Amin Maalouf: Kaç kez bize dünyanın sonu ilan edildi? Ama dünya çetin cevizdir!

0
503

Mantıken doğumların azalması, dünya nüfusunun kontrollü ve uyumlu bir istikrar bulması gerekiyordu. Birkaç yıldan beri gelişmiş ülkelerde durum budur ve bu sayede barış ve refah içinde yaşamaktadırlar. Her yerde böyle olması istenmez mi? Bugünkü aptalca durum başka nedir? Yani, çocukların, onları besleyebilen, bakabilen, eğitebilen ülkelerde giderek azalması ve onlara bakamayan ülkelerde giderek çoğalması!

Beatrice, okula yetişmek istercesine, ağustosun son gecesinde, zamanından önce doğdu, İyi bir okullu belki ama, şimdiden şamatacı, uykusuz ve obur, kıpır kıpır çarpık ayaklan ile acayip pembe bir böcekti.

Ertesi sabah, evde yalnız, traş olmuş, koku sürmüş, şarkılar mırıldanarak doğumevine, hayatımın iki kadınını bulmaya gideceğim sırada, hiç beklenmedik bir telefon geldi. Muriel Vaast. Clarence ile konuşmak istiyordu.

Muriel Vaast! Konuşmalarımızda, adının ender geçtiği zamanlar, tenekeden bir nişan tahtası muamelesi görürdü. Ama kinlenmenin sırası değildi, Beatrice mutluluğunu yaşıyordum ve sesim neredeyse sevecendi.

—Clarence bir süre için burada değil.
—Özür dilerim, ama hâlen orada mı oturuyor?
—Her zamankinden çok!

Mutluluk çığlığım için isabetli dinleyiciyi seçmiş miydim bilmiyorum. Öksürdü, bu samimiyet gösterisine şaşırmış gibiydi.

—Ona söyleyeceklerim vardı.
—Döndüğünde sizi aramasını söylerim.
—Hayır, arayacağından emin değilim. Benim tarafımdan ona…
—İsterseniz, kayda alayım.
—Ah, evet. En iyisi bu.

Kaseti çalıştırdım.

—Sevgili Clarence. Sizden gecikmeli olarak özür diliyorum ama içten ve gerçek özür bunlar. Bu yaz sık sık düşündüm… Hayır, bana tuhaf geliyor. En iyisi ona yazmak.

—Nasıl isterseniz.

On ay sonra duyulan bu pişmanlık, bana biraz kuşkulu geldi. Clarence’in tepki göstermedeki haklılığı iki gün sonra ortaya çıktı. Gazeteler, Birleşmiş Milletler’in “ayrımcı doğum” hakkındaki raporunu yayımlamışlardı. Bu deyim belli ki tutacaktı, hem de uzun süre!

Raporu kaleme alanlara göre – ki bunlar, çeşitli ülkelerden on kadar uzmandılar – kız çocuklarının doğumlarında anlamlı bir azalma görülmüştü ve bunu “tek bir nedene bağlamak” olanaksızdı. Daha çok – ancak rapor bu konuda kesin değildi – bu dengesizliğin ortaya çıkmasında birbirinden bağımsız faktörler bir araya gelmiş olabilirdi. Rapor özellikle “ayırımcı nitelikte olmak üzere, gebeliğe son verişin genelleşmesi, ayırımcı döllenme yöntemlerinin yaygınlaşması” üzerinde duruyordu. Son dört yılda durum vahimleşmiş, bütün kıt’alara – eşit biçimde olmasa da – yayılmıştı.

Bundan sonraki tartışmalardan ayrıntılı biçimde söz etmeden önce, beni ister iyi ister kötü yönde olsun, sürekli şaşırttığını itiraf etmeliyim. Kınkanatlılarla yakınlığım mı, söz konusu insanlar olunca bu kadar bilgisiz ve saf kılıyor acaba beni? Raporun büyük ilgi uyandıracağını sanmıştım oysa sadece uzmanlar arasında tartışmalara neden oldu. İşi, insanların bireysel olarak ya da toplumsal olarak hatta cins olarak yaşam güdüsünden yoksun olduklarını söylemeye kadar vardırmayacağım, ancak böyle bir güdünün hareketlerimize sürekli yön vermeyecek kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğunu söyleyeceğim.

Amin Maalouf: Kabil’de kız doğmakla Oslo’da kız doğmak aynı anlamı taşımıyor

Şu kadarını belirteyim ki, raporun yayımlanmasından sonra, üzerinde çok konuşuldu ama her konuşulduğunda karışıklık artıyor, içerdiği uyarı daha duyulmaz hale geliyor, inandırıcılığını daha da yitiriyordu. Birkaç gün sonra, uzmanların söyledikleri hem doğru hem yanlış, hem gerekli hem gereksiz görünmüştü. Sıfıra sıfır! Kör edici ışıklar çağında değil miydik?

