ALBERT CAMUS: BAZI İNSANLARIN SIRF NORMAL OLABİLMEK İÇİN OLAĞANÜSTÜ ENERJİ SARF ETTİKLERİNİ KİMSE BİLMEZ

7

YAŞARKEN NELERİ ISKALADIĞIMIZIN FARKINA HİÇ VARAMAYACAĞIZ BELKİ DE…

Diyebilirim ki, sonuç olarak, yazın yerini çabucak bir başka yaz alıverdi. İlk sıcaklarla birlikte benim için yeni bir şeyler olacaktı, biliyordum. Benim dava ağır ceza mahkemesinin son dönemine kaydedilmişti. Bu dönem haziranla birlikte bitecekti. Duruşmalar başladığı zaman dışarıda güneş ortalığı kavuruyordu. Avukatım, duruşmaların iki üç günden fazla sürmeyeceğini bana kesin olarak söylemiş ve “Zaten mahkeme nasıl olsa acele edecek, çünkü, sizin dava dönemin en önemlisi değil. Sizinkinin hemen ardından, babasını öldüren birini yargılayacaklar,” diye eklemişti.

Sabahın yedi buçuğunda gelip beni aldılar; cezaevinin arabasıyla Adliye Sarayına götürdüler, iki jandarma beni loş kokulu bir odaya soktu. Bir kapının yanına oturup bekledik. Kapının ardından sesler, çağrışmalar, sandalye takırtıları işitiliyordu. Bütün bunlar bana, mahalle eğlencelerini anımsattı: orada da, konserden sonra, dans etmek için salon böyle gürültüyle boşaltılırdı. Jandarmalar, “Mahkeme kurulunu bekleyeceğiz,” dediler. Biri bana sigara sundu, ama almadım. Az sonra, “Heyecanlı mısın?” diye sordu. “Hayır,” diye karşılık verdim. “Bir bakıma bir dava seyretmek ilgimi bile çekiyor. Şimdiye kadar dava dinlemek fırsatı düşmemişti hiç,” diye ekledim. İkinci jandarma, “Evet, ama insan sonunda usanç getirir,” dedi.

Az sonra, odanın içinde küçük bir zil sesi çınladı. O zaman kelepçelerimi çıkardılar, kapıyı açtılar ve beni sanıklara ayrılmış bölmeye soktular. Salon hınca hınç doluydu. Perdelere karşın güneş yer yer içeriye sızıyordu, havaysa daha şimdiden boğucu bir hal almıştı. Pencereler kapalıydı. Oturdum, jandarmalar iki yanıma geçtiler. O zaman karşımda bir dizi insan yüzü gördüm. Hepsi gözlerini bana dikmişti: bunların jüri kurulu olduğunu anladım. Ama birbirlerinden ayrı tarafları neydi, pek söyleyemeyeceğim. Bana, sanki bir tramvay banketi önündeydim de bütün bu adsız yolcular, yeni gelenin gülünç taraflarını bulmaya çalışıyorlardı gibi geldi. Bunun budalaca bir şey olduğunu çok iyi biliyordum. Çünkü onların burada aradıkları gülünç bir şey değil, suçtu. Bununla birlikte, aradaki fark öyle büyük de değildi. Her ne hal ise, o an kafamdan geçen buydu.

Aynı zamanda, bu kapalı salondaki bütün bu kalabalık karşısında biraz şaşkına dönmüştüm. Mahkeme salonuna bir kere daha baktım, ama hiçbir çehreyi ayırdedemedim. Önce bütün bu kalabalığın beni görmek için böylesine acele ettiğini sanırım pek fark edememiştim. Bugüne kadar kimse, benimle pek öyle ilgilenmiş değildi. Bütün bu telaşa benim neden olduğumu anlamak için kendimi zorlamam gerekti. Jandarmaya, “Amma da kalabalık ha!” dedim. “Gazeteler yüzünden,” dedi ve bana jüri üyelerinin oturdukları yerin alt kısmındaki masanın yanı başında duran bir sürü insanı göstererek: “İşte onlar!” diye ekledi. “Kimler?” diye sordum. “Gazeteciler,” diye karşılık verdi. Gazetecilerden birini tanıyormuş. O anda, gazeteci onu gördü ve bize doğru geldi. Yaşlıca, sevimli bir adamdı. Yüzünü hafif ekşitiyordu. Jandarmanın elini canla başla sıktı. O ara, dört bir yana göz gezdirdim: herkes sanki aynı sosyeteden adamların buluştukları bir kulüpteymiş gibi, durumdan hoşnut, görüşüp konuşuyordu. Aynı zamanda kendimi niçin burada fazla, sanki bir sığıntı gibi hissettiğimi anladım. Bununla birlikte, gazeteci, gülümseyerek bana döndü, “Umarım her şey yolunda gidecek,” dedi. Teşekkür ettim. O da, “Biliyorsunuz, sizin davayı biraz da biz hazırladık. Bilirsiniz, yaz mevsimi gazeteler için ölü mevsimidir. İşe yarar türden bir sizin olayınız vardı, bir de baba katilininki,” diye ekledi. Sonra, az önce ayrıldığı topluluğun içinde, semiz bir gelinciği andıran bir adamcağızı gösterdi. Kara çerçeveli koca gözlükleri vardı. Paris gazetelerinden birinin özel muhabiriymiş: “Ama sizin için gelmiş değil. Ödevi baba katilinin duruşmasını izleyip bildirmek. Bu ara, sizin davayı da telleyecekmiş. Öyle istemişler,” dedi. Az kalsın buna da teşekkür edecektim. Ama bunun gülünç olacağını düşündüm. Eliyle bana şöyle yürekten bir işaret yaptı, sonra yanımızdan ayrıldı. Birkaç dakika daha bekledik.

Avukatım, üzerinde cüppesiyle çıkageldi. Dört bir yanı meslektaşlarıyla çevriliydi. Gazetecilere doğru yürüdü, ellerini sıktı. Şakalaştılar, gülüştüler. Hepsi de durumlarından hoşnut görünüyorlardı. Sonunda, salonun içinde zil çalmaya başladı. Herkes yerini aldı. Avukatım bana doğru geldi, elimi sıktı, sorulacak sorulara kısa kısa karşılık vermemi, kendiliğimden bir şey söylemememi ve işin gerisini kendisine bırakmamı tembih etti.

Solumda geri geri çekilen bir sandalye gürültüsü duydum, başımı çevirip baktım: kırmızı cüppeli, tek gözlüklü, narin bir adam eteklerini toplayarak oturuyordu. Bir mübaşir mahkeme kurulunun gelmekte olduğunu haber verdi. Aynı anda iki kocaman vantilatör homurtuyla işlemeye başladı. İkisi kara, biri kırmızı cüppeli üç yargıç, kollarında dosyalarla içeri girdiler, salona hâkim olan kürsüye doğru acele acele yürüdüler. Kırmızı cüppelisi orta koltuğa oturdu, başlığını çıkarıp önüne koydu, dazlak küçük kafasını mendiliyle sildi, sonra oturumun başladığını bildirdi.

Gazeteciler dolmakalemlerini ellerinde tutuyorlardı. Hepsinde aynı kayıtsız, biraz da alaycı bir hal vardı. Ancak bu arada, içlerinden en genci dolmakalemini önüne koymuş, gözlerini bana dikmişti. Üzerinde gri bir elbise, boynunda mavi bir boyunbağı vardı. Hafif çarpık yüzünde, beni iyiden iyiye süzen, ne ifade ettiği kestirilemeyen parıl parıl iki gözden başka bir şey görmüyordum. Sanki gözlerimi kendime çevirmişim gibi tuhaf bir duyguya kapıldım. Belki bu nedenden, belki de buranın âdetlerini bilmediğimden, biraz sonra olanları, jüri üyeleri arasında kura çekilişini, başkanın avukata, savcıya ve jüri üyelerine sorduğu soruları (her soruyla birlikte jüri üyelerinin başları yargıçlara dönüyordu), bir çırpıda okunan ve içinde, bildik yerlerin, bildik insanların adları geçen iddianameyi ve avukatıma soruları yeni soruları pek anlayamadım.

