Albert Camus: İnsan hiç bir şeyi gerektiğinden fazla büyütmemeli

0
518

Tutukluluğumun başlangıcında en ağırıma giden şey kafamda hâlâ özgür adam düşüncelerinin bulunmasıydı. Örneğin birdenbire bir plajda olmayı, denize doğru ilerlemeyi canım isteyiveriyordu. Ayaklarımın altında ilk dalgaların seslerini, vücudumun suya girişini ve bundan duyduğum ferahlığı zihnimden geçirince, hapishane duvarlarının nasıl da dar olduğunu birdenbire hissediveriyordum. Fakat bu ancak birkaç ay sürdü. Sonraları yalnız tutuklu düşünceleri besler oldum. Bahçede yapacağım günlük gezintiyi ya da avukatımın ziyaretini bekliyordum. Zamanımın geri kalan kısmını gayet iyi harcamaktaydım. O zamanlar sık sık şöyle düşündüm: Örneğin, beni kuru bir ağacın gövdesine hapsetseler de başımın üstündeki gök parçasına bakmaktan başka yapacak işim olmasa, yavaş yavaş ona da alışacaktım. Kuşların geçişlerini, bulutların birbirlerine rastlayışlarını bekleyecektim.

Bazı şeyler var ki bunları söz konusu etmekten hiç hoşlanmadım. Hapse girdiğim zaman, hayatımın bu kısmından söz etmekten hiçbir zaman hoşlanmayacağımı aradan birkaç gün geçince anlayıverdim.

Daha sonraları bu gibi tiksintilere artık önem vermez oldum. Aslı aranırsa, ilk günler pek o kadar hapiste de sayılmazdım: Belirsiz bir biçimde, yeni bir olay olmasını bekliyordum. Her şey ancak Marie’nin ilk ve tek ziyaretinden sonra başladı. Karım olmadığı için artık beni ziyaret etmesine izin vermediklerini bildiren mektubunu aldığım gün, işte tam o gün anladım ki hücremde kendi evimdeyim ve yaşantım orada duraklamaktadır. Tutuklandığım gün, önce beni bir odaya kapattılar. Orada, çoğu Arap olmak üzere, benden önce gelmiş başka tutuldular da vardı. Beni görünce güldüler. Sonra ne yapmış olduğumu sordular. “Bir Arabi öldürdüm,” dedim, ses çıkarmadılar. Fakat az sonra akşam oldu. Üstüne yatacağım hasırı nasıl düzenlemem gerektiğini anlattılar bana: Hasırın uçlarından birini bükülerek yastık haline sokulabiliyordu. Bütün gece tahtakuruları yüzümde dolaştı durdu. Birkaç gün sonra beni ayrı bir hücreye koydular. Burada tahta bir kerevet üstünde yatıyordum. Bir lâzımlıkla bir de teneke leğenim vardı. Hapishane şehrin yukarı kısmındaydı. Küçük bir pencereden bakınca denizi görebiliyordum. Bir gün demir parmaklıklara tutunmuş, yüzümü aydınlığa çevirmiştim ki, bir gardiyan geldi: “Seni birisi görmek istiyor,” dedi. “Marie’dir herhalde,” diye düşündüm. Sahiden de gelen oydu.

Ziyaret odasına gitmek için uzun bir koridordan, sonra bir uzun koridordan daha geçtim. Geniş bir camekânla aydınlanan çok büyük bir salona girdim. Salon, bir baştan öbür başa uzanan iki yüksek, demir parmaklıkla üçe bölünmüştü. İki parmaklığın arasında sekiz on metrelik bir boşluk vardı, ziyaretçileri hükümlülerden ayırıyordu. Çizgili giysisi ve güneşten yanmış yüzüyle karşımda Marie’yi gördüm. Benim bulunduğum tarafta çoğu Arap olmak üzere on tane kadar tutuklu vardı. Marie’nin etrafını Mağripliler almıştı. Kendisi iki ziyaretçi kadının arasında bulunmaktaydı: Bunlardan biri, siyahlar giymiş, bükük dudaklı, ufak tefek bir ihtiyar; öbürü de elini kolunu sallayarak yüksek sesle konuşan başı açık bir kadındı. Parmaklıkların birbirlerinden uzak olmaları yüzünden ziyaretçiler de hükümlüler de çok yüksek sesle konuşmak zorundaydılar. İçeriye girince, salonun çıplak duvarlarında yankılar yaratan sesler, gökyüzünden camların üzerine dökülüp salonun içine fışkıran çiğ ışık yüzünden biraz şaşaladım. Hücrem daha sakin, daha loştu. Alışabilmem için birkaç saniye geçmesi gerekti. Bununla birlikte sonunda, gün ışığı içinde her çehreyi belirli bir nesne olarak görebildim. İki parmaklık arasındaki geçidin bitiminde bir gardiyanın oturmakta olduğuna dikkat ettim. Arap hükümlülerle bunların aileleri karşılıklı yere çömelmişlerdi. Bunlar bağırmıyorlardı. Gürültüye rağmen çok alçak sesle konuşarak anlaşmanın yolunu buluyorlardı. Onların daha aşağıdan gelen boğuk mırıltıları, başlarının üzerinde birbiriyle çarpışan konuşmalardan ayrı olarak, hep alt perdeden devam edip gidiyordu. Bütün bunların farkına hemen varıverdim ve Marie’ye doğru ilerledim. O, demir parmaklığa abanmıştı bile, olanca kuvvetiyle bana gülümsüyordu. Onu çok güzel buldum, ama bunu kendisine söylemek imkânını elde edemedim.

Çok yüksek sesle bana: “Ey, ne haber?” dedi. “Gördüğün gibi işte,” dedim. “İyi misin, bir isteğin var mı?” “Her şeyim var.”

İkimiz de sustuk, Marie hep gülümsüyordu. Şişman kadın ise yanımdaki iri yarı, saf bakışlı, sarışın adama bağıra bağıra bir şeyler söylüyordu: Kocasıydı herhalde. Kadın başladığı bir lakırdıya devam etmekteydi.

Avazı çıktığı kadar: “Jeanne almak istemedi onu,” diye bağırıyordu. Adam: “Evet, evet,” diyordu. “Sen çıkınca gelip onu alacaksın dedim ama, gene de almak istemedi.”

Marie de bağıra bağıra: “Raymond sana selâm söyledi,” dedi. Teşekkür ettim, ama yanımdaki adamın bağırması yüzünden sesimi işittiremedim. Adam: “O nasıl?” diye soruyordu. Kadın: “Hiç bu kadar iyi olmamıştı,” dedi ve güldü. Solumdaki beyaz, düzgün elli ufak tefek delikanlı, hiç konuşmuyordu. Onun, ufak tefek ihtiyarın tam karşısında durduğunu farkettim, ikisi de derin derin birbirlerine bakıyorlardı. Fakat Marie o sırada: “Allahtan umut kesilmez,” diye bağırdığı için onları daha fazla incelemeye vakit bulamadım. “Evet,” dedim. Aynı zamanda Marie’ye baktım, elbisesinin üzerinden omuzunu sıkmak geldi içimden. O anda ince kumaşı ellemeyi içim çekiyordu, onun dışında neyi umup beklediğimi kendim de pek bilmiyordum. Fakat bu, herhalde Marie’nin söylemek istediği şeydi, çünkü boyuna gülümsemeye devam ediyordu. Artık dişlerinin beyazlığından ve gözlerinin küçük kırışıklarından başka bir şey göremiyordum. Tekrar seslendi: “Buradan çık da evlenelim!” Ben: “Olur mu dersin?” diye sordum. O zaman çok çabuk ve çok yüksek sesle konuşarak: “Tabiî,” dedi, “nasıl olsa beraat edeceksin, yine denize gireceğiz seninle.” Fakat öteki kadın da boyuna bağırıyor, idareye bir sepet bıraktığını söylüyor, içindekileri bir bir sayıp döküyordu: “Hepsini gözden geçir ha, çünkü pahalı şeyler bunlar,” dedi. Öte yanımdaki delikanlı ile annesi hâlâ bakışıyorlardı. Arapların mırıltısı da ayağımızın dibinde devam etmekteydi. Dışarıda gün ışığı, cama çarparak büyüyüp şişer gibi oldu, bütün yüzlerin üzerine yeni bir özsu gibi aktı.

Kendimi biraz rahatsız hissediyor, gitmek istiyordum. Gürültü bana dokunmuştu. Fakat beri yandan Marie’nin orada oluşundan yararlanmak istiyordum. Ne kadar zaman daha geçti, bilmiyorum. Marie bana işinden söz etti; durmadan gülümsüyordu. Mırıltılar, bağırışmalar, konuşmalar birbiriyle çatışıyordu. Tek sessiz bölge yanımdaki delikanlı ile karşılıklı bakışan ihtiyar kadının bulundukları yerdi. Yavaş yavaş Arapları götürdüler. Bunların ilki çıkar çıkmaz hemen herkes sustu. Ufak tefek ihtiyar kadın parmaklıklara yaklaştı, aynı anda da bir gardiyan, oğluna işaret etti. Delikanlı: “Allahaısmarladık anne,” dedi. Kadın da elini iki parmaklığın arasından geçirerek ona ağır ve uzun bir işaretçik yaptı.

Kadın çıkarken elinde şapkasıyla bir adam girip, onun yerine geçti. İçeriye bir de hükümlü aldılar. Adamla hükümlü telaşlı telaşlı, fakat alçak sesle konuştular, çünkü salon sessizleşmişti. Sonra sağ tarafımdaki adamı da almaya geldiler. Karısı, artık bağırmaya gerek kalmadığını farketmemiş gibi sesini hiç alçatmadan: “Kendine iyi bak, dikkatli ol,” dedi. Sonra benim sıram geldi. Marie bana bir öpücük işareti yaptı. Kapıdan çıkmadan önce arkama baktım. Yüzünü sımsıkı parmaklığa dayamış, hep aynı gergin ve kasılmış gülümseyişle kımıldamadan duruyordu.

Az zaman sonra bana o mektubu yazdı. İşte o andan itibaren de sözünü etmekten hiç hoşlanmadığım şeyler başladı. Ama insan hiç bir şeyi gerektiğinden fazla büyütmemeli; ben bu hale başkalarından daha kolay katlandım. Tutukluluğumun başlangıcında en ağırıma giden şey kafamda hâlâ özgür adam düşüncelerinin bulunmasıydı. Örneğin birdenbire bir plajda olmayı, denize doğru ilerlemeyi canım isteyiveriyordu. Ayaklarımın altında ilk dalgaların seslerini, vücudumun suya girişini ve bundan duyduğum ferahlığı zihnimden geçirince, hapishane duvarlarının nasıl da dar olduğunu birdenbire hissediveriyordum. Fakat bu ancak birkaç ay sürdü. Sonraları yalnız tutuklu düşünceleri besler oldum. Bahçede yapacağım günlük gezintiyi ya da avukatımın ziyaretini bekliyordum. Zamanımın geri kalan kısmını gayet iyi harcamaktaydım. O zamanlar sık sık şöyle düşündüm: Örneğin, beni kuru bir ağacın gövdesine hapsetseler de başımın üstündeki gök parçasına bakmaktan başka yapacak işim olmasa, yavaş yavaş ona da alışacaktım. Kuşların geçişlerini, bulutların birbirlerine rastlayışlarını bekleyecektim. Nitekim burada avukatımın acayip kravatlarını görmek için, başka bir âlemde de Marie’yi kollarımın arasına almak için cumartesiye kadar sabrediyordum. Halbuki iyi düşünülürse, kuru bir ağacın gövdesi içinde değildim. Benden daha mutsuz olanlar da vardı. Zaten annem de böyle düşünürdü: “İnsan her şeye alışır,” der, bunu sık sık tekrarlardı.

Ama her zaman bu kadar derin düşündüğüm olmuyordu. İlk aylar pek ağır geldi bana. Fakat harcamak zorunda kaldığım çaba, bunları atlatabilmem için bana yardımcı oluyordu. Sözgelişi, canım kadın istiyor, bu yüzden sıkıntı çekiyordum. Bu doğaldı, gençtim çünkü. Özel olarak Marie’yi hiç düşündüğüm yoktu. Fakat bir kadını, bütün kadınları, tanımış olduklarımın hepsini, onları ne türlü şartlar içinde sevmiş olduğumu o kadar çok düşünüyordum ki, hücrem bir sürü kadın yüzü ve benim şehvet duygularımla doluyordu. Bir bakıma bu dengemi bozmaktaydı ama, bir başka bakıma da vakit geçirmeye yarıyordu. Yemek saatlerinde ahçı yamağı ile birlikte başgardiyan da geliyordu. Sonunda kendimi ona sevdirmiştim. Kadınlardan bana önce bahseden, o oldu: “Ötekiler de ilk olarak bundan yakınırlar,” dedi. Aynı fikirde olduğumu, bu davranışı haksız bulduğumu söyledim. “Evet ama,” dedi, “sizleri bunun için hapse atıyorlar.” “Nasıl bunun için?” “Ee, özgürlük dediğin işte budur. Özgürlüğünüzü elinizden alıyorlar.” Halbuki bunu hiç düşünmemiştim. Ona hak vererek: “Sahi,” dedim, “yoksa bu işin ceza tarafı nerede kalır?” “Evet, bunu siz anlıyorsunuz ama, ötekiler anlamıyorlar. Sonunda kendi kendilerini tatmin yoluna gidiyorlar.” Sonra da gardiyan çıkıp gitti.

Bunun ardından sigara derdi çıktı. Hapse girdiğim zaman kemerimi, kundura bağlarımı, kravatımı ve başta sigaralarım olmak üzere ceplerimde ne varsa hepsini almışlardı. Beni hücreye kapattıkları zaman bunları geri istedim. “Yasaktır” dediler. İlk günler çok sıkıntılı oldu. Beni en çok üzen buydu belki. Karyola diye kullandığım kerevetten küçük küçük tahta parçaları koparıp emiyordum. İçimde bütün gün dinmek bilmeyen bir bulantı vardı. Kimseye zararı dokunmayan bir şeyden ne diye yoksun bırakıldığımı anlayamıyordum. Sonraları bunun da cezaya dahil olduğunu anladım. Ama o zaman artık sigara içmemeye alışmıştım ve bu da benim için ceza olmaktan çıkmıştı.

Bu sıkıntılar dışında pek mutsuz değildim. Yine bütün mesele, vakit geçirebilmekteydi. Fakat, belleğimi işletmesini öğrendiğim andan itibaren artık hiç canım sıkılmaz oldu. Bazen odamı düşünmeye başlıyor ve hayalimde bir köşeden kalkıp yine o köşeye dönüyor, yolumun üstündeki her şeyi bir bir zihnimden geçiriyordum. Başlangıçta bunu çabucak yapmaktaydım. Ama her yeniden başlayışımda, bu biraz daha çok vakit alıyordu. Çünkü her mobilyayı hatırlıyordum, bunların herbirinin içinde, üstünde neler bulunduğunu, bu şeylerin bütün ayrıntılarını ve ayrıntılardan bir kakmayı, bir çatlağı, kırık bir kenarı, bunların renklerini ve pürüzlerini hatırlıyordum. Aynı zamanda da bu sayım işinin ucunu kaçırmamaya, her şeyi bir bir hatırlamaya çalışıyordum. Öyle ki, birkaç hafta sonra sadece odamda bulunan şeyleri zihnimden saymakla saatler geçirebilecek hale gelmiştim. Böylelikle ne kadar çok düşünürsem hafızamdan da yanlış bellemiş veya unutmuş olduğum o kadar şey çıkarıyordum. O zaman şunu anladım ki, bir tek gün dışarıda yaşamış olan bir kimse, hiç zahmetsiz yüz sene hapiste kalabilir. Çünkü canının sıkılmaması için yeter derecede anıya sahip olmuştur artık. Bir bakıma, faydalı bir şeydi bu. Sonra uyku da vardı. Başlangıçta geceleri kötü uyuyor, gündüzleri ise hiç uyuyamıyordum. Yavaş yavaş gece uykularım düzeldi, gündüzleri de uyuyabilmeye başladım. Hatta diyebilirim ki, son aylarda her gün on altı, on sekiz saat uyuyordum. O zaman yemeklerle, doğal gereksinimlerle, anılarla ye Çekoslavakya’nın hikâyesiyle geçirecek altı saatim kalıyordu.