Benim belleğimde bu tartışma, Beatrice’in doğumuna denk düşüyor. Benim minik aşiretim için ve belki de insanlığın geri kalanı için yeni bir çağ başlıyordu. Küçük davetlimiz bizi gece ve her gece ve gecede birkaç kez uyandırdığında, Clarence ile birlikte kalkıyorduk.

O süt vermek için ve ben de – buna inanılır mı – alçak sesle şu ünlü konu hakkında yayımlanan yazıları okumak için, bu da bu dönemi sıkıntısız geçirmemize olanak verdi. Gerçi her ikimiz de izinliydik çünkü benim derslerim Ekim’de başlayacaktı ve ben ilk sömestrede bütün ders saatlerinden izinli sayılmayı istemiştim.

Clarence açısından, ona vaad ettiğim dinlenme yılında olduğumuz söylenemez. Ama onun izni daha da kısa olacaktı. Kasımın ilk günlerinden itibaren bu zoraki tembelliğe son verdi; iki yanlış girişimden sonra araştırmalarına yeniden başlamak için acele ediyordu.

Bir gün, rahatlamış bir gülüşle elini kapı tokmağına götürüp “Kızınla seni başbaşa bırakıyorum” dedi. Sonra yola koyuldu.

İlk ziyaretini Orleans’da Emmanuel Liev’e yaptı, tavsiyeme uyarak. Ama hemen ardından, izini yitirdim.

İki duş arası Roma’ya, Casa’ya, Zürih’e gideceğini bağırıyor sonra masamın üzerinde “üstünü değiştirmek” için uğradığını belirten bir not buluyordum. Bu gezgincilik üç hafta sürdü – Muriel Vaast onu hemen her gün arıyordu ama Clarence büyük gazetelerden biriyle anlaşmıştı ve araştırmaları için gereken tüm giderlerin parasını almıştı.

Yazısı aralık ayında, Noel’den birkaç gün önce yayımlandı ve sanırım durumun ortaya çıkmasında ilk ciddi verileri getirmiş oldu. Bunu bir sevgili olarak değil ama bir bilim adamı ve sadık bir okur olarak söylüyorum. Dünyanın bellibaşlı gazetelerinde çıkmış ne kadar yazı varsa toplamıştım. Öte yandan Andre de beni yazı kupürlerine boğmuştu ama şunu diyebilirim ki Clarence’ın araştırmalarından önce ortada sadece bölük pörçük bilgiler ve varsayımlar vardı. Liev’in verdiği kesin bilgiler sayesinde Clarence daha ileriye gidebilmişti.

İlk olarak, bir araştırmacı ekibinin, inekler üzerindeki bazı deneylerden cesaret alarak, erkek doğmasını sağlamak üzere, damızlığın cinsel organlarını etkileyen bir madde yaratmaya kalkıştığını, kanıtlarıyla doğrulayabilmişti. Yüksek makamların müdahalesiyle ekip dağılmış ve cezalandırılmıştı ama proje, başka laboratuvarlarda, daha az denetim olan yerlerde, uygulanabilecek kadar ilerleme kaydetmişti.

Özellikle bir adam, doktor Foulbot adında biri, “maddeyi” üretmek ve yaymakla görevlendirilmişti.

Projenin bilimsel beyni değil ama ticari dehasıydı. Ülkeyi terkedip bazı Güney ülkelerinden, sözde ilaç imal eden fabrikaları satın almayı ve yeni maddeyi onların etiketiyle piyasaya sürmeyi ilk akıl eden oydu.

Kızıl Deniz’in limanlarından birinde bulunan bu fabrikalardan biri, iki yüz yıldan beri “skarabe baklaları” imal ediyordu. Clarence, doktor Foulbot’un doksanlı yıllarda bu fabrikayı nasıl ele geçirip tantanasız ama dört bir yana yayılan çokuluslu bir şirket haline dönüştürdüğünü anlatmakla işe başladı.

Resmi makamların kuşkusunu uyandırmamak için, tantanasız, duyurusuz, eski bir etiketin altında devrimci bir maddeyi piyasaya sürmek, bu adamın, dehasının eseriydi. “Skarabe baklaları” ve benzeri maddeler hiçbir zaman yasal sayılmamışlardı ama göz yumulan maddelerdendiler ve bir satıcı şebekesi bunları yaygın biçimde saf müşterilere satıyordu. Foulbot onlara, sessizce, gerçekten etkili, yanılma payı hemen hiç olmayan bir madde sunuyordu. Maddenin piyasada tutunması, kulaktan kulağa yapılacak övgülere bağlıydı, Foulbot buna güveniyordu. Böylece alıcılar çoğalmış olacak ve her biri eski bir maddeyi yeni keşfettiğini sanacaktı; resmi makamlar da mucizeler yarattığı söylenen o aynı tozun dağıtımına alışık oldukları için, bunu abartılmış bir şamata sayacaklardı. Foulbot bu aşırı önlemi, skarabe hakkında basında ilk çıkan yazılardan sonra almak gereğini duymuş ve etiketleri çoğaltıp, değişik paketleme yoluna gitmişti.

Yedi yıldan beri “madde” yaygın biçimde dağılmış olmalıydı. Özellikle Güney ülkelerinde ve çeşitli isimler altında. Foulbot’a da bir hayli para kazandırmış olmalıydı. Clarence, akıllı davranarak, “maddenin” kullanımının olası sonuçları üzerinde duracağı yerde, işin bu yönünü genel olarak belirtmeyi ve daha çok olaylar üzerinde durmayı yeğlemişti. Zaten onun sayesinde bazı gerçekler tartışılır olmaktan çıkmıştı: “maddenin” var oluşu, geniş biçimde dağıtıldığı ve genelde itibar gören bir madde oluşu! Buna karşılık bir hayli tartışmaya yol açan konu, birbirini izleyen iki soru ile özetlenebiliyordu: “maddenin” dünya nüfusuna sürekli ve derin bir etkisi olacak mıydı? Olacaksa, bu gelişme yararlı mı yoksa zararlı mı olacaktı?

Bu tartışmayı uzun boylu anlatacak değilim, övme ya da yergi yapmak için tahminde bulunmak kolay iştir. Bu konuda hiç kimse yenilmezliğini ilan edemez, ama bazıları, diğerlerinden daha az kör olmuştur. Clarence de bunlardan biriydi. Ancak, o tarihteki geçerli olan ve bir süre geçerliliğini koruyan bir düşünceyi birkaç paragrafta nakletmeyi boş saymıyorum. Bunu, Clarence’ın yazısından birkaç gün sonra “Yeni bir bininci yıl için yeni bir nüfus” başlığı ile yayımlanan Paul Pradent’in yazısı kadar açık tanımlayan olmamıştır. Clarence ile görüşmesinde dışladığı bir takım düşünceleri, yeni bir kılıf altında sunmayı başarmıştı. “Birtakım rakkamlardan ve taslak halindeki eğilimleri gülünç biçimde uzatarak saçma senaryolar yaratmak, ilk kez olmuyor. Kaç kez bize dünyanın sonu ilan edildi ? Ama dünya çetin cevizdir.”

Sonra, konu dışına çıkarak, Clarence’a taş atıyordu:

“Son zamanlarda hazırlanan birtakım maddelerin, dünya nüfus artışını yavaşlatacağını söyleyenler var.

Nüfus boşalıyor çığlıkları atacak yerde, dünya tarihinde hayırlı bir gelişme olarak nitelendirmek yoluna neden gidilmez?

“Gerçekten de, binlerce yıldan beri, dünya nüfusu yavaş ve düzensiz bir artış gösterdi. Doğumlar çoksa bile, ölümler az değildi. Bebek ölümleri, salgın hastalıklar, savaşlar, kıtlık, yüksek bir nüfus artışını engelliyordu. Sonra ikinci bir döneme girdik; bu dönemde tıbbın ilerlemesi ve tarımdaki teknikler sayesinde ölüm oranı geriledi; oysa doğum oranı yüksek olmakta devam etti.

Bu dönem daha fazla uzayamazdı. Mantıken doğumların azalması, dünya nüfusunun kontrollü ve uyumlu bir istikrar bulması gerekiyordu. Birkaç yıldan beri gelişmiş ülkelerde durum budur ve bu sayede barış ve refah içinde yaşamaktadırlar. Her yerde böyle olması istenmez mi? Bugünkü aptalca durum başka nedir? Yani, çocukların, onları besleyebilen, bakabilen, eğitebilen ülkelerde giderek azalması ve onlara bakamayan ülkelerde giderek çoğalması!

“Şayet yoksul ülkelerdeki nüfus azalacak olursa, bir kuşaklık zaman diliminde şiddetin, açlığın, barbarlığın yok olduğunu görürüz. İnsanlık, yeni bininci yılı karşılayacak olgunluğa sonunda erişmiş olacaktır.”

Pradent bu formülden sonra en azından gülünç olan şu cümleyi öne sürüyordu: “Bırakalım Doğa işini görsün.” İleri sürdüğü düşünce iyiydi de, “madde” doğal mıydı? Sonunda ben de omuz silkip geçtim. Pradent’in mantığı çok açıktı. Ama ben karmaşık bir yaratığım.

Bir mantık ne denli sadeyse, o denli çekinirim. Neden çekindiğimi de bilemem ama bir şeyler, fili görmeden filin ensesindeki pireyi görmeme yol açar. Duygularımda bir şey, herkesin kabullendiği düşüncelerden beni uzaklaştırır.

Tabii bir de, uzun süreden beri Andre Vallauris’in etkisini hesaba katmalı. Salonunda oturmuş, dünyayı düşünürken: “Bir meyvenin kabuklarını, meyveyi zedelemeden ama kabuklara aldırmadan nazikçe soyar gibi” çevremdeki düşünceleri itmeye teşvik ediyordu beni!

Amin Maalouf
Beatrice’ten Sonra Birinci Yüzyıl

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz