“Elindeki mutluluğun değerini sonra anlarsın!” Yabancı – Albert Camus

Albert-Camus“Ben kötü adam değilim, Bay Meursault, anlıyor musunuz. Yalnız çok çabuk köpürürüm. Herif bana, “Erkeksen tramvaydan inersin,” dedi. “Ben de, “Haydi işine, belanı arama,” dedim. “Erkek değilsin,” dedi bana. O zaman ben de indim aşağı ve, “Kes sesini, yoksa tepelerim,” dedim. “Deme be!” diye karşılık verdi. Ben de bunun üzerine yaradana sığınıp bir tane aşkettim suratına. Yere yuvarlandı. Tam eğilip yerden kaldıracağım sırada, yattığı yerden başladı tekme atmaya. Ben de dizimle bir çıkış yaptım, kafasına da iki tane indirdim. Suratı kana bulandı. “Bu tayın kâfi mi ulan?” diye sordum. “Evet,” dedi.

Bugün büroda çok çalıştım. Patronun nazikliği üstündeydi, “inşallah pek yorgun değilsinizdir,” dedi ve annemin yaşını öğrenmek istedi. Yanlış söylemeyeyim diye, “Altmışında vardı,” dedim. Bilmem niçin, buna kapanmış bir konu olarak baktı ve ferahlar gibi oldu.
Masamın üzerinde birikmiş bir yığın konşimento vardı. Hepsini elden geçirmem gerekti. Öğle yemeğine gitmek için bürodan çıkmadan önce ellerimi yıkadım. Öğle vakitleri bu an pek hoşuma gider. Akşamsa pek hoşlanmam. Çünkü ellerimizi kuruladığımız döner havlu, bütün gün kullanılmış durmuştur, ıpıslaktır. Bir gün bunu patrona söyledim. “Kötü bir şey, ama o kadar da önemli sayılmaz,” dedi. Sevkiyatta çalışan Emmanuelle birlikte biraz geç çıktım. Saat yarımdı. Büro denize bakar. Bir an durup güneşte tutuşan limandaki yük gemilerini seyrettik. O sırada zincir şakırtıları ve patırtılarla bir kamyon geldi. Emmanuel: “Binsek mi?” diye sordu. Koşmaya başladım. Kamyon bizi geçti. Peşine takıldık. Gürültü ve toz içinde kaybolmuştum. Artık hiçbir şey göremiyor, bucurgatlar, makineler, ufukta sallanan gemi direkleri, önlerinden geçtiğimiz gemi tekneleri ortasında atlaya duralıya, düzensiz koşuyor, başka hiçbir şey dü-şünmüyordum. İlk önce ben tütündüm ve uçarcasına atladım. Sonra Emmanuel’e yardım ettim, çekip oturttum. Nefes nefese kalmıştık. Kamyon, güneş ve toz toprağın ortasında, eğri büğrü kaldırımlar üzerinde zıplıyordu. Emmanuel tıkanırcasına gülüyordu.

Celeste’lere kan ter içinde vardık. Celeste, koca göbeği, önlüğü, beyaz sakalıyla her zamanki gibi oradaydı. Bana: “İyisinizdir inşallah?” diye sordu. “İyiyim!” dedim. Karnımın da aç olduğunu ekledim. Yemeği acele acele yedim. Ardından kahve içtim. Sonra eve döndüm. Biraz uyudum. Şarabı fazla kaçırmıştım. Uyandığım zaman canım sigara içmek istedi. Vakit geçti. Tramvaya yetişeyim diye koştum. Öğleden sonra hep çalıştım. Büro çok sıcaktı. Akşam çıktığım zaman rıhtım boyunca ağır ağır yürüyerek, eve dönmenin mutluluğu içindeydim. Gökyüzü yeşildi. İçimde bir mutluluk duyuyordum. Yine de dosdoğru eve gittim. Kendime patates haşlamak niyetindeydim.