Şilteyle karyolanın tahtası arasında kumaşa hemen hemen yapışmış, sararıp şeffaf hale gelmiş bir eski gazete parçası bulmuştum. Bunda, baş tarafı eksik olan bir polis olayı anlatılmaktaydı. Olay Çekoslovakya’da geçmişti herhalde. Bir adam para kazanmak için bir Çek köyünden kalkıp yola çıkmıştı. Yirmi beş yıl sonra zengin olmuş, karısı ve bir çocuğuyla birlikte memlekete dönmüştü. Doğduğu köyde annesi, kızkardeşiyle birlikte bir otel işletmekteydi. Adam bunlara sürpriz olsun diye karısıyla çocuğunu başka bir otele bırakıp annesinin işlettiği otele gitmiş, fakat içeriye girdiği zaman annesi onu tanımamıştı. Adam şaka olsun diye bir oda tutmuş, sonra cebindeki parayı göstermişti. Geceleyin annesiyle kızkardeşi kafasına çekiçle vura vura adamcağızı öldürüp parasını çalmışlar, ölüsünü ırmağa atmışlardı. Sabahleyin karısı çıkagelmiş, işin içyüzünü bilmeden, yolcunun kim olduğunu onlara anlatmıştı. Bunun üzerine anne kendini asmış, kızkardeş bir kuyuda intihar etmişti. Bu hikâyeyi belki binlerce defa okudum. Bir yandan inanılmaz şeydi bu. Öbür yandan da doğaldı. Yolcunun herhalde bunu biraz hak ettiğini düşündüm. İnsan hiçbir zaman böyle şakalar yapmamalı.

Böylece uyku saatleri, anılar, o zabıta olayını okumak ve karanlıkla aydınlığın birbirini izlememesi sayesinde vakit geçip gitti. İnsanın hapisteyken zaman kavramını kaybettiğini bir yerde okumuştum. Fakat bunun benim için fazlaca bir anlamı olmamıştı. Günlerin ne dereceye kadar hem uzun, hem kısa olabileceklerini anlamamıştım. Bu günlerin yaşanması uzun sürüyordu kuşkusuz, ama bunlar o kadar genişleyip yayılmışlardı ki, sonunda birbirlerinin içine taşıp yayılıyorlar, bu yüzden adlarını bile kaybediyorlardı. Benim için ancak “dün”, ya da “yarın” kelimelerinin bir anlamı vardı.

Günün birinde gardiyan bana, beş aydır hapiste olduğumu söylediği zaman, ona inandım, ama ne dediğini anlamadım. Bana göre hücrenin içine giren gün hap aynı gün, yaptığım iş de hep aynı işti. O gün gardiyan gittikten sonra teneke leğenimin içine baktım. Bana öyle geldi ki, ben hayalime gülümsemeye çalışırken, o ciddi duruyordu. Leğeni karşımda salladım. Gülümsedim, ama hayalim yine aynı ciddi ve kederli halini korudu. Akşam oluyordu. Sözünü etmek istemediğim saat gelmişti: Akşamın gürültülerinin, hapishanenin bütün katlarından bir sessizlik alayı halinde yukarıya doğru çıktıkları isimsiz saatti bu. Pencereye yaklaştım ve günün son ışığında hayalime bir defa daha baktım. Hep öyle ciddiydi, ama o anda ben de öyle olduğum için bunda şaşılacak bir taraf da yoktu. Fakat aynı anda ve aylardan beri ilk defa olarak sesimin çınlayışını da ayan beyan işittim. Bunun zaten aylardan beri kulaklarımda çınlamakta olan ses olduğunu farkettim ve anladım ki ben, bütün o zaman zarfında tek başıma konuşmuşum. O zaman annemin cenazesinde hastabakıcı kadının söylediklerini hatırladım. Hayır, çıkar bir yol yoktu ve kimse hapishanelerdeki akşamların ne olduğunu tasavvur edemezdi.

Albert Camus – Yabancı 

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz