi, sevginin eskimesi, eskitilmesi olarak açıklayabilir miyiz? “Toplumun bireyin yaşamına karışma payı” bunda ne denli etkili?

Siz sevgi diyorsunuz ama ben aşk’tan söz ediyorum. Aşkın bakım istediğine inanıyorum. Sevgisizleşmeye dönüşmemesi için bakım istiyor sürekli. Çirkin bir toplumun güzel bir “aşkı” daha çabuk eskiteceği kesin. Sevgi, ne de olsa daha dayanıklı aşktan.

“Alatav-Çivi” adlı bölümün sonunda Otuzların kadını portresini çözerken oluşturduğunuz bulmaca karelerinden 1958-1964 yıllarına ait olanlarında “Ortalığı Vatan Cephesinin saçtığı tohumlardan kendiliğinden serpilen bir alatav kuşağı kaplamıştı” diyorsunuz. Bu “alatav” kuşağının tavrı neydi ki Otuzların kadım “onlarla nasıl konuşacağını, nasıl baş edileceğini bilmiyordu”?

Alatav kuşağı şimdilerde de ortalıkta. Aralarında eski Marksistler, gazeteciler, yeni bakanlar, genel müdürler ve sanatçılar da var. Otuzların kadını onlara ilk kere tanık olmuştu, o yüzden şaşkındı. Bazen iktidara yamanarak bazen sözümona karşı çıkarak kişiliklerini kanıtlamaya çabalayan renksiz kokusuz bir kuşak, alatav kuşağı. O dönemde egemenlikleri bugünkü kadar baskın değildi. Onları, Türkçelerindeki vurgu yanlışlarından tanıyabiliriz.

“Gelgit” adlı öyküde Otuzların kadınının kocası, kızıyla ilgilenmeye zamanı olmadığını belirterek, “üstüne ne kadar titrerseniz titreyiniz bir kız çocuğunu ilerde salak, yabancı bir erkeğin koynuna girmekten alıkoyamayacağmıza göre bu uğurda ufak tefek pahalı alışkanlıklarınızdan vazgeçmeniz beklenmemeliydi”diyor. Otuzların kadınının babası da bencil, gezmeyi, iyi giyinmeyi seven, çapkın ve “kendisine tanıdığı özgürlüklerin hiçbirini ailenin herhangi bir bireyine tanımayacak kadar katı” biri. Diğer öykülerinizde de koca olarak anlayış ve sevgiden, baba olarak ilgi ve şefkatten yoksun erkeklere rastlıyoruz.
Sözünü ettiğiniz eğilim, yalnızca erkeklere özgü değil, çok yaygın. Anlaşamayan çiftler, genellikle çocuklarını aralarında gidip gelen bir pingpong topuna çevirirler. Sonunda sevgisiz kalma pahasına.

Sorular: Ece Algan
Varlık / Kitap, Sayı 6, Aralık 1992

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Metin Altıok: “Ama inan sonludur aşk da/ Kovalar sonunu kendi kendinin”
Selçuk Balcı ve Felamur (2016) Albümü
Kapat