Karanlık merdivenleri çıkarken, kapı komşum Salamano’ya çarptım. Yanında köpeği vardı. Sekiz yıldır onlar hep birliktedirler. Sanırım bu İspanyol köpeğinde ‘kızıl’ denen deri hastalığı vardı: bütün tüylerini döküyor, gövdesinde siyah siyah kabuklar peydahlanıyordu. Ufak bir oda içinde bir arada yasaya yasaya, ihtiyar Salamano sonunda ona benzemişti. Kendisinin de yüzünde kırmızımtırak kabuklar vardı, saçı sakalı sarı ve seyrekti. Köpek de efendisinin o kambur halini almış, burnu öne doğru uzamış, boynu da kasılmıştı. Sanki aynı soydandılar. Bununla birlikte birbirlerinden nefret ediyorlardı. İhtiyar, biri saat on birde, biri de altıda olmak üzere, günde iki kez, köpeğini gezdirmeye çıkarır. Sekiz yıldır, yollarını değiştirmemişlerdir. Onları Lyon Sokağında bir boydan bir boya görebilirsiniz: köpek, Salamano’yu ayağını bir yere çarptırıncaya kadar durmadan çekiştirirdi; o zaman, Salamano köpeği bir güzel döver, etmediği hakareti bırakmazdı. Köpek korkudan yerlere yatar, bir adım bile atamazdı. O zaman köpeği çekiştirmek işi ihtiyara düşerdi. Köpek bütün bunları unutuverip sahibini tekrar çekiştirmeye başlar, yeniden dayaklar yer, hakaretlere uğrardı. O zaman ikisi de kaldırımlar üzerinde dururlar; köpek dehşet, adam da kin ve nefret içinde birbirlerine bakışırlardı. Her gün bu böyledir. Köpek işemek istese, ihtiyar vakit bırakmaz, ipinden çeker; o da ardı sıra bir dizi damlacıklar bırakır dururdu. Kazara, odanın içinde kabahat ediverse, yine dayak yer. Bu, sekiz yıldır hep böyle sürüp gelmektedir. Celeste daima “Rezillik,” der, ama aslında kimse bilmez. Merdivenlerde rastladığım zaman, Salamano köpeğine sövüp saymaktaydı. Ona, “Pis, mundar köpek!” diyor, hayvancağız da sızlanıp inildiyordu. “İyi akşamlar,” dedim. Aldırmadı, durmadan küfürler savurmaya devam etti. Dayanamadım, “Köpek size ne yaptı ki?” diye sordum. Karşılık vermedi. O yalnızca, “Pis, mundar köpek!” diyor, başka bir şey demiyordu. Köpeğinin üzerine eğilmiş, tasmasında birşeyler düzeltiyor gibi geldi bana. Sesimi daha da yükselttim. O zaman, yüzünü dönmeksizin, tutmaya çalıştığı bir öfkeyle: “Hâlâ burada!” diye söylendi. Sonra, dört ayağı üzerinde direnip inildeyen hayvancağızı sürükleye sürükleye alıp götürdü. Tam bu sırada, ikinci kapı komşum çıkageldi. Mahallede dediklerine bakılırsa, kadınların sırtından geçinirmiş. Ama mesleğini sorunca, “Ambar memuru,” der. Genellikle onu kimse sevmez. Ama, sık sık gelip benimle çene çalar. Kendisini dinlediğim için ara sıra da şöyle birkaç dakika odama gelir. Ben, aslında söylediklerini ilginç bulurum. Zaten onunla konuşmamam için hiçbir neden de yok. Adı Raymond Sintes’tir. Oldukça ufak tefek bir adamdır. Omuzları geniştir, burnu tıpkı boksör burnu gibidir. Üstü başı hep derli topludur. Salamano’dan söz ederken o da bana, “Rezillik,” dedi. Sonra, “Sizi tiksindirmiyor mu?” diye sordu. “Hayır,” diye karşılık verdim.

Yukarıya çıktık. Ayrılacağım zaman bana, “Odamda kan sucuğuyla şarap var. Benimle bir iki lokma yemez misiniz?” dedi. Yemek pişirmekten kurtulurum, diye düşündüm, kabul ettim. Onun da bir göz odası, bir de penceresiz mutfağı var. Karyolasının üst tarafında alçıdan beyazlı-pembeli bir melek heykelciği, şampiyon fotoğrafları, bir iki de çıplak kadın resmi vardı. Oda kir pas içindeydi; yatak da darmadağınıktı. Önce gazocağını yaktı, sonra cebinden kirli bir sargı bezi çıkardı, sağ elini sardı. “Neniz var?” diye sordum. Başına bela kesilmek isteyen bir herifi tepelemiş.

“Ben kötü adam değilim, Bay Meursault, anlıyor musunuz. Yalnız çok çabuk köpürürüm. Herif bana, “Erkeksen tramvaydan inersin,” dedi. “Ben de, “Haydi işine, belanı arama,” dedim. “Erkek değilsin,” dedi bana. O zaman ben de indim aşağı ve, “Kes sesini, yoksa tepelerim,” dedim. “Deme be!” diye karşılık verdi. Ben de bunun üzerine yaradana sığınıp bir tane aşkettim suratına. Yere yuvarlandı. Tam eğilip yerden kaldıracağım sırada, yattığı yerden başladı tekme atmaya. Ben de dizimle bir çıkış yaptım, kafasına da iki tane indirdim. Suratı kana bulandı. “Bu tayın kâfi mi ulan?” diye sordum. “Evet,” dedi. Sintes bunları anlatırken bir yandan da sargısını düzeltiyordu. Ben karyolaya oturmuştum. Sintes, “Görüyorsunuz ya, ben dalaşmadım. Kabahat onun,” dedi. Doğruydu, “Hakkın var!” dedim. O zaman, bu iş hakkında zaten bana akıl danışmak istediğini söyledi. Erkek adammışım ben. Hayatı bilirmişim, ona yardım edebilirmişim. Hem sonra o da benimle dost olabilirmiş. Sesimi çıkarmadım. Kendisiyle dost olmak isteyip istemediğimi tekrardan sordu. “Bence bir,” diye karşılık verdim. Sevinir gibi oldu. Kan sucuğunu çıkarttı, tavada kızarttı, sonra sofraya bardak, tabak, kaşık, çatallarla iki şişe şarap koydu. Bütün bunları sessiz sessiz yaptı. Sonunda sofraya oturduk. Yemekte bana bir hikâye anlatmaya başladı. İlk önce biraz çekiniyordu. “Tanıdığım bir kadın vardı… Açıkçası metresimdi…” Dövüştüğü adam, bu kadının kardeşi imiş. Bana kadınla düşüp kalktığını söyledi. Ben bir şey demedim. Ama o ekledi: Mahallede ne dedikodular dolaştığını biliyormuş, ama vicdanı rahatmış. Kendisi ambar memuruymuş.

“Uzatmayalım, efendim, ortada bir dolap döndüğünü fark ettim,” dedi. Kadına tam geçineceği kadar para veriyormuş. Oda kirasını ödüyor, yiyip içmesi için de günde yirmi frank bırakıyormuş. “Üç yüz frank odaya, altı yüz yiyip içmeye, arada bir de bir çift çorap, eder size bin frank. Hem hanımefendi çalışmazdı da. Ama verdiğim paranın yetişmediğini, onunla geçinemediğini söylerdi. Ben de derdim: ‘Yarım gün olsun niçin çalışmıyorsun? Ivır zıvır şeylerin yükünü üzerimden almış olursun. Sana bu ay üst-baş aldım. Günde eline yirmi frank veriyorum. Oda kiranı ödüyorum. Sense, öğleden sonraları ahbaplarınla kahve içiyorsun. Onlara kahveyi, şekeri sen sunuyorsun, ama parayı da ben veriyorum. Ben seni el üstünde tuttum, sense nankörlük ediyorsun.'” Ama kadın çalışmıyor, hep geçinemiyorum deyip duruyormuş. İşin içinde bir dalavere olduğunu işte böylece fark etmiş.

Sonra kadının çantasında bir piyango bileti bulduğunu söyledi. Kadın, bileti nasıl elde ettiğini bir türlü anlatamamış. Bir zaman sonra, Sintes, iki bileziğini emniyet sandığına rehin koyduğuna dair bir ‘kanıt’ geçirmiş eline. O zamana kadar bu bileziklerin varlığından haberi yokmuş. Dönen dolapları iyice an-lamış. Onun üzerine karıyı terk etmiş. Ama önce bir güzel ıslatmış. Sonra da, ağzına geleni söylemiş. Ona: “Senin derdin günün, bilmem neyini doyurmaktır, dedim. Hem nasıl dedim, Bay Meursault, bir bilseniz! Anlamıyor musun ki, dedim, dünya âlem sana verdiğim mutluluğu kıskanıyor. Elindeki mutluluğun değerini sonra anlarsın!”

Kadını, her yanını kanatıncaya kadar dövmüş. Önceleri onu dövmezmiş. “Pataklardım, ama sanki okşarcasına. Biraz bağırırdı. Pancurları kapardım ve iş her zaman olacağına varırdı. Ama, şimdi iş ciddi. Kendi hesabıma, iyice hakkından gelemedim.”

İşte bunun için birinin öğüdüne gereksinimi varmış. İs çıkaran lambanın fitilini düzeltmek için durdu. Bense hep onu dinliyordum. Bir litreye yakın şarap içmiştim. Şakaklarım ateşler içindeydi. Ray-mond’un sigaralarını içiyordum. Sigaram kalmamıştı çünkü. Son tramvaylar geçiyor, mahallenin uzaklaşmakta olan gürültüsünü de alıp götürüyorlardı sanki. Raymond devam etti: Onun canını sıkan şey ‘kaltağı hâlâ etinde duymasıydı.’ Ama yine de onu cezalandırmak istiyordu. Önce bir otele götürmeyi, ahlak zabıtasını çağırıp rezalet çıkarmayı, sonra da eline vesika verdirmeyi düşünmüş. Sonra külhanbeyleri arasındaki dostlarına danışmış. Hiçbir akıl verememişler. Onların dostluğu mostluğu da beş para etmezmiş. Bunu yüzlerine karşı da söylemiş.  O zaman onlar da, “Damgalarız karıyı be!” demişler. Ama Raymond’un istediği bu değilmiş. Düşünüp taşınmak gerekmiş. Önce bana birşeyler sormak niyetindeymiş. Sormadan daha önce de, bu olay üzerinde ne düşündüğümü öğrenmek istiyormuş. “Hiçbir şey düşünmüyorum, ama ilginç olay doğrusu,” diye karşılık verdim. O zaman bu işte bir dalavere olup olmadığını sordu. “Bana bu işte bir dalavere var gibi geliyor,” dedim. Sonra “Sizce onun cezasını vermeli mi, benim yerimde olsanız ne yapardınız?” diye sordu. Ben de, “Belli olmaz, ama cezasını vermek istemenizi anlıyorum,” diye karşılık verdim. Biraz daha şarap içtim. Raymond bir sigara yaktı ve niyetini bana açtı: Ona zehir gibi acı bir mektup yazmak istiyormuş, onu bütün yaptıklarına pişman edecek bir mektup. Sonra, kadın evine gelince, koynuna alacak ve ‘tam işini bitirirken’ yüzüne tükürüp kapı dışarı edecekmiş. Kadının bu şekilde cezalandırılmış olacağını benim de aklım kesmişti. Ama, Raymond böyle bir mektup yazmasını beceremiyormuş, bana yazdırmayı düşünmüş. Sesimi çıkarmadığımı görünce, “Hemen yazmanızda bir sakınca var mı?” diye sordu. “Hayır,” dedim. O zaman bir bardak şarap içti, sonra ayağa kalktı. Tabaklarda artık kalan bir parça soğumuş sucuğu bir yana itiverdi. Sofranın muşamba örtüsünü özene özene sildi. Gece masasının gözünden dört köşe, çizgili bir kâğıt, tahta saplı kırmızı bir yazı kalemiyle mor mürekkepli bir hokka çıkardı. Bana kadının adını söyleyince, mağripli olduğunu anladım. Mektubu yazdım. Gerçi biraz gelişigüzel oldu, ama Raymond’u hoşnut etmeye de çalıştım. Onu hoşnut etmemek için bir neden de yoktu ayrıca. Sonra mektubu yüksek sesle okudum. Beni dinlerken hem sigarasını içiyor, hem başını sallıyordu. Bir daha okumamı istedi. Son derece hoşlandı. Bana, “Görmüş geçirmiş bir adam olduğunu biliyordum,” dedi. Önce, bana ‘sen’ dediğinin farkına varmadım. Ancak, “Şimdi artık sahici arkadaşsın sen!” dediği zaman fark ettim. Cümlesini tekrarladı, ben de, “Evet,” diye yanıtladım. Arkadaşı olmuşum, olmamışım bence birdi, ama o, bunu candan ister görünüyordu. Mektubu zarflayıp kapadı. Şaraplarımızı bitirdik. Sonra bir zaman, hiçbir şey konuşmadan sigaralarımızı içtik. Dışarıda, her şey sessizlik içindeydi. Bir otomobilin yoldan kayıp gidişi duyuldu. “Artık geç oldu,” dedim. Raymond da öyle düşünüyordu. “Vakit çabuk geçiyor,” dedi. Bir bakıma doğruydu bu. Uykum gelmişti, ama bir türlü kalkamıyordum. Herhalde yorgun bir halim vardı ki Raymond bana, “İnsan kendini pek salıvermemen’,” dedi. Önce anlamadım. Sonra açıkladı: annemin öldüğünü öğrenmiş, er geç olacak şeymiş bu. Ben de öyle düşünüyordum.

Kalktım. Raymond elimi çok kuvvetli sıktı, erkek adamların birbirlerini her zaman anladıklarını söyledi. Odasından çıkınca kapıyı kapadım, bir süre merdiven sahanlığında karanlıklar içinde kaldım. Ev sessizdi. Merdiven boşluğundan doğru karanlık ve nemli bir soğuk yükseliyordu. Kulaklarımın uğultusundan başka bir şey duymuyordum. Olduğum yerde kımıldamadan kaldım. İhtiyar Salamano’nun odasında köpek boğuk boğuk inledi.

Albert Camus
Kaynak: Yabancı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
George Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’üne Sonsöz – Erich Fromm

Orwell’ın ortaya attığı temel soru, “hakikat” diye bir şeyin olup olmadığıdır. Egemen parti der ki: “Gerçeklik dışsal bir şey değildir....

Kapat