Amin Maalouf: Benim gözümde aklın özgürlüğünden daha değerli bir şey yok

Zamanımıza damgasını vuran manevi bunalım üstüne, kimi zaman “ayar noktalarının yitimi”nden ya da “yön yitimi”nden söz ediliyor; pek katılmadığım açıklamalar bunlar, çünkü yitik ayar noktalarının, unutulmuş dayanışmaların ve geçerliliklerini kaybetmiş meşruiyetlerin “yeniden bulunması” gerektiğini akla getiriyorlar;

kanımca, asıl gereken şey onları “yeniden bulmak” değil, yaratmak. Yeni çağın sorunlarıyla, eski zamanlardaki tutumlara aldatıcı biçimde geri dönüşü salık vererek yüzleşilemez. Bilgelik, bu dönemin benzersizliğini, kişiler arasında olduğu gibi toplumlar arasındaki ilişkilerin de kendine özgülüğünü, elimizin altındaki olanakların ve yüzleşmek durumunda olduğumuz sorunların kendine özgülüğünü görmekle başlar.

Hem uluslar arasındaki ilişkiler hem de yeryüzü kaynaklarının yönetimi konularında, tarihin bilançosu kesinlikle bir örnek oluşturmaz, çünkü o bilanço yıkıcı savaşlarla, insan onuruna karşı işlenmiş suçlarla, toplu savurganlıklarla ve trajik yoldan çıkmalarla doludur; bunlar da bizleri bugünkü tükeniş haline sürüklemiştir. Geçmişi allayıp pullayarak idealleştirmek yerine, o geçmişin bize kazandırdığı ve bugünün bağlamında felaket etkisi yaratan reflekslerden kurtulmak; insanlık macerasında yepyeni bir evreye dosdoğru girebilmek için önyargılardan, atacılıklardan, eskilliklerden kurtulmak gerekir. Bu öyle bir evre ki her şeyin -dayanışmaların, meşruiyetlerin, kimliklerin, değerlerin, ayar noktalarının- yeniden yaratılması gerekiyor.

Yanlış anlama olmasın diye, şunu da belirtmek isterim: Benim bakış açıma göre, çözüm geleneksel maneviyatlara ve eski meşruiyetlere nostaljik bir “geri dönüş”te yatmadığı gibi, bayağı ve tembel bir modernlik adına kutsal bencilliği yücelten, her türlü yadsımayı putlaştıran, bütünüyle “herkes kendi için yaşar” düşüncesinin içine gömülmüş, sonuç olarak da ilkelerin en beterini ortaya koyan -“benden sonra tufan”- bir manevi görecelikte de yatmaz. İklimde yaşanan düzensizliklerin neredeyse gerçek bir anlam kazandırdığı bir ilkedir bu.

Bu iki karşıt tutum, birbirine benzer yollardan aynı karmaşaya sürükler insanları. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şeyse bambaşka bir şey. Eski meşruiyetlerden kurtulmamız gerekiyorsa, onlardan “daha üst düzey”e çıkmalıyız, yoksa kurtulacağız diye onlardan “daha aşağı düzeye” inmemeliyiz; çeşitliliğimizi, çevremizi, kaynaklarımızı, bilgilerimizi, araçlarımızı, güçlerimizi, dengelerimizi, başka bir deyişle ortak yaşamımızı ve hayatta kalma yetimizi şimdiye dek yaptığımızdan daha iyi yönetebilmemizi sağlayacak bir değer ölçeği oluşturmalıyız; yoksa her türlü değer ölçeğini dışlamaya yönelmemeliyiz.

“Değerler” içi boşaltılmış bir sözcüktür ve değişkendir. Maddi konular ile tinsel konular arasında rahatlıkla gidip gelebilir; inanç alanında da, hem ilerlemenin hem de konformizmin; hem manevi özgürlüğün hem de boyun eğmenin eşanlamlısı olabilir. Bu yüzden onu hangi anlamda kullandığımı, onunla ilişkilendirdiğim düşünceleri açıklamam gerekiyor. Birilerini kendi safıma çekmek için yapmayacağım bunu, zira safım yok benim,  gruplardan, klanlardan hâlâ uzak duruyorum, benim gözümde aklın özgürlüğünden daha değerli bir şey yok ama insanın, olaylara bakışını ortaya koyarken, inandığı şeyi ve varmak istediği noktayı kem küm etmeden dile getirmesi dürüst bir davranış bana kalırsa.

Bence, dünyayı etkisi altına alan düzensizlikten, bundan “daha üst bir düzeye” yükselip kurtulmak için kültür önceliğinin; hatta şöyle diyeceğim, kültür aracılığıyla kurtuluşu temel alan bir değer ölçeğinin benimsenmesi gerekiyor.

Genelde André Malraux’ya mal edilen, ama büyük olasılıkla kendisinin ağzından çıkmamış olan bir tümceye göre, 21. yüzyıl “ya dindar olacak, ya da [var] olmayacaktır”. Sondaki “ya da olmayacaktır” sözünün, çağdaş yaşamın labirentinde ruhsal bir pusula olmadan yönün bulunamayacağı anlamını taşıdığını düşünüyorum.

Bu yüzyıl daha genç, ama daha şimdiden insanların bu yüzyılda dinle yollarını yitirebilecekleri biliniyor, tıpkı onsuz da yollarını yitirebilecekleri gibi.
(…)

Amin Maalouf
Çivisi Çıkmış Dünya
(Hayali Gerçeklikler)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Virginia Woolf’un Ailesi, Çocukluk ve Gençlik Yılları – Mina Urgan

Kendini öldürmeden birkaç ay önce, 22 Aralık 1940’da da, her zaman sevdiği annesinden ve hiçbir zaman sevmediği babasından hayranlık ve...

Kapat