Arayış ve Kutsal Kâse: Saçmalığını bilerek inanmak – Michael Foley

Mesela tüm kaynaklarda Spinoza’nın mercek yaparak geçindiği yazılıdır ama gerçekte bu işi günlük meslek olarak yapışı sadece birkaç yıl sürmüştür. Aile babası Buda, karısı ve çocuklarını terk etmekle kalmamış, evden gece yarısı çaktırmadan sıvışmıştır (dürüstlük de bir yere kadar yani). Sokrates evi terk etmemiş ama ailesiyle neredeyse hiç ilgilenmemiştir. Karl Jaspers, Konfüçyüs’ü anlatıyor: “Karısı ve çocuklarıyla ilişkisi pek candan değildi.” Sartre ve hayatına giren kadınların öyküsü daha da fenadır. Varoluşçu sevgilisi Simone de Beauvoir, çekici ve kolay etkilenen genç öğrenci kızları baştan çıkarıp filozofun koynuna sokar, Sartre’sa keyfini çıkardıktan sonra kızları terk ederdi.

Marksistler her şeyi sınıf, Freudçular çocukluk, feministlerse cinsiyet zemininde yorumlamıştır

The Times manşetten duyuruyordu: “BİLİM NİHAYET MAVİNİN ERKEKLER İÇİN OLDUĞUNU VE KIZLARIN PEMBEYİ YEĞLEDİĞİNİ KEŞFETTİ.” Haberde bu cinsiyet farklılığın gerçekten var olduğunu gösteren bir araştırmadan bahsediliyordu. Neden peki? Günümüzün teorisini, insan davranışlarını Pleistosen devrinde evrimleşen yaşamdan kalma mekanizmalar olarak açıklayan evrimci psikolojiyi sahneye alıyoruz: “Kızlar pembeyi yeğliyordu çünkü üzümsü meyveleri (üzüm, çilek, böğürtlen vs.) saptamakta daha başarılı olmaları gerekiyordu.” Kültürel etkilenmenin kanıtlarının karanlık kaynaklarda bulunduğunun kabul edilmesi gerekmekle birlikte, araştırmayı yapanlar da, Times muhabiri de kültürel şartlandırma olasılığını göz önüne dahi almamışlardı. Örneğin 1918 tarihli Ladies’ Home Journal dergisine bakalım: “Genel kabul görmüş kurala göre pembe erkek, maviyse kız çocukları içindir. Bunun nedeni daha kararlı ve güçlü bir renk olan pembe erkek çocuklara daha uygunken, daha narin ve zarif mavinin kızlar için daha hoş olmasıdır.” Kültürel açıklama 20. yüzyılda mavinin erkek üniformaları ve işçi giyimiyle, pembeninse eşcinsellikle ilintilendirilmesiyle değişen zevklerdir. Ama kültürel şartlandırma teorileri bugün demodedir!

Kültürel şartlandırma yerine bugün evrensel açıklayıcı, evrimci psikolojidir. Teorilerin sorunu da budur zaten. Her Büyük Fikir, dünya egemenliğine hevesli bir megalomanidir. Marksistler her şeyi sınıf, Freudçular çocukluk, feministlerse cinsiyet zemininde yorumlamıştır. Sonunda her yeni bakış açısı, yeni at gözlüklerine dönüşmüştür. Bu üç büyük fikrin de modası geçmiştir ama entelektüel emperyalizmde başa güreşen yeni adaylar her daim mevcuttur.

Ayrıca eski adayların birçoğu egemenlik için hâlâ mücadele ediyor. Entelektüel emperyalistlerin en ateşlileri dinlerdir. Her din, tanımı icabı, mutlak marka sadakatine hazır olanlara her türlü entelektüel ve ruhani gereksinimleri sağlayan tek mağazayı sunan (tek onurlu istisnası Budizm’dir) bir Büyük Birleştirici Her Şey Teorisi’dir. Her sorunun açıklanmasına sahip olmak ve önüne hazır çözümler sunulmak ne büyük lükstür!

Bir sisteme teslimiyet son derece çekicidir ve bağımsızlık olasılığı gayet ürkütücü olabilir. Üstelik inananların daha mutlu olduklarına dair kanıtlar da mevcut. Öyleyse neden inanılmasın? Saçmalığını bilerek inanmak bile mümkün. Kierkegaard’ın ünlü inanç sıçraması, aslında saçmalığa bilinçli bir sıçramaydı.

Ama bu tür sıçramaları yapamayacaklar için ortada fikirleri seçip karıştırma sorumluluğu durmaktadır. Freud’a göre: “Herkes kendi kurtuluşunun hangi şekilde olabileceğini bulmak zorundadır.” İngiliz filozof John Armstrong bu yaklaşımı “pandoksi” adıyla tanımlamıştır (Yunancadan etkileyici bir terim daha). Yani inancınız sorulduğunda omuz silkerek, “Pandoksistim elbette” diyebilmek tatmin edicidir. Ama bu durum neyin seçileceği, seçilenlerin nasıl karıştırılacağı hatta daha kafa bulandırıcısı, elde edilen karışımın gündelik hayata nasıl uygulanacağı sorunlarına fayda etmemektedir.

Buda’nın fikirleri çekicidir çekici olmalarına ama aydınlanma aşağıda listelenen Dört Cibilliyetsiz Gerçeğin hunharca sızdığı Batı ülkelerinden birinde yaşayan bir insanın erişebileceği bir şey midir?

1. Kıpırdamadan duramayız.
2. Sesimizi kesemeyiz.
3. Kendine-saplantıdan kaçamayız.
4. Bir şeyleri istemekten vazgeçemeyiz.
Nietzsche insanı coşturur coşturmasına ama kim fikirlerini uygulamaya koymaya kalkışabilir? Übermensch (üst-insan) olarak yaşamak, gerçek bir Hıristiyan gibi yaşamak kadar imkânsızdır.

Nasıl yaşayacağını kestirmeye çalışmada ortaya çıkan birçok saçmalıktan biri, en baba yaşam kılavuzlarının, kendilerini çoğunluğun yaşamak gördüğü şeyden ısrarla mahrum etmiş olmasıdır. Bu mürşitlerin çok azı evli veya çocukluydu; pek azı alın teriyle eve ekmek götürme rezaletinden mustaripti. Mesela tüm kaynaklarda Spinoza’nın mercek yaparak geçindiği yazılıdır ama gerçekte bu işi günlük meslek olarak yapışı sadece birkaç yıl sürmüştür. Aile babası Buda, karısı ve çocuklarını terk etmekle kalmamış, evden gece yarısı çaktırmadan sıvışmıştır (dürüstlük de bir yere kadar yani). Sokrates evi terk etmemiş ama ailesiyle neredeyse hiç ilgilenmemiştir. Karl Jaspers, Konfüçyüs’ü anlatıyor: “Karısı ve çocuklarıyla ilişkisi pek candan değildi.” Sartre ve hayatına giren kadınların öyküsü daha da fenadır. Varoluşçu sevgilisi Simone de Beauvoir, çekici ve kolay etkilenen genç öğrenci kızları baştan çıkarıp filozofun koynuna sokar, Sartre’sa keyfini çıkardıktan sonra kızları terk ederdi. Bu kızların birçoğunun hayatı mahvolmuştur. Hatta düşünürlerde belli bir yaştan sonra kadın düşmanlığı dahi baş göstermektedir ve bu bozukluk özellikle Schopenhauer ve Nietzsche’de belirgindir. Ee, bu tiplerin geçinmek için ter döken, tek eşle yaşayan ve aile geçindirenlere diyecek neleri olabilir?

Ayrıca uygulamak bir yana, kuramsal düşünce, kavraması ve koruması bile son derece zorlu, uçucu bir şeydir. Zihinden, yaprakların arasından süzülen meltem misali geçer; yapraklar hafifçe kıpırdar, ardından düşlerine geri dönerler.

Ama Erich Fromm’u otuz yıl sonra bir kez daha okumak aydınlatıcı bir deneyim yaşattı bana. Kitaplarından aklımda hiçbir şey kalmadığından emindim ama okurken, bana ait olmadıklarını hiç bilmeden tekrarlayıp durduğum bir sürü cümleye rastladım. Yani fikirler zihinde kalmaktadır –fark edilmeden, bilincin altında– ki bu durumda davranışı da aynı şekilde etkiliyor olmaları gerekir. Kişisel gelişim kitaplarının önerdiği reçeteleri alıp uygulamaktan değil, fikirleri özümseyip verimli davranışları beslemelerine bilinçsizce izin vermekten bahsediyorum. Belki de bizim yaşlı ağaç kökünden sallanabiliyordur sonuçta. Gerçi bu da eski bir fikirdir. Sokrates dürüstlük ve adalet gibi kavramları sadece düşünmek ve üzerlerine sohbet etmenin bile insanları daha dürüst ve adil kılacağına inanıyordu ki bu da, Buda’nın, değişimin peyderpey ve belli belirsiz gerçekleşeceği gerçeğine rağmen her türlü anlayışın zaten bir dönüşüm olduğu görüşüne örnektir. Kısacası hiçbir belirgin talimat sunmasalar ve fark edilir herhangi bir etki yaratmıyor görünseler bile fikirleri incelemek faydalıdır. Ve aynı fikirler çok başka dönemlerde ortaya fazlasıyla güçlenmiş çıkacaklardır.

Amerikalı psikologlar Peterson ve Seligman birçok kültür ve geleneği inceleyerek erdemlerin iyi yaşam için elzem olduklarına inanıldığını ortaya çıkarmışlardı. Hedefleri erdemlerin evrensel kabul göreceği bir fikir birliği bulmaktı. Altısı; adalet, insancıllık, ölçülülük, bilgelik, cesaret ve aşkınlık dışında bunun mümkün olmadığı ortaya çıktı. Liste kısa ama öyle tahmin edilebilir bir liste ki tek ılımlı sürprize, yani aşkınlığa varamadan muhtemelen çoğunuzun içi geçmiştir. Araştırmacılar bu altıncıyı bir istisna, “en üstü örtülü” erdem, bir anlam veya amaç (gelenek yaratıcı dinsel anlam veya amaç olması gerekmiyor) hissi olarak kabul ettiler. Kısacası aşkınlık belirgin davranış gerektirme anlamında kesin bir erdem değildir. Diğer beşinin sorunuysa aşırı-bilinirliktir. Herkes bunların reddedilemezliğinde hemfikirdir. Ayrıca “erdem” kelimesi, espriden uzak tanrıya adanış ve doğruculukla kopmayacak ölçüde ilintilendirilmiştir. Çoğu insan daha erdem lafını duyar duymaz önce sıkıntıdan patlamakta, ardından kalkıp kaçmaktadır. Erdemin yaşamda tatmin bulmada başat etkenliği su götürmemekle birlikte, araştırmanın gösterdiği üzere insanlara erdemli olmayı öğütlemek muhtemelen zaman kaybıdır.

Peterson-Seligman yaklaşımı, hem erdem gibi gayet genel bir şeyi aramak hem de geleneklerin bütününe bakmak (İzci el kitapları dahil) bakımından fazla kapsamlı ve dağınıktı. Her kaynağa başvurulur ve tüm ortak paydalar aranırsa çıkan sonuç büyük olasılıkla basmakalıp ve yavan olacaktır. Alternatiflerden biri, sadece özgün düşünür ve yazarları okuyup sadece heyecan verici görüşleri aramaktır. Bağımsız araştırmacılığın lükslerinden biri de budur. Anlaşılır olma veya sıkıcı bir şeyde ısrar talebi söz konusu değildir. Ve bir görüşü unutulmaz ve yararlı kılmak, içe işleyip yerleşmesini sağlamak için bir sürpriz unsuru gereklidir.

Ortak zemin bulma garantisi yoktur ama birbirlerinden çok ayrı zamanlarda, yerlerde, kültürlerde yaşamış, çok farklı uzmanlık alanlarından gelen özgün düşünürlerin aynı stratejileri geliştirdiklerini görmek heyecan vericidir. Bir sürü rehber kitap aynı lokantayı tavsiye ettiğinde, yemek için o lokantaya gideriz.

İyi haber, böyle stratejiler sahiden vardır. Kötü haberse hepsinin cesaretinin çağdaş Batı kültürünce kırılmasıdır. Çağımızın en büyük başarısı, yaşamda tatmini olduğundan fazla zorlaştırmazken olduğundan kolay değilmiş gibi göstermesidir.

Felsefe, dinsel öğretiler, edebiyat, psikoloji ve sinirbilimde ortaya çıkıp duran kavramları sayalım: kişisel sorumluluk, özerklik, kopuş, anlama, dikkat, aşkınlık, zorlukları kabul, biteviye çabalama ve faniliğin sürekli farkında olmak.

Bu kavramların çoğu düşünürler tarafından tekrarlanarak zikredilmektedir ve pek azı evrensel kabul görmüştür. Örneğin faniliğin farkında olma kavramı Buda’dan, sadece ölümlülüğü yoğun ve sürekli bilmenin kabul edilmiş düzenin boşluğunu gözler önüne sereceğine ve rutinin kabuğunu kırabileceğine, yoğun yaşamı sadece ölümün garanti edebileceğine inanan Sartre’a kadar birçok düşünürce ısrarla öne sürülmüştür. Woody Allen, eserleriyle değil, doğrudan ölmeme stratejisiyle ölümsüzlüğe ermek istediğini söylerken zamana uygun davranmıştır. Ve iradenin olduğu yerde yol da vardır: Yeterince organik yabanmersini ile nar suyu tüketirsek ebediyen yaşayabiliriz!

Ama her şeyin kolay olmasını bekleyen çağımız için en can alıcı açılım, zahmete değecek her şeyin zahmetli oluşudur. Hatta kolay çözümler bulma girişimleri, bu girişimlerin kaçınmaya çalıştığı sorunlara neden olacaktır. Şair R. M. Rilke modern çağın gittikçe daha az çaba talep edeceğini anlamıştı: “İnsanlar her soruna kolay çözüm, hem de kolayın en kolayını arıyorlar. Ama zor olana tutunmamız gerektiği gayet açık; her canlı yaratık zora sımsıkı tutunur.”

Bu cümle Spinoza’yı tekrarlıyor ve sinirbilimin keşiflerine dair tekinsiz bir ön fikir sunuyordu. Açıkladığı üzere, Rilke zorluktan yana tavrını, böyle bir tavrı koymanın asilliğinden değil, gerekliliğinden almıştı: “Zorluklarla uğraşmayı ödev belliyorsanız hata yapıyorsunuz demektir. Sizi zorluklara iten, içinizdeki hayatta kalma güdüsüdür.”

Hayatta kalmak, çabalamak demektir. Sorun, yanlış şeyler için çabalamak, özellikle dünyevi başarıya ulaşmışları taklide uğraşmaktadır. İnsan müthiş güçlü ve incelikli ama arama parametrelerini nasıl seçeceğine ya da sonuçları nasıl değerlendirmesi gerektiğine dair fazla fikri olmayan bir arama motorudur. Haliyle yanlış yönlendirilmiş çabalar tatmin sunamadıklarında alternatifin her türlü çabanın reddi olması gerektiği, yanıtın bir Karayip kumsalında hindistancevizi yağı sürüp güneşlenmek olduğuna inanma eğilimi ortaya çıkmaktadır.

Çabalamak sadece zor değildir; hedefi de muğlaktır. Bu tema, Eksen Çağı denen, insan-maymunun kazara bilinç kazanıp ve Tanrı web sitesini güncellemek için geldiğinde hâlâ Sık Sorulan Sorular sayfasında durduklarını göreceği soruları sormaya başladığı MÖ ilk binyılın ortalarındaki dönemden bu yana biteviye tekrarlanmıştır. Eksen Çağı’nda Yunanistan’da Sokrates, Ortadoğu’da İbrani peygamberler, Hindistan’da Buda, Çin’de de Lao Tzu ve Konfüçyüs vardı. Derlemeci’nin şairi gerçeği aramanın gerekliliği ve zorluğunu müthiş güzel ifade etmiştir: “Ve yüreğimi gök kubbenin altında yapılan her şeyi bilgelik yoluyla arayıp incelemeye adadım. Tanrı’nın, insanoğullarına uğraşsınlar diye verdiği çetin bir zahmettir bu.” Sonuçsa genelde hüsrandır: “Gördüm ki bu da rüzgârı kovalamaya kalkışmakmış.” Ama şair anlama arayışından vazgeçemez: “Bilge insan gibisi var mıdır? Ve kim bilir olan bitenin anlamını? Bilgelik insanın yüzünü aydınlatır; yüzün sert görünüşü bilgelikle değişir.”

Bu eski düşünürler çabalama gereksinimini soyut biçimde ifade etmişlerdi ama gereksinim ifadesini geleneksel anlatılarda çoktan bulmuştu. MÖ 1000’lerin Gılgameş Destanı’ndan 20. yüzyılın Oz Büyücüsü’ne uzanan çok zengin ve kesintiye uğramamış bir arayış edebiyatı geleneği mevcuttur. Mit âlimi Joseph Campbell, arayış efsanelerinin her tarih dönemi ve kültürde ne kadar önem taşıdığını ve yerel ayrıntıların değişmesine karşın temel yapının nasıl aynı kaldığını göstermiştir. Bu anlatıların hepsi kahramanın tanıdığı, güvenli çevresini terk edip tehlikeli bilinmeze doğru yola çıkmasını sağlayan bir macera çağrısıyla başlar. Kahraman, yolculuğu boyunca bir dizi sınavdan geçer, pek çok zorlukla karşılaşır ve canavarları yener. Altın Post, prensesin aşkı, kutsal su, kutlu alev veya ebedi yaşam iksiri türünden sihirli bir ödül kazanır. Sonunda berbat krallığına, toplumunu kurtarmak üzere geri döner.

Oz Büyücüsü’nün de, üç bin yıl öncesinin Gılgameş’inin de temel öyküsü budur. Krallığından ve yaşamından mutsuzluk duyan kahramanımız Mezopotamyalı kral Gılgameş, vahşi aslanlarla, akrep adamlarla ve kendisini şaşırtıcı derecede günümüze ait şeylerle yoldan çıkarmaya çalışan (“Şen şakrak olacak hem gecen hem gündüzün; giysilerin şık, saçların bakımlı, bedenin tertemiz olacak”) bir tanrıçayla mücadele edeceği arayışına çıkar. Ancak, kahraman tüm engellere rağmen arayışından sapmaz, derin bir denizin dibine dalıp ölümsüzlük bitkisini koparır. Ama sonda, filme alınsa değiştirilmesi gerekecek şaşırtıcı bir olay yaşanır. Gılgameş dinlenmek için yattığında bir yılan gelip bitkiyi çalar ve ebedi gençliği ele geçirir. Mitolojide yılan daima kötü karakterdir.

Campbell bu anlatıların aslında elzem bir içsel yolculuğu simgelediğini öne sürüyor. Kahraman, döneminin genel-geçer düşünce tarzından kopar, kuramsal düşüncenin karanlığına dalar, kendisini değiştirecek yaratıcı gücü bulur ve bu gücü başkalarıyla paylaşmayı arzular. Onca belirsizlik ve tehlikeden sonra kazanılan ödül, bilgidir: “Kahraman, bilgiye ulaşandır.” Kısacası anlatının dört aşaması vardır (yola çıkış, sınav, ödül, geri dönüş) ve bunlar soyut arayışçının amaçlarıyla (kopuş, zorluk, anlama, dönüşüm) aynıdır.

Benzer dört aşamayı “ilkel” kültürlerin yetişkinliğe kabul ayinlerinde ayrılma, ayinsel yaralanma, geçiş ve geri dönüş şeklinde görürüz. Genç, köyünden uzaklaştırılır, bir şekilde simgesel olarak yaralanır, ilgili usuller öğretilir ve geri gelir/getirilir. Yani yetişkin olmak da aynı dört aşamayı, kopuşu, zorluğu, anlamayı ve dönüşümü gerektirmektedir. Ergenliğin ömür boyu uzatılmasına inanan tek kültür bugünkü kültürümüzdür. Öykünün çağdaş versiyonunda kahraman evde ebeveyniyle kalmakta ve tehlikeli yolculuğa bilgisayarında çevrimiçinde EverQuest oynayarak çıkmaktadır.

Campbell’ın işaret ettiği üzere, Buda ve İsa’nın öyküleri de efsane yapısını izlemektedir. Her ikisi de ailelerini reddeder, yola koyulur, pek çok sınavdan geçer, kuşku ve çaresizliği yaşar ama sonunda dönüşümle kazanır ve bilgilerini dünyayla paylaşmak için geri dönerler.

Pasif uydumculuğu sadece kurumsallaşmış din talep eder. İkonalarda İsa daima kederle boyun eğerken, Buda kendini beğenmişçesine sessiz resmedilir. Oysa ikisinin de uzaktan yakından pasiflikle ilgisi olmamıştır. Sürekli sorgulamış, araştırmış, dürtüklemiş, huzur kaçırıp rahatsızlık vermişlerdir. Edilgenliğe teşvikin aksine kimseye soluklanma fırsatı tanımamışlardır. İsa, “Barış değil, kılıç getirmeye geldim ben” der. Buda’nın son sözleri, “Aralıksız çabalayın” olmuştur.

Dinlerde sorun, esin verici kurucularının, fikirlerini dogmaya, ilkelerini kurallara ve girişimlerini ayinlere dönüştüren dar kafalı müritlerinin gözünde utanç kaynaklarına dönüşmeleridir. Kurucular akrabalığa tapınmayı reddederken müritler aileye tapar. Kurucular yola çıkarken, müritler evde kalmayı seçer. Kurucular kuşku işkencesi çekerken müritleri katiyetin sıcak koynunda yatarlar. Kurucular otorite, müritler iktidar arar. Kurucular insanları kendilerine çekip ikna ederken müritler üste yürüyüp baskı yaparlar. Müritler genelde çarpıtmada öyle başarı sağlarlar ki mesajları, özgün mesajın tam zıddı olur. Çocukluğumdan bildiğim İrlanda Katolik kültüründe hem din adamları hem sıradan halk Yeni Ahit’in ilkelerini öyle açık ve kati çiğnerdi ki hepsi birden kitaptan öyle yapılması gerektiğini okumuş sanırdınız. Bunun en şahane örneklerinden biri, annemin Pazar Ayinlerinde daima en önde oturmama yönelik ısrarcı buyruklarıdır. Saygıdeğer insanlar önde oturur, arka sıralara daha düşük kademelerdekiler yerleşirdi; en arkadaysa sadece en yaramaz çocuklar dikilirdi. Matta 23:6’da İsa’nın Ferisileri “havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayıldıkları” için lanetlediği satırları göstersem ne derdi acaba? Herhalde bu çokbilmişlik karşısında köpürürdü. Tüm yaşamını çocuklarına yaşamda daha yüksek konum sağlamak için köle gibi çalışarak geçirmesinin karşılığında aldığı ödül iki satır ukalalık mı olacaktı?

Arayış kavramı dinsel veya laik, eski ve yeni, uygar ve ilkel tüm kültürlerde bulunur. 20. yüzyılın en büyük edebiyat eserlerinin çoğu arayış öyküleridir. Joyce’un Ulysses’i sıradan kahramanın yola koyuluşu, geçtiği sınavlar ve yeniden doğuş için eve dönüşünü anlatır. Proust’un devasa romanı yaşam boyu süren bir anlam arayışının öyküsüdür ki sonunda anlamın öykünün yazılışı olduğu ortaya çıkar. Kafka’ysa arayış efsanelerine modern bir yaklaşım ekleyerek arayışın daima boşuna, ödülün daima erişilemez yerde olduğunu söylemiştir: “Bir yer var ama oraya gidecek yol yok.” K bu yüzden tüm çabalarına rağmen şatoya giremez. Ama asla vazgeçmez. Kafka’nın hüsrana uğramış diğer arayışçılarının hiçbiri vazgeçmez. Bir buçuk sayfalık “Kanun Karşısında”da taşradan gelen bir adam baroya girmeye uğraşır ama hoyrat bir kapıcı tarafından engellenir. Adam çeşitli stratejiler –dil dökme, rüşvet, yakınlık kurma– dener ama hiçbirinde başarıya ulaşamaz. Kapıcı Nuh der, peygamber demez. Yıllar geçer ve ölmekte olduğunu fark eden arayıcı son bir soru sorar: “‘Herkes Baro’ya ulaşmaya uğraşıyor’ diyor karşımdaki, ‘madem öyle, neden bunca yıldır benden başka kabul için yakaran bir kişi bile görmedim?'” Kapıcı, adamın ömrünün sonuna geldiğini anlar ve zayıf kulakları duyabilsin diye eğilip bağırır: “Buraya kimse kabul edilemez çünkü bu kapı sadece senin için yapıldı. Kapatıyorum şimdi.”

Arayışın pek çok çeşitlemesi çabalamanın beyhudeliğini değil ama sonsuzluğunu teslim eder. Feridüddin Attar’ın Kuşların Diliyle adlı 20. yüzyıl sufi şiiri, Kafka’nın kaleminden çıkma bir mesel gibidir. Dünyanın tüm kuşları bir toplantıda buluşurlar; hepsi ayrı telden çalmaktadır. Bir hüthüt kuşu kalkıp doğal otoritesiyle kalabalığın sesini bastırarak kuşların doymak bilmez tutkularına alternatif gösterecek bir ruhani lider, bir Simurg gereksindiklerini öne sürer. Hep birlikte uçup bu Simurg’u bulmaları gerekmektedir. Ama birçok kuş böyle uzun ve çetin geçebilecek bir yolculuktan kaçınır. Şahinler dünyevi prenslerin gücünü, balıkçıllar ıssız kıyılarını, ördekler güvenli gölcüklerini yeğlerler. Serçeler güçsüzlüklerinden, bülbüller şarkılarını yitirmekten korkarlar. Ama sonunda bir grup yola çıkar, yedi vadiyi –Arayış Vadisi, Aşk Vadisi, Gizem Bilgeliği Vadisi, Kopuş Vadisi, Birlik Vadisi, Hayret Vadisi, Yoksulluk Vadisi ve Hiçlik Vadisi– aşarlar. Her vadide tehlikelerle, kararsızlıklarla ve baştan çıkarıcılarla karşılaşır ve örnek karakterlerin öykülerini dinlerler. Bu karakterler arasında “Yaşayan ve çabası hiç bitmeyen” İsa ile kendisini nereye gömmelerini istediğini soran öğrencilerine, “Beni bulabilirseniz benden akıllısınız demektir çünkü ben kendimi hiç bulamadım” diyen Sokrates de vardır. Nihayet Simurg’un sarayına vardıklarında geriye sadece otuz kuş kalmıştır; hepsi yaşlanmış, bitkin, toz toprak içindedir. Kibirli bir saray ulağı uçarak yanlarına gelir, paspal görünüşlerine kızar ve içeri girmeye layık olmadıklarını, geri dönmelerini söyler. Ama kuşlar ısrar ederler ve sonunda saraya kabul edilirler. Saray sahiden muazzamdır. Ama bomboştur. Hüsran ve kederle sarayın içini ararlar. Bir hiç uğruna bunca yol tepmişlerdir. Saray, aynalar dışında bomboştur. Ama derken peyderpey tuhaf bir coşku kaplar içlerini. Birden aynaların ne anlama geldiğini kavrarlar. Simurg’u bulmuşlardır! Aynalarda Simurg’a bakmaktadırlar. Çünkü Simurg (Farsça otuz kuş anlamına gelir) kendileridir.

Bu şiir derin bir gerçeği, anlamın anlam arayışının kendisi, Yol’un istikamet, Kutsal Kâse’nin arayış olduğunu anlatıyor.

Yüzyıllar boyunca pek çok kişi bunu keşfetmiş ve çeşitli yollardan ifade etmiştir. En unutulmazlarından biri, Kavafis’in “İthaka” adlı şiiridir.

Hiç aklından çıkarma İthaka’yı.
Oraya varmak senin başlıca yazgın.
Ama yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın.
Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;
Sonunda kocamış biri olarak demir at adana,
Yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,
İthaka’nın sana zenginlik vermesini ummadan.

Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka.
O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın.
Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.
Onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini.
Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki,
Artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini İthakaların.

Michael Foley – Saçmalıklar Çağı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cemal Süreya: Ayrıcalıkların sürmesi için insanlar arasındaki ayrımların da sürmesi gerekir

Kapat