Albert Camus: “Ama, söyleyeceğim sözlerin aslında hiçbir yararı yoktu!”

Albert-CamusTutuklandıktan sonra, birkaç kez sorguya çekildim. Ama, bunlar kim olduğumu saptamayla ilgili sorgulardı. Uzun sürmedi. Önce, karakolda benim olayım kimsecikleri ilgilendirmiyor gibiydi. Tam tersine, sekiz gün sonra, sorgu yargıcı, yüzüme meraklı meraklı baktı. Ama başlangıç olmak üzere sadece adımı, adresimi, ne iş yaptığımı, ne zaman doğduğumu, nerede doğduğumu sordu. Sonra, bir avukat tutup tutmadığımı öğrenmek istedi, “Hayır,” dedim, sonra, “ille tutmak mı gerek, öğrenmek istiyorum,” dedim. “Neden?” diye sordu. “Benim davayı pek basit buluyorum da ondan,” diye karşılık verdim. Yargıç gülümseyerek, “Bu da bir görüş. Ama, yasa açıktır. Siz tutmazsanız, biz kendiliğimizden bir avukat sağlarız,” dedi. Adaletin, bu gibi ayrıntıları üzerine alması, pek ilginç geldi bana. Düşüncemi yargıca söyledim. Beni haklı buldu ve, “Yasa çok iyi yapılmıştır,” dedi.

İlk önce onu pek ciddiye almadım. Beni, perdeleri inik bir odaya aldı. Masasının üzerinde, koltuğu aydınlatan bir tek lamba vardı. Beni o koltuğa oturttu. Kendisi gölgede kalıyordu. Daha önce kitaplarda buna benzer bir şey okumuştum. Bütün bunlar bana oyun gibi geldi. Sorular ve yanıtlar bitince ona baktım: ince çizgili, çökük mavi gözlü, iriyarı bir adamdı. Uzun kır bıyıkları, gür, hemen hemen bembeyaz saçları vardı. Kısaca, aklı başında, ağzını yana doğru oynatmasına karşın yine de sevimli göründü bana. Çıkarken az kaldı elimi bile uzatacaktım, ama bereket, tam zamanında bir insan öldürmüş olduğumu anımsayıverdim.

Ertesi gün, bir avukat, cezaevine beni görmeye geldi. Ufak tefek, yusyuvarlak, oldukça da genç bir adamdı. Saçları iyiden iyiye kafasına yapışmıştı. Sıcağa karşın (ben kolları sıvalı gömlekliydim), koyu renkli bir elbise giymiş, dik bir yaka ve aklı-karalı, kalın çizgili, tuhaf bir boyunbağı takmıştı. Koltuğunun altındaki çantasını yatağımın üzerine koydu, kendini tanıttı ve dosyamı incelediğini söyledi. Benim sorunum nazik bir sorunmuş, kendisine güvenirsem başarıdan kuşkuya yer yokmuş. Kendisine teşekkür ettim. “Olayınızın can noktasına girelim,” dedi.

Yatağımın üzerine oturdu. Özel hayatım üstüne bilgi edinmişler, annemin de geçenlerde İhtiyarlar Yurdunda öldüğünü öğrenmişler. Marengo’da soruşturma yapmışlar. Soruşturmayı yapanlar, anacığımın gömüldüğü gün, ‘duygusuz davrandığımı’ saptamışlar. Avukatım, “Bunu size sormaya sıkılıyorum, ama ne yapalım ki çok önemli. Anlıyorsunuz ya! Verecek bir yanıt bulamazsam o zaman bu, savcılığın elinde ağır basan bir kanıt olur,” dedi. Kendisine yardım etmemi istiyordu. O gün acı çekip çekmediğimi sordu bana. Bu soru beni çok şaşırttı ve bana öyle geldi ki, bu soruyu soran ben olsam çok sıkılırdım. Ne var ki, kendi kendimi sorguya çekmek alışkanlığımı biraz yitirdiğimi, onun için bu konuda onu aydınlatamayacağımı söyledim. Kuşkusuz anacığımı çok severdim, ama bu bir şey demek değildi. Bütün normal insanlar aşağı yukarı, sevdikleri kimselerin ölümünü az çok istemişlerdir. Burada, avukat sözümü kesti ve çok telaşlanır göründü. Bunları mahkemede ve sorgu yargıcının önünde söylemeyeceğim konusunda benden kesin söz aldı. Yine de ona, yaratılışım gereği beden gereksinimlerimin çok zaman duygularımı altüst ettiğini söyledim. “Anacığımı topraklara verdiğim gün çok yorgundum, gözlerimden uyku akıyordu. Öyle ki, olup bitenlerin pek farkına varamadım,” dedim. “Kesin olarak söyleyeceğim bir şey varsa o da şudur,” dedim, “anam ölmeseydi elbette daha iyi olurdu.” Ama avukatım hoşnut görünmüyordu. “Bu kadarı yeterli değil,” dedi.

Düşündü. “O gün, doğal duygularınıza hâkim olduğunuzu söyleyebilir miyim?” diye sordu. “Hayır, çünkü böyle bir şeyin aslı yok,” diye karşılık verdim. Benden tiksiniyormuş gibi, tuhaf tuhaf yüzüme baktı. Neredeyse haince bir tavırla nasıl olsa Yurdun müdürüyle görevlilerin tanık olarak dinleneceğini ve bunun ‘başıma bir iş açabileceğini’ söyledi. Bu işin benim sorunumla bir ilişiği olmadığına dikkatini çektim, ama o bana yalnızca, “Şimdiye kadar mahkemelere düşmediniz besbelli,” dedi.
Yanımdan dargın bir halle ayrıldı. Onu alıkoymak, gözüne girmek -beni daha iyi savunsun diye değil, yalnızca gözüne girmek- istediğimi anlatmak isterdim. Hem onu güç duruma soktuğumu da görüyordum: Beni anlamıyor, biraz da içerliyordu bana. Benim de herkes gibi olduğumu, tamı tamına herkes gibi olduğumu ona söylemek istiyordum. Ama, söyleyeceğim sözlerin aslında hiçbir yararı yoktu. Tembelliğim tuttu, söylemekten vazgeçtim.

Az bir zaman sonra beni yine sorgu yargıcının önüne çıkardılar. Öğleden sonra saat ikiydi. Bu kez, odası bir tül perdeden elenir gibi geçen ışıkla doluydu. Hava çok sıcaktı. Beni oturttu, büyük bir incelikle, avukatımın ‘beklenmedik bir engel’ yüzünden gelemediğini bildirdi. Ama sorularına yanıt vermemek, avukatımın yanımda bulunmasını istemek hakkım-mış. “Kendi başıma da karşılık verebilirim,” dedim. Parmağıyla masanın üzerindeki düğmeye bastı. Genç bir zabıt kâtibi gelip hemen omuz başıma yerleşti, ikimiz de koltuklarımıza kurulduk. Sorgu başladı. Önce, benim için konuşmaz, içine kapanık bir adam dediklerini söyledi ve bu konuda ne düşündüğümü sordu. “Söyleyecek pek bir şeyim yok da ondan konuşmam,” diye karşılık verdim. İlk günkü gibi gülümsedi, “Yerinde bir neden,” diye beni onayladı, sonra, “Zaten bunun pek öyle önemi de yok,” diye ekledi. Sustu, yüzüme baktı, sonra oldukça sert bir davranışla doğruldu ve çabuk çabuk, “Beni asıl ilgilendiren, sizsiniz,” dedi. Bununla ne demek istediğini pek anlayamadım, onun için sesimi çıkarmadım. “Davranışınızda anlayamadığım birtakım şeyler var. Eminim, bu konuda bana yardım edeceksiniz,” diye ekledi. “Her şey çok basit,” diye yanıtladım onu. O bilinen günü silbaştan anlatmaya beni zorladı. Kendisine daha önce kısaca anlattıklarımı, Raymond’u, kumsalı, deniz banyosunu, kavgayı, yine kumsalı, küçük kaynağı, güneşi, beş el ateşi bir daha anlattım: Her cümlede “Güzel, güzel,” diyordu. Sıra, yerde yatan cesede gelince, “Çok iyi,” diye onayladı. Bense aynı hikâyeyi silbaştan anlatmaktan usanmıştım. Bana öyle geliyordu ki, ömrümde bu kadar uzun konuşmamıştım hiç.

Bir an sustuktan sonra ayağa kalktı, bana yardım etmek istediğini, benimle ilgilendiğini, Tanrının yardımıyla benim için birşeyler yapacağını söyledi. Ama, daha önce bana birkaç soru daha sormak istiyormuş. Damdan düşercesine, “Ananı sever miydin?” diye sordu. “Evet, herkes gibi!” diye karşılık verdim. O zamana kadar tıkır tıkır daktilo yazan zabıt kâtibi, harfleri şaşırmış olacak ki, bocaladı, geri dönmek zorunda kaldı. Yine belli bir neden yokken, “Beş kurşunu birbiri ardınca mı attın?” diye sordu. Düşündüm, önce bir el, birkaç saniye sonra da, dört el ateş ettiğimi söyledim. Bunun üzerine, “Birinci ile ikinci arasında niye beklediniz?” diye sordu. Bir kere daha o kıpkızıl kumsal gözlerimin önünde canlandı, alnımın üzerinde güneşin yakıcı sıcağını hissettim. Ama, bu kez hiç karşılık vermedim. Bunu izleyen sessizlik süresinde, yargıç heyecanlanır gibi oldu. Yerine oturdu, saçlarını karıştırdı, dirseklerini masaya dayadı, tuhaf bir tavırla bana doğru biraz eğildi, “Yerde yatan bir cesede niçin ateş ettiniz, niçin?” diye sordu. Buna da karşılık vermedim. Yargıç ellerini alnından geçirdi, titrek bir sesle sorusunu yineledi: “Niçin? Bunu bana söylemeniz gerek! Niçin?” Ben hep susuyordum.

Birden, ayağa kalktı. Büyük adımlarla masasının öbür ucuna gitti, bir dosya dolabının bir gözünü açtı, içinden gümüş bir haç çıkardı, havada tuta tuta bana doğru geldi. Tümden değişik, neredeyse titrek bir sesle bağırdı: “Bunun ne olduğunu biliyor musunuz, bunun?” “Evet, tabii,” diye karşılık verdim. Bunun üzerine coştu: kendisi Tanrıya inanırmış, kanısınca hiç kimse Tanrının bağışlayıcılığına kavuşmayacak kadar suçlu olamazmış, bunun için de insanın pişmanlık getirmesi, ruhu bomboş, her şeyi kabule hazır bir çocuk oluvermesi gerekmiş. Bütün vücuduyla masanın üzerine eğilmişti. Elindeki haçı hemen hemen tepemin üstünde sallıyordu. Doğrusu, dediklerini pek iyi izleyemedim. Bir kere sıcaktan bunalıyordum, sonra da odasında koca koca sinekler vardı, yüzüme gözüme konuyorlardı; hem yargıç da beni biraz ürkütüyordu. Aynı zamanda bunun gülünç olduğunu da kabul ediyordum. Çünkü, alt tarafı, adam öldüren bendim. Ama o yine devam etti. Şöyle böyle anladım ki, ona göre, itiraflarımda bir tek karanlık nokta vardı. O da, ikinci kez ateş etmeden önce beklemiş olmamdı. Ötesi pek açıktı, ama orasını anlamıyordu o.

Neredeyse ona direnmekte haksiz olduğunu, bu son noktanın pek o kadar önemli olmadığını söyleyecektim. Ama sözümü ağzıma tıkadı, bütün heybetiyle ayağa kalktı ve son olarak, beni uyarıp Tanrıya inanıp inanmadığımı sordu. “İnanmıyorum,” dedim. Öfkeyle yerine oturdu. Bunun olamayacağını, herkesin, hatta, yüz çevirenlerin bile ona inandıklarını söyledi. Onun inanışı bu yoldaymış, bundan kuşkuya düşecek olursaymış, artık hayatının bir anlamı kalmazmış. “İster misin hayatımın bir anlamı kalmasın?” diye bağırdı. Bu, benim bileceğim bir iş değildi. Kendisine söyledim bunu. O masanın üzerinden haçı gözüme sokarcasına uzatmış, çılgınlar gibi, “Ben Hıristıyanım, ben! Senin günahlarını bağışlasın diye yalvarıyorum buna. Senin için acılara katlandığına nasıl inanmazsın?” diye bağırıyordu. Bana sen diye seslendiğinin farkına vardım. Artık sabrım tükenmişti. Sıcak gitgide artıyordu. Sözlerini pek dinlemediğim bir kimseden yakamı sıyırmak istediğim zamanlardaki gibi onaylar göründüm. O, beni şaşırtan bir zafer tavrıyla, “İnanıyorsun, inanıyorsun! Ona terk edeceksin kendini, değil mi?” dedi. Tabii bir kere daha “Hayır!” diye karşılık verdim. Kendini koltuğuna bırakıverdi.

Pek yorulmuşa benziyordu. Soruşturmayı durmadan izleyen daktilo, son cümlelerini yazarken, yargıç bir an sustu. Sonra, bana dikkatli dikkatli, biraz da üzgün bir tavırla baktı baktı da: “Böyle katı yürekli insan görmedim ömrümde! Karşıma çıkan suçlular, bu ‘acı simgesi’nin önünde daima gözyaşı dökmüşlerdi,” diye mırıldandı. Neredeyse, onlar katil de ondan diye karşılık verecektim. Ama düşündüm ki, ben de onlar gibiydim. Bu, kendimi bir türlü alıştıramadığım bir düşünceydi. O zaman yargıç, sorgunun bittiğini anlatmak ister gibi ayağa kalktı. Hep o aynı yorgun tavırla, yalnızca, yaptığım işten pişman olup olmadığımı sordu. Düşündüm, gerek anlamda pişmanlıktan çok bir çeşit sıkıntı duyduğumu söyledim. Dediklerimi anlamıyormuş gibiydi. Ama işler, o günlük, bu kadarla kaldı.

O günden sonra, sorgu yargıcını sık sık gördüm. Yalnız, her seferinde avukatım da yanımda bulunuyordu. Önceki ifadelerimin yalnızca bazı noktalarını açıklamamı istiyordu. Ya da avukatımla suç kanıtları üzerinde tartışıyordu. Ama, gerçekte, bu anlarda benimle hiç ilgilenmiyorlardı. Diyeceğim, yavaş yavaş sorguların havası değişti. Artık yargıç, benimle ilgilenmez görünüyor, benim sorunuma da aşağı yukarı çözümlenmiş gözüyle bakıyor gibiydi. Bana bir daha Tanrıdan söz açmaz oldu. Onu hiçbir zaman o ilk günkü kadar da heyecanlı görmedim. Sonunda, konuşmalarımız daha içtenleşti. Birkaç soru, avukatımla az buçuk konuşmalardan sonra sorgu morgu bitmiş oluyordu. Benim dava, yargıcın deyimiyle, tabii seyrini izlemekteydi. Bazen da genel konulardan söz ettikleri zaman beni de söze karıştırıyorlardı. O zaman, rahat soluk alıyordum. Bu saatlerde, kimse bana karşı kötü davranmıyordu. Bu oyunlar öylesine doğal, öylesine düzenli bir ihtiyatla oynanıyordu ki, kendimi hemen hemen ‘aile’den saymak gibi gülünç bir duyguya