Amin Maalouf: Nazizmden, Fransa’yı değil, Almanya’yı işgal ettiği gün nefret ettim

Almanlar ile Fransızlar arasındaki ezeli kavgaya pek aldırmadığımı ya da bunun, kanımı kaynatmaya yeterli olmadığını söylemiştim. Benim ailemde geleneksel olarak, atalarımdan biri Bavyerah bir serüvenci ile evleneli beri, hem Fransızca hem Almanca konuşulmuştur.

Her iki kültüre aynı değeri vermişizdir. Hattâ belki maksadımı ve düşüncemi aşarak, işgal ve işgalci sözcüklerinin benim üzerimde, bir Fransız’ın üzerinde yaptığı etkiyi yapmadığını söyledim. Ben, yüzyıllar boyu işgallerin yapıldığı bir yöreden geliyordum ama işgali yapanlar atalarımdı, yüzyıllardır Akdeniz havzasını işgal etmişlerdi. Buna karşılık ırk düşmanlığı nedir bilmezlerdi.
Babam Türk, annem Ermeni. Kıyamın tam ortalık yerinde,’ el ele tutuşabildilerse, nefreti reddetmede birleştikleri içindi. Bu husus, bana da miras kaldı. Benim vatanım işte bu.

Nazizmden, Fransa’yı işgal ettiği gün değil, Almanya’yı işgal ettiği gün nefret ettim. Fransa’da ya da Rusya’da ya da kendi ülkemde doğmuş olsaydı, aynı derecede nefret ederdim.

Bunun üzerine Bertrand ayağa kalkmış, ikinci kez elimi sıkmıştı. Görünmez bir makama rapor sunar gibi kısık bir sesle ve yüzüme bakmadan “Anlıyorum” demişti. Ne yaptığını, varsa örgütünün ne olduğunu, benden ne beklediğini söylemedi. Gördüğünüz gibi Direniş Örgütü ile ilk ilişkilerim gevşek oldu.

Bir ay sonra tekrar geldi. Ona, beni habersiz bıraktığı için tatlı tatlı sitem ettiğimde gülümsedi ve cebinden morumtırak kâğıtçıkların bulunduğu küçük bir paket çıkarttı. Onlara kelebek dendiğini henüz bilmiyordum. Okumam için birini bana verdi. Üzerinde sadece şunlar yazılıydı: “1 Kasım günü, hür Fransa pilotlarından biri, bir Alman deniz uçağı düşürdü. Siz hangi yandasınız?”

Altında, sağ yanda köşede: “Özgürlük!” sözcüğü vardı, tırnak içinde bir ünlem işareti ile birlikte.

Bunun sadece bir çığlık değil bir imza olduğu anlaşılsın diye.

— Ne dersin?

Ben ne diyeceğimi düşünürken, hemen eklemişti:

— Bu sadece bir başlangıç.

Sonra, ne yapmam gerektiğini açıklamaya başladı. Küçük kâğıtları usulca posta kutularına, kapı altlarına, hemen her yere koymak. Ama Fakülteye değil, henüz değil, dikkati çekmemesi için kendi mahalleme de değil, İlk görev, bir çeşit antrenman olacaktı benim için. Önemli olan dikkati üzerime çekmemekti. “Yüz adet kelebek var, cebine koy ve sonuncusuna kadar dağıt. Özellikle evine götürme. Tabii bir tekini, sokakta toplamışsın gibi, kirleterek alıkoyabilirsin. Ama asla eve paketle dönme. Dağıtamadıklarını fırlat at.”

Dediklerini harfi harfine yerine getirdim ve işler pek fena yürümedi. Bertrand birkaç defa bana kelebekler, ya da el ilanları getirdi, metinleri daha dolgundu. Onları ya dağıtmak ya da duvara yapıştırmak gerekiyordu. Bu da pek hoşuma gitmiyordu çünkü bu işi yaparken her yanıma, ellerime, giysilerime tutkal yapışıyordu, yakalanacak olsam suç kanıtlan üzerimdeydi.

Propaganda alanında hemen her işi yaptım, kent duvarlarına tebeşirle yazı yazmak da dahil…

Bunun da ellerde ve ceplerde izi kalıyordu.

Fransa’ya geldiğimde kendi kendime gazete bile okumayacağıma dair söz verdiğim düşünülürse, söz vermekte pek acele etmişim; doğumum, eğitimim itibarıyla olan bitene ilgisiz kalamazdım.

Ama birtakım koşullar da gerekiyordu. Birahanedeki kavgadan sonra, söylediğim gibi, bir daha asla bu gibi tartışmalara katılmamaya karar vermiştim. Bertrand geldiği vakit, ciddi kararlar almaya hazırlanıyordum. Rastlantı, öyle değil mi? Ya da isterseniz kısmet deyin. Gelmeyebilirdi.

Ertesi aylar derslerime kapanırdım. O birahanede, yandaki masada oturması, söylediklerimizi duyması, beni izlemesi ve beni örgüte sokması gerekiyormuş! Usulca. Eğer bana, bu işe girmek isteyip istemediğimi sorsaydı, düşünmek için süre ister, belki de hayır derdim. Ama o kadar ustaca davrandı ki, direniş şebekesine girecek miyim diye kendime soracak vakti bulamadım.

Onunla her şey, fark edilmez biçimde olup bittiye geliyordu. Bir gün, bir sürü görev üstlendiğim bir sırada bana uğradı, bir sürü şeyden konuştuk, ayrılacağı sırada “diğer arkadaşlarla görüştüm”

dedi. “Gerçek adını kullanmaman yerinde olacak. Seni nasıl çağıralım.” Kafasında bir isim arıyormuş gibi yaptı. Ben “Baku” dedim. Artık benim de bir savaş adım vardı.

Evet Baku, kentin adı gibi. Ama kentle hiç ilgisi yok. Aslında bu, dedem Nubar’ın sevecenlikle bana taktığı bir isimdi. Yalnız o böyle derdi, başkası değil. İlk önceleri bana “Abaka” derdi.

Ermenice “gelecek” demek. Bana bağladığı tüm ümitleri topladığı sözdik. O da babam gibiydi işte! Sonra, bir okşayıştan diğerine geçerken, bu isim “Bakü”ye dönüşüverdi.

Bertrand’ın yönettiği şebekede herkesin bir savaş adı ve belirli görevleri vardı. Kelebekler, ilanlar, geçirdiğim acemilik günleri geride kalmıştı, daha üst aşamaya geçmiştim. Yakında kendi gazetemiz olacaktı, her ay çıkartacağımız, belki olaylar gerektirdiğinde daha sık yayınlayacağımız gerçek bir gazete.

Adı: Özgürlük! Örgütün adı da öyleydi. O karanlık ve kötü günlerde, bize ışıklı bir isim gerekliydi. İlk sayısını teslim almak üzere Lyon’a, kent merkezinde varlıklı bir eve gitmem gerekti. Yanımda bir arkadaş vardı. Birahane patronunun oğlu Bruno! Yaşından önce gelişmiş, bir boksörünki gibi kırık burunlu bir çocuğun, yanında yürümek bana tuhaf bir güven hissi veriyordu.

İkinci sayısından sonra, bir başka dağıtım yöntemi bulduk. Bira dağıtan bir kamyon, gazeteleri Ballon d’Alsace birahanesine getiriyordu, bizler birahaneye gidiyorduk. Biz diyorum çünkü Bertrand, benden başka öğrenciler de bulmuştu. Etkili ama bir süre sonra dağılacak bir gruptu.

Birahaneye geliyorduk. Bruno bize işaret ediyordu, mahzene iniyorduk, her birimiz elli kadar gazete alıyorduk, hiçbir şey olmamış gibi çıkıyorduk.

Bu sistem, bir yıl boyunca tıkır tıkır işledi. Üniversitede, kentin hemen her yerinde insanların Özgürlük’ten söz ettiklerini, yazılarını yorumladıklarını, birbirlerine posta kutularında son sayıyı bulup bulmadıklarını sorduklarını görüyordum. Kamuoyu hareketleniyordu. Bu hissediliyordu.

Petain’e saygı duymaya devam edenler vardı ama rejimine ve bakanlarına değil! Petain’i savunmaya devam edenler, hareketlerinde özgür olmadığını söylüyorlardı. Çok yaşlı oluşu ve geçmiş hizmetleri, bazı hareketlerini mazur gösteriyordu.

Grubun dışında kimsenin, eylemlerimden kuşkulanmadığından emindim. Ancak bir gün, son sayıyı almak için Ballon d’Alsace birahanesine gittiğimde, jandarmanın bira kamyonunu sardığını gördüm. Askerler gidip geliyor, gazete tomarlarını taşıyorlardı, birahane, çınar ağaçlan ile çevrili bir meydana bakıyordu ve patron, güzel havalarda dışarıya masalar koyardı. Meydana altı küçük sokaktan çıkılırdı. Gerekli bir önlem olarak, her zaman aynı sokaktan gelmezdim. O gün, birahaneye bir hayli uzak bir sokaktan gitmiş ve neler olup bittiğini zamanında görebilmiştim. Dümdüz yürümeye devam etmiş, önce yavaş, sonra hızlı daha sonra da koşarak yoluma devam etmiştim.

İçimde korkudan başka, başarısız olmanın verdiği üzüntüden başka, bir de suçluluk duygusu vardı. Böyle durumlarda bu her zaman hissedilir ama bende hafif bir duygudan öte bir şeydi.

Jandarmaların dikkatini çeken ve peşine düştükleri ben miyim, birahanedeki gizli yerin ortaya çıkması benim yüzümden mi diye durmadan düşünüp duruyordum.

Neden ben? Çünkü birkaç hafta önce beni endişelendiren ama daha sonra üzerinde durmadığım bir olay olmuştu. Bir öğleden sonra, evden çıktığımda, nöbet tuttuğu açıkça belli olan bir jandarma ile burun buruna geldim; beni görünce allak bullak olmuş, merdivenin altına saklanmaya kalkışmıştı. Önce merak etmiş, dikkatli olmam gerektiğini düşünmüş ama sonra omuzlarımı silkmiş, bu olaydan ne Bruno’ya ne Bertrand’a söz etmiştim. Oysa şimdi vicdan azabı çekiyordum. Bu gerçek bir işkenceydi.

O gün, birahaneden uzaklaşınca, oturduğum semte yöneldim, Montpellier’de adına “Yumurta” denilen Komedi Alanı’nın yanı-başına… Ama doğrusu bu muydu? Aslında, üç türlü hareket edebilirdim: hemen yok olabilir, gara gidip ilk trene atlar, yakalanmak-tansa bilinmeyen bir yere gidebilirdim. Soğukkanlılıkla odama gider, tehlikeli olabilecek her kâğıdı yok eder, kimse beni ihbar etmeyecek ümidiyle normal yaşamıma dönebilirdim. Bir de orta yol vardı: odama gider, düzene sokar, ihtiyacım olabilecek birkaç parçayı yanıma alır, ev sahibi Madam Berroy’a arkadaşlarımın beni sayfiyeye davet ettiklerini söyler, bu da aniden yok oluşumla ilgili kuşkulan dağıtmış olurdu.

Bu sonuncusunu seçtim. Panik ile güven arası bir duyguyla. Yolda sağa sola sapmış, beni izlemiş olanların işlerini zorlaştırmak istemiştim…

Evimden birkaç metre ötede, üniformalı bir jandarmanın oturduğum binaya girdiğini gördüm.

Onu, gözünden çenesine uzanan ustura yarasından ancak tanıyabildim. Bu, geçen seferki jandarmaydı. Geri döndüm, dosdoğru gara gittim.

Nereye gitmeli? Kafamda tek bir adres vardı: birkaç ay önce, Bruno ile birlikte gazeteleri almaya gittiğim Lyon’daki varlıklı ev! Evde genç bir çift oturuyordu: Daniele ve Edouard. Biraz şansım varsa evde olurlar ve beni Bertrand ve örgütün diğer üyeleri ile buluşrururlardı.

O akşam, kapılarını çaldığımda saat dokuz dolaylarında olmalıydı. Adam, sıkıntılı bir ifadeyle içeri girmemi söyledi. Önceki karşılaşmamızı hatırlatıp, olup biteni anlattım. Başını salladı, nazik ama gergindi; özellikle, izlenip izlenmediğimi bilmek istiyordu. “Öyle bir izlenim almadım” dediğimde, “izlenim yetmez!” anlamına gelecek biçimde yüzünü ekşitti. Kansı Daniele, daha nazikçe araya girdi: “Hemen telaşa kapılmamalı. Her şey yoluna girer. Herhalde yemek yemediniz…” Sofrada üç kişiydiler. Ev sahiplerim ve bir genç kız.

Kız kendini tanıttı. Bileşik bir isimdi ve üstünkörü söylenmişti. Kuşkusuz onun da kod adıydı.

Ben de kendimi tanıttım: “Baku”. Ev sahibesi: “Güzel isim” dedi. “Büyükbabam takmıştı.

Gelecek demek olan bir sözcüğün kısaltılmışı. Bu adı tekrar ede ede, güzel bir gelecek için kısmet kapüarmyı açılacağına inanıyordu.” Konuk kız şaşırdı:

— Yani bu, sizin gerçek adınız mı?

— Hayır, adım yanlış ama öykü doğru.

Hepsi birkaç saniye bana bakakaldı, sonra hep birlikte güldük. Konuk kız:

— Aylardır gülmemiştim, dedi.

Bunu söylerken, gülmeye devam ediyordu ama diğer ikisi aniden susmuştu.

Yemeğin sonuna kadar konuşmalar günün önemli olayı çevresinde döndü: Sivastopol savaşı ve Berlin’in kentte Rus direncinin kırıldığını açıklaması! Ev sahipleri, Almanların ilerlemelerine karşın Doğu cephesinin açılmasının etkilerinin, Amerika’nın da savaşa girmesiyle, yakında hissedileceğini söylüyordu. Konuşmalarından, komünist eğilimli olduklarını anlamıştım. Buna biraz şaşmıştım çünkü arkadaşım Bertrand, De Gaulle’cü ve Katolikti, komünistlerden kuşkuyla söz ederdi.

Amin Maalouf
Doğunun Limanları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nefret suçu nedir, TCK’ya göre hangi davranışlar nefret suçu sayılıyor?

Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden ötürü...

Kapat