Victor Hugo’dan çocukluk aşkı Adele Foucher’e: İnsanlar aşkı anlamıyorlar

Bu mektup çok önemli, Adéle; nedeniyse, bundan böyle her şeyin bize bağlı olması fikrinin sende yaratacağı izlenim. Huzur vere birkaç fikri toparlamaya çalışacağım ve bu gece direnmek zorunda kalacağım şey uyku olmayacak kesinlikle. –Seninle ciddi ve özel bir konuşma yapacağım ve isterdim ki, bu yüz yüze olsun, o zaman cevabını (ki büyük bir sabırsızlıkla bekleyeceğim) hemen alırdım ve yine isterdim ki, sözlerimin sende yaratacağı etkiyi, ikimizin geleceğini belirleyecek kesin etkiyi bizzat gözlemleyeyim.

Görünen o ki Adéle, şimdiye kadar kullanmaktan korktuğumuz bir kelime var; aşk kelimesi; Oysa ki senin için duyduğum, en gerçek haliyle, tam bir aşk; bilmek istediğim, senin de bana karşı hissettiğinin aşk olup olmadığı. Bu mektup, bu kuşkuya bir son verecek, hayatım bu kuşkunun ortadan kalkmasına bağlı.

Dinle. İçimizde manevi bir varlık var, bedenimizde sürgün gibi yaşayan ve bedenimizden sonra da sonsuza kadar yaşayacak bir varlık. Daha saf bir özden, daha iyi bir yaradılıştan oluşan bu varlık, ruhumuzdur. Tüm coşkuları, tüm sevgileri doğuran, Tanrı’yı ve gökyüzünü kavrayan, bir ruhtur işte. Olayları fazla derinliğine inmeden ele alıyorum, ama tam anlaşılması için böyle yapmam gerek; bu tarz sana tuhaf gelmesin, basit ama düzeyli bir dil gerektiren şeylerden söz ediyoruz. Devam ediyorum. Bağlı olduğu bedenin ötesinde, ya ruh dayanılmaz bir yalnızlık içinde yaşasaydı yeryüzünde, ya ona, bir şekilde, diğer insanların ruhları arasından, kendisiyle bu hayattaki mutsuzluğu ve sonsuzluktaki mutluluğu paylaşacağı bir eş seçme imkanı tanınmasaydı. Kalabalıklar içinde kısa ya da uzun süredir birbirini arayan iki ruh, nihayet buluştuklarında, birbirlerine uygun olduklarını, anlaştıklarını, birbirlerini anladıklarını, tek kelimeyle, birbirleriyle eş olduklarını gördüklerinde, işte o zaman aralarında, cennete de devam etmek üzere yeryüzünde başlayan, kendileri kadar saf ve tutkulu ve sonsuzluğa uzanan bir birleşme gerçekleşir. Bu birleşme aşktır, aslında pek az insanın hissedebildiği, bir tür ibadet olan, sevilen kişiyi tanrılaştıran, fedakârlık ve coşkuyla beslenen ve en büyük fedakârlıkları tatlı bir zevk haline sokan gerçek aşk. İşte bu, bende uyandırdığın ve benim ebedi mutsuzluğum pahasına da olsa, şimdi benim için hissetmiyorsan, bir gün mutlaka başkası için hissedeceğin aşk. Ruhun, meleklerin saflığı ve yakıcılığıyla sevmek için yaratılmış senin; ama yalnızca bir meleği sevebilir belki de, eğer öyleyse kaygılanmalıyım.

İnsanlar, Adéle, bahtları senin gibi mutluluktan yana ya da benim gibi mutsuzluktan yana olan birkaç kişi dışında, kimseye vergi olmayan bu tür aşkları anlamıyorlar. İnsanlar için aşk, şehevi bir istekten, kavuşmanın söndürdüğü, gözden ırak olmanın yok ettiği belirsiz bir istekten başka bir şey değil. İşte, kelimeleri çarpıtarak, sana tutkuların sürmediğini söylemeleri bundandır. Heyhat! Adéle, biliyor musun ki tutku, acı demektir? Ve iyi niyetle, sanıyor musun ki, çoğu insana mahsus, görünüşte son derece güçlü, gerçekteyse son derece zayıf olan bu aşklarda bir acı var. Hayır, manevi aşk ebedidir, çünkü bunu hisseden varlık ölümsüzdür. Birbirini seven ruhlarımızdır, bedenlerimiz değil.

Şimdi, yine de hiçbir şeyi uç noktalara vardırmamak erektiğine dikkat et. Sevgilerin temelinde bedenlerin hiç önemi olmadığını söylemek istemiyorum. Yüce Tanrı, bedenlerin tam birliği olmaksızın, ruhların birliğinin asla tam olmayacağını görmüştür, çünkü birbirini seven iki varlık, düşünce davranışlarda neredeyse bütünleşerek yaşamalıdırlar. Tanrı’nın, cinsiyetlerden birinin diğerine doğru çekilmesini istemiş olmasının sebeplerinden biri budur ve evliliğin kutsallığına işaret eden de sadece bu çekimdir. Bu yüzden gençlikte, bedenlerin birliği ruhların birliğini pekiştirmeye yardımcı olduğu gibi; yaşlılıktaysa, bu kez, her zaman diri ve bozulmaz kalan ruhların birliği, bedenlerin birliğini güçlendirir ve bu ruh birliği ölümden sonra da sürüp gider.

Öyleyse Adéle, söndürülmesi artık Tanrı’nın bile elinde olmayan bir tutkunun süresi konusunda kaygılanma. Ben seni, fiziksel değil, manevi değerler dayanan bir aşkla, cennete ya da cehenneme götüren, tüm bir hayatı büyük mutluluklar ya da acılarla dolu bir aşkla seviyorum.

Ruhumu tüm çıplaklığıyla sana açtım; anlayabilecekler dışında kimseye kullanmadığım bir dil kullandım seninle konuşurken. Kendine iyice sor, aşkın, benim için ne anlama geliyorsa, senin için de o anlama gelip gelmediğini düşün, düşün bakalım, ruhum gerçekten seninkinin ikizi mi? Budala insanların söylediklerine, çevrendeki küçük beyinlerin düşündüklerine takılıp kalma; kendi içine yönel, kendini dinle. Bu mektubun ifade ettikleri senin için açıksa, sevdiğim gibi gerçekten seviliyorsam, o zaman Adéle’im, tüm hayat boyunca ve ebediyete seninim. Eğer aşkımı anlamıyorsan, eğer sana saçmalıyor gibi geliyorsam, öyleyse elveda! Bu durumda, ölmekten başka çarem kalmayacak ve yeryüzünde hiç umudum kalmayınca da, ölüm bana asla ürkütücü gelmeyecek. Yine de, başkalarının yararına olmayacak şekilde kendimi ödüreceğimi zannetme; tedavi edilecek vebalılar ya da desteklenmesi gereken kutsal savaşlar varken, bu bencillik ve korkaklık olur. Hayatımı feda etmek, benim için ne kadar rahatlatıcı olacaksa, başkaları için de o kadar yararlı olmasına çalışacağım.

Bu düşünceler belki biraz korkunç gelecektir sana, beni hep güleryüzlü gören sana, her zamanki düşüncelerimin sınırını bilmeyen sana.

Adéle, bunu korkarak söylüyorum, ama bence sen, sana adadığım ve bana yetecek tek şey olan bu aşkla sevmiyorsun beni. Eğer beni sevseydin, kayıtsızlık ifadesi kabul ettiğin ve bana kolayca yakıştırdığın bu tür inançlarınla ilgili şeyler sorar mıydın? Benim en doğal sorularıma kırılıyor, ayıplanacak bir tutum içinde olmadan korkup korkmadığımı soruyorsun. Benim sevdiğim gibi sevseydin Adéle, sevgimin kıskanç kırılganlığı içinde bana kaygı yaşatıyor olsalar bile, suçsuzca, hatta hatasızca binlerce şey yapabileceğini bilirdin. Sana dile getirmiş olduğum aşk müstesnadır. Yeryüzündeki hiçbir kadından, bir bakış bile olsun, hiçbir şey talep etmiyorum; ama hiçbir erkeğin de benim kadınımdan bir şey beklemeye cesaret etmesini istemem. Yalnızca onu istiyorsam, onu bütünüyle isterim. Senden gelen bir bakış, bir gülümseme, bir öpücük, benim için mutlulukların en büyüğü; bunları sabırla, başka biriyle paylaşmaya katlanabileceğimi mi sanıyorsun? Bu hassasiyet seni ürkütüyor mu? Beni sevseydin hoşuna giderdi. Bana karşı neden böylesin?

Aşk, yakıcılığı ve saflığı arttıkça, daha kıskanç, daha kaygıya yatkın hale gelir. Ben aşkı hep böyle hissettim. Yıllar önce, hatırlıyorum da, küçücük erkek kardeşin bir gece seninle aynı yatağı paylaştığında, içgüdüsel olarak nasıl da tir tir titremiştim. Yaş, düşünceler, insanları gözlemleme, bende bu eğilimi güçlendirmekten başka bir işe yaramadı. Bu eğilim benim mutsuzluğum olacak Adéle, çünkü senin mutluluğuna katkıda bulunmalıydı, oysa tersine, seni huzursuz ettiğini görüyorum.

Çekinmeden konuş, beni olduğum gibi isteyip istemediğine karar ver. Bir hiç olan benim geleceğim ve her şey demek olan senin geleceğin söz konusu. Düşün ki, eğer beni seviyorsan, önümde güçlü hiçbir engel olamaz; eğer beni sevmiyorsan, benden çabuk kurtulmanın bir yolu var; karar vermek. Bunun için sana kızmazdım. Sayesinde, duygularını yitirmiş olanların yaşananları çabucak unutacakları bir ayrılık biliyorum. Şu söz konusu ayrılık, ondan tekrar bahsetmeyelim.

Son bir kelime; eğer bu uzun mektup sana hüzünlü ve bezgin göründüyse, sakın şaşırma; seninki öyle soğuktu ki. Aramızdaki tutkuyu gereksiz buluyorsun! Adéle!. Teselli bulmak için eski mektuplarını tekrar okudum, ama eskilerle yenisi arasındaki fark öyle büyüktü ki, teselli bulacak yerde.. Hoşçakal.

Victor Hugo
Nişanlıya Mektuplar

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Vurmalı çalgılarda geleneksel Japon davulları: Kodo ve “Best of Kodo” albümü

Kapat