Başkan “Tanıkları dinleyelim,” dedi. Mübaşirin okuduğu bazı adlar dikkatimi çekti. Az önce şekilsiz olan bu kalabalığın içinden, İhtiyarlar Yurdunun müdürü, kapıcısı, İhtiyar Thomas Perez, Raymond; Masson, Salamano ve Marie bir bir kalkıp yan kapıdan çıkıp kayboldular. Marie bana üzgün üzgün şöyle bir işaret yaptı. Nasıl oldu da daha önce onları görmedim diye kendi kendime bozulurken, adı son olarak okunan Celeste ayağa kalktı. Yanında, lokantada gördüğüm kadıncağızı, o ceketi, o açık ve kararlı haliyle tanıdım. Gözlerini bana dikmişti. Ama daha düşünmeye vakit bulamadan, başkan konuşmaya başladı; asıl duruşmanın başlamakta olduğunu söyledi ve dinleyicilere, “Sessizliği korumak gerektiğini sizlere anımsatmayı gereksiz buluyorum,” dedi. Sonra, “Ben burada, nesnel bir şekilde incelemek istediğim bir davanın duruşmasını tarafsızlıkla yönetmek için bulunuyorum. Jürinin vereceği karar adalet ruhuna uygun bir karar olacaktır. En ufak bir olay çıkarsa, salonu derhal boşaltırım,” diye ekledi.

Sıcak artıyor, salonda bulunanlar, gazetelerle yelpazeleniyorlardı. Bu yüzden salonu sürekli bir kâğıt hışırtısı kaplamaktaydı. Başkanın işareti üzerine mübaşir üç tane hasır yelpaze getirdi. Yargıçlar yelpazeleri alıp sallamaya başladılar.

Ardından hemen benim sorgum başladı. Başkan, sakin sakin, hatta, bana öyle geldi ki, biraz içli dışlı olmaya çalışarak sorular sordu. Yeniden kimliğimi bana tekrarlattılar. Buna canım sıkıldı, ama düşündüm ki, bir adamı bir başkası yerine yargılamak feci bir şey olurdu, doğrusu. Sonra başkan, yaptığım şeyleri bir bir anlatmaya başladı. Her üç tümcede bir bana, “Öyle mi?” diye soruyordu. Her seferinde, avukatımın tembihlerine uyup, “Evet, sayın başkan,” diye karşılık veriyordum. Bu iş uzun sürdü, çünkü başkan her şeyi en ince ayrıntısına varıncaya kadar anlatıyordu. Bu sırada, gazeteciler durmadan yazıyorlardı. Gazetecilerin o en genci ile o makine gibi davranan ufak tefek kadının bakışlarını hep üzerimde hissediyordum. Tramvay banketindekiler, yüzlerini başkana çevirmişlerdi. Başkan öksürdü, önündeki dosyayı karıştırdı, sonra yelpazelene yelpazelene bana döndü.

“Şimdi size bazı sorular soracağım. Belki bunlar ilk bakışta sizin davanıza yabancı gözükebilir, ama hepsi de dava ile pek yakından ilgilidir,” dedi. Yine anacığımdan söz açacağını anladım ve aynı zamanda bunun canımı çok sıktığı fark ettim. “Ananızı niye İhtiyarlar Yurduna koydunuz?” diye sordu. “Evde alıkoyup bakacak, baktıracak kadar param yoktu da ondan,” diye karşılık verdim. Buna üzülüp üzülmediğimi sordu. Ben de karşılık olarak, anamın ve benim birbirimizden bir şeycikler beklemediğimizi, zaten kimseden bir şey ummadığımızı ve yeni hayatımıza alışıp gittiğimizi söyledim. Bunun üzerine başkan, “Bu konuda fazla ısrar etmek istemiyorum,” dedi ve savcıya dönerek, bana sorulacak başka bir şeyi olup olmadığını sordu.

Savcının sırtı bana yarı dönüktü. Yüzüme bakmadan, “Sayın başkanın izniyle bir şey öğrenmek istiyorum, acaba kaynağa tek başına fellahı öldürmek kastıyla mı gitti?” dedi. “Hayır,” diye karşılık verdim. “Öyleyse niçin yanında silahı vardı ve özellikle niçin döndü?” dedi. “Rastlantıyla,” diye karşılık verdim. Savcı kötü bir tavırla, “Şimdilik bu kadar,” dedi. Ondan sonra her şey biraz daha çetrefilleşti. Daha doğrusu benim için öyle oldu. Fakat başkan, yargıçlarla birkaç kez fiskos ettikten sonra oturumun sona erdiğini ve tanıkları dinlemek üzere öğleden sonraya bırakıldığını bildirdi.

Düşünmeye pek vakit bulamadan, beni alıp dışarı çıkardılar, cezaevinin arabasına bindirip cezaevine götürdüler. Orada yemeğimi yedim. Ancak yorgunluğumu hissedecek kadar bir zaman sonra yine beni almaya geldiler. Her şey yeniden başladı ve ben kendimi yine aynı mahkeme salonunda, aynı yüzlerin karşısında buldum. Yalnız sıcak daha da artmıştı. Sanki bir mucize gibi, jüri üyelerinin, savcının, avukatımın ve birkaç gazetecinin ellerine birer hasır yelpaze sıkıştırmışlardı. Genç gazeteci de, o ufak tefek kadın da hep oradaydılar. Ama onlar yelpazelenmiyorlar, yine sessiz sessiz bana bakıyorlardı.

Yüzümü kaplayan terleri sildim ve ancak Yurt Müdürünü çağırdıkları zaman biraz kendime gelip nerede olduğumu anlayabildim. Ona, “Anası oğlundan şikâyet eder miydi?” diye sordular. “Evet,” diye karşılık verdi ve “Yurttaki ihtiyarların yakınlarından şikâyet etmeleri hastalıktır onlarda,” diye ekledi. Başkan, anamın kendisini yurda koyduğumda yakınıp yakınmadığını açıkça söylemesini istedi. Müdür, “Evet, yakınmıştı,” diye karşılık verdi, ama bu kez başka şey eklemedi. Bir başka soruya verdiği karşılıkta, cenaze günü sessiz halime şaştığını söyledi. Sessiz halden ne anladığı kendisine soruldu. O zaman, müdür gözlerini ayakkabılarının ucuna dikti ve anamın yüzünü görmek istemediğimi, bir kerecik olsun ağlamadığımı ve anam öldükten hemen sonra, mezarın başucunda durup düşünmeden çekip gittiğimi söyledi. Bir şey daha onu şaşırtmış: cenaze memurlarından birine anamın kaç yaşında olduğunu bilmediğimi söylemişim. Bir an ortalığı sessizlik kapladı. Sonra başkan, memurun benden mi söz etmiş olduğunu sordu. Müdür soruyu kavrayamayınca, başkan, “Yasa böyle istiyor,” dedi, sonra savcıya dönerek, tanığa başka bir şey sorup sormayacağını öğrenmek istedi. Savcının benden yana bakıp öyle bir caka ve zafer tavrıyla, “Hayır, bu kadarı yeterli,” demesi vardı ki, belki hayatımda ilk kez içimden aptalcasına ağlamak geldi. Bütün bu insanların benden son derece nefret ettiklerini anlıyordum.

“İnsan her zaman az buçuk suçludur” Yabancı – Albert Camus

Başkan, jüri üyeleri ve avukatıma, “Soracağınız bir şey var mı?” dedikten sonra, kapıcının ifadesini dinledi. Ötekilerine yapılan şeyler buna da tekrarlattırıldı, içeriye girerken, kapıcı bana baktı, sonra gözlerini başka yana çevirdi. Soruları sorulara karşılık verdi. Anamı görmek istemediğimi, sigara tellendirdiğimi, uyuduğumu ve sütlü kahve içtiğimi söyledi. O zaman bir şeyin bütün salonu ayaklandırdığını hissettim ve ilk kez suçlu olduğumu anladım. Kapıcıya sütlü kahve ve sigara hikâyesini tekrarlattılar. Savcı, gözlerinde alaycı bir parıltıyla yüzüme baktı. Bu sırada, avukatım kapıcıya, benimle birlikte sigara içip içmediğini sordu. Bu soru üzerine savcı öfkeyle yerinden fırlayıp, “Burada suçlu kim? Tanıklığı çürütmek için kamu tanıklarını suçlamak isteyen bu sorular da ne oluyor? Kaldı ki, tanıkların ifadeleri gün gibi aleyhte,” dedi. Her şeye karşın, başkan, kapıcının soruya yanıt vermesini istedi. İhtiyar, ezile büzüle, “Biliyorum, kabahat ettim. Ama, bayın verdiği sigarayı istemem demeye yüzüm tutmadı,” dedi. Son olarak başkan bana, “Ekleyecek bir şeyiniz var mı?” diye sordu. “Hayır, yalnız tanık doğru söylüyor. Evet, ona sigara ikram ettim,” dedim. O zaman kapıcı bana şaşkınca ve bir çeşit minnetle baktı. Duraladı, sonra, “Sütlü kahveyi de ben ikram ettim,” dedi. Avukatım, gürültülü bir biçimde sevincini belli etti ve değerlendirmenin jüri üyelerine ait olduğunu söyledi. Fakat savcı başımızın üzerinden gürledi ve “Evet, jüri üyeleri değerlendireceklerdir. Bir yabancının kahve ikram edebileceğini, ama bir evladınsa, kendini dünyaya getirmiş olan bir ananın ölüsü önünde o kahveyi reddetmesi gerekeceğini de göz önünde bulunduracaklardır,” dedi. Kapıcı yerine geçti.

Sıra Thomas Perez’e gelince, bir mübaşir yargıçların önündeki tanık parmaklığına kadar koluna girmek zorunda kaldı. Perez asıl anamı tanıdığını ve beni ancak bir kez, o da cenaze günü gördüğünü söyledi. O gün benim ne yaptığımı sordular. “Çok üzüntülüydüm. Onun için hiçbir şeyi göremedim. Üzüntüm görmeme engel oldu. Bu benim için pek büyük bir acıydı. Hem, üstelik bayılmışım da. Bu yüzden bayı göremedim efendim,” diye yanıtladı. Savcı, “Hiç değilse ağladığını olsun görmediniz mi?” diye sordu. Perez, “Hayır,” dedi. O zaman savcı, “Jüri üyeleri değerlendirirler,” dedi. Ama, avukatım öfkelendi, bana biraz aşırı gelen bir sesle, Perez’e: “Peki, ağlamadığını da gördünüz mü?” diye sordu. Perez, “Hayır,” diye karşılık verdi. Dinleyiciler güldüler. Avukatım da cüppesinin kollarından birini sıvayarak kesin bir tavırla, “İşte, bu davanın aynası! Her şey doğru, ama hiçbir şey doğru değil!” dedi. Yüzünden ne düşündüğü belli olmayan savcı, kurşunkaleminin ucunu önündeki dosyaların başlıklarına sokup çıkarıyordu.

Oturuma beş dakika ara verildi. Bu sırada, avukatım bana, “İşler yolunda gidiyor,” dedi. Beş dakika sonra, savunma tanığı olarak Celeste çağrıldı. Savunma dedikleri bendim. Celeste arada bir benden yana bakıyor, elindeki Panama şapkasını evirip çeviriyordu. Üzerinde, bazı pazarları at yarışlarına gittiğimiz zaman giydiği yeni elbisesi vardı. Ama, yakalık takmasını becerememişti sanırım. Çünkü, gömleğinin yakasını kapalı kalsın diye sadece bir bakır düğmeyle tutturmuştu. Ona, “Sanık senin müşterin miydi?” diye sordular. “Evet! Aynı zamanda da arkadaşımdı,” diye karşılık verdi. Hakkımda ne düşündüğü sorulunca da, “Erkek adamdı,” dedi. Bununla ne demek istediği soruldu. “Bunun ne demek olduğunu herkes bilir,” diye karşılık verdi. “İçine kapalı bir adam mıydı?” diye sordular. Sadece, “Olur olmaz konuşmazdı,” dedi. Savcı, “Paranı öder miydi?” diye sordu. Celeste güldü ve “Bu ikimiz arasında olan bir şeydir,” diye yanıtladı. İşlediğim cinayet hakkında ne düşündüğünü sordular. O zaman, ellerini parmaklığın üzerine koydu. Hazırlıklı olduğu belliydi, “Bence bu görünmez kazadır. Herkes bilir bunun ne olduğunu, insanı kıskıvrak bağlayıverir, savunmasız bırakır. Bana kalırsa, kazadır bu,” dedi. Devam edecekti, ama başkan, “Peki, peki, yetişir, teşekkür ederiz,” diye sözünü kesti. O zaman Celeste bir tuhaf oldu. Fakat, “Daha diyeceklerim var,” dedi. Başkan kısa kesmesini söyledi. O ise bunun bir kaza olduğunu tekrarladı. Başkan da ona, “Evet, anladık. Zaten biz de burada bu çeşit kazaları yargılamak için bulunuyoruz. Bu kadar yetişir, teşekkür ederiz,” dedi. O zaman Celeste, sanki bütün bildikleriyle birlikte iyi niyeti de tükenmiş gibi bana döndü. Bana öyle geldi ki, gözleri çakmak çakmaktı, dudakları titriyordu. “Daha başka ne yapabilirdim ki!” der gibi bir hali vardı. Bense, bir şeycikler söyleyemedim, hiçbir hareket yapamadım, ama içimden, ömrümde ilk kez olarak bir erkeği kucaklamak geldi. Başkan ona tanık parmaklığını terk etmesini emretti. Celeste, gidip yerine oturdu. Duruşmanın sonuna kadar, başı hafif önüne eğik, dirsekleri dizlerine dayalı, Panama şapkası elinde, oracıkta kaldı ve bütün konuşmaları dinledi.

Bana düşündüklerimin zorla tersini söylettiniz!

İçeriye Marie girdi. Başında şapka vardı, yine güzeldi. Onu başı açıkken daha çok beğenirdim. Bulunduğu yerden, memelerinin ağırlığını duyuyor, alt dudağının o her zamanki hafif kabarıklığını fark ediyordum. Çok sinirli bir hali vardı. Ona hemen beni ne zaman tanıdığı soruldu. Bizim dairede çalıştığı zamanı söyledi. Başkan, benimle olan ilişkisinin aslını öğrenmek istedi. Marie, “Arkadaşıyım,” dedi. Bir başka soruya, “Evet, onunla evlenecektim,” diye karşılık verdi. Dosyayı karıştıran savcı, birden, ilişkimizin ne zaman başladığını sordu. Marie gününü söyledi. Savcı kayıtsız bir tavırla, “Zannedersem annesi öldükten bir gün sonra,” dedi. Sonra alaylı alaylı, böyle nazik bir sorun üzerinde durmak istemediğini, Marie’nin kaygısına hak verdiğini, ama (burada sesi sertleşti) görevinin görgü kurallarının üstüne çıkmayı emrettiğini söyledi. Sonra, Marie’ye, “Buluştuğunuz gün neler yaptınız, kısaca anlatın,” dedi. Marie söylemek istemiyordu, ama savcının diretmesi üzerine, deniz banyosunu, oradan sinemaya, oradan da odama gittiğimizi anlattı. Savcı Marie’nin sorgu yargıçlığındaki ifadesinden sonra, sinemaların o günkü programlarına baktığını söyledi ve “Marie şimdi kendi ağzıyla o gün hangi filmin oynadığını söyleyecek,” diye ekledi. Marie, belli belirsiz bir sesle, “Fernandel’in filmi oynuyordu,” dedi. Sözünü bitirdiği zaman mahkeme salonunda şeytan geçmiş gibi bir sessizlik oldu. Savcı büyük bir ciddiyetle ayağa kalktı, parmağıyla beni göstererek, gerçekten bana pek heyecanlı gelen bir sesle, ağır ağır, “Sayın jüri üyeleri! Bu adam, anası öldükten bir gün sonra deniz banyoları yapıyor, ahlak dışı bir ilişkiye girişiyor ve güldürücü bir filme gidip gönül eğlendiriyor. Sizlere bütün söyleyeceklerim bundan ibaret!” dedi. Salonda, çıt çıkmıyordu. Savcı yerine oturdu. Marie hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ve “İşin aslı böyle değil, başka şeyler de var. Bana düşündüklerimin zorla tersini söylettiniz!” diye söylendi, beni iyi tanıdığını, kötü bir şey yapmadığımı ekledi. Fakat, başkanın, bir işaretiyle, mübaşir onu alıp götürdü ve duruşmaya devam edildi.

Sonra sıra Masson’a geldi. Benim namuslu bir insan, hem de mert bir adam olduğumu söylediyse de pek dinleyen olmadı. Sonra Salamano, köpeğine karşı iyi davrandığımı söyledi. Anamla benim üstüme soruları bir soruya da, artık anama diyecek bir şeyim kalmadığını, bu nedenden de onu İhtiyarlar Yurduna koyduğumu ekledi, sonra, “Bunu anlamak gerek, anlamak!” dediyse de kimse dinler görünmedi. Onu da alıp götürdüler.

Sonunda, sıra Raymond’a geldi. Kendisi son tanıktı. Bana başıyla şöyle bir işaret yaptı, hemen ardından suçsuz olduğumu söyledi. Ama başkan, “Bize kendi düşüncenizi değil, olayı anlatın, hem bir şey sorulmadan da karşılık vermeyin!” dedi. Öldürülen adamla olan ilişkim hakkında Raymond’a inceden inceye sorular sordular. Raymond bunu fırsat bilip, “Kız kardeşini tokatlayalı beri bu adam bana düşman kesilmişti,” dedi. Ama, başkan, adamın benden de nefret etmesi için bir neden olup olmadığını sordu. Raymond, benim kumsalda bulunuşumun kesinlikle bir rastlantı olduğunu söyledi. O zaman savcı, faciaya sebep olan mektubun ne münasebetle benim tarafımdan yazıldığını sordu. Raymond, “Bu da bir rastlantı,” dedi. Savcı karşılık olarak, bu hikâyede rastlantının vicdana oldukça kötü işler yüklediğini söyleyerek, onu susturmaya çalıştı. Öğrenmek istiyordu: Raymond öldürülen adamın kız kardeşini tokatlarken, ben rastlantıyla mı araya girmiştim; komiserlikte rastlantıyla mı tanıklık etmiştim; bu tanıklık sırasındaki söylediklerimin başta başa hatır işi oluşu yine rastlantı sonucu muydu? Sonunda, Raymond’a neyle geçindiğini sordu. Beriki, “Ambarcılıkta,” diye karşılık verince, savcı jüri üyelerine dönerek, tanığın, bayağı deyimiyle muhabbet tellallığı yaptığını ve bunun herkesçe bilindiğini söyledi. Ben de onun suç ortağı, hem de arkadaşıymışım. En aşağılık cinsinden bir alçaklık karşısındaymışız. Bir ahlak canavarıyla karşı karşıya bulunmak, işi daha da korkunç hale sokuyormuş. Raymond kendini savunmak istedi, benim avukat da itiraz etti. Ama ona, “Bırakın, savcı sözünü bitirsin,” diye ihtar ettiler. Savcı, “Ekleyecek pek az şeyim var,” dedi ve Raymond’a, “Bu adam arkadaşınız mıydı sizin?” diye sordu. Raymond, “Evet, arkadaşımdı,” diye karşılık verdi. Bunun üzerine, savcı bana da aynı şeyi sordu. Gözlerini benden çevirmeyen Raymond’a baktım, sonra “Evet,” dedim. O zaman, savcı jüri üyelerine döndü ve, “Annesi öldükten hemen bir gün sonra en yüz kızartıcı eğlencelere dalan bu aynı adam, bir hiç yüzünden ve ağza alınmaz bir ahlaksızlık sorununu temizlemek için adam öldürmüştür,” dedi.

Sonra yerine oturdu. Benim avukatın sabrı tükenmişti. Kollarını havaya kaldırdı, cüppesinin yenleri dirseklerine doğru düştü, kolalı gömleğinin kıvrımları meydana çıktı. “Bu adamı anasını gömdü diye mi, yoksa birini öldürdü diye mi suçlandırıyoruz, anlayalım!” diye bağırdı. Dinleyiciler güldüler. Ama, savcı yine ayağa kalktı, cüppesini kavuşturdu ve bu iki olay arasında derin, etkin ve esaslı bir ilişki bulunduğunu anlamamak için sayın avukat kadar saf olmak gerektiğini söyledi, sonra, sesini yükselterek, “Evet, bu adamı anasını bir cani yüreğiyle gömmüş olmakla suçlandırıyorum!” diye bağırdı. Avukatım omuzlarını silkti ve alnını kaplayan terleri sildi. Ama, kendisi de sarsılmış gibiydi. Anladım ki işler benden yana iyi gitmiyordu.

Sonra her şey yıldırım hızıyla geçti. Oturum sona ermişti. Adliye sarayından çıkıp cezaevi arabasına binerken, kısa bir zaman, yaz akşamının kokusunu, rengini duyup tanıdım. Tekerlekler üzerinde kayan zindanımın karanlığında, yorgunluğumun ta derinliklerinden gelişmişçesine, sevdiğim bir kentin, kendimi mutlu hissettiğim belli bir saatin bütün bu alışılmış gürültülerini eskisi gibi, bir bir bulur gibi oldum. Gerginliğini yitiren havada, gazete satıcılarının sesi, küçük parktaki son kuşların ötüşü, sandviç satıcılarının bağrışması, kentin yüksek dönemeçlerinde tramvayların çıkardığı iniltili gıcırtılar ve göğün daha gece limanın üzerine çökmeden önceki uğultusu, bütün bunlar, benim için, cezaevine düşmeden önce bildiğim gözü kapalı bir gezintiyi düzenliyordu. Evet, bu saat, bundan çok zaman önceleri, kendimi mutlu hissettiğim bir saatti. Beni o zamanlar bekleyen, hep hafif ve deliksiz bir uykuydu. Ama yine de bir şeyler değişmişti. Yarını gözlerken, kendimi yeniden hücremde buluverdim. Yaz göklerinde uzanıp giden o bildik yollar insanı günahsız uykulara da zindanlara da götürebiliyormuş demek.

Yabancı
Albert Camus
Fransızca aslından çeviren: Vedat Günyol, Can Yayınları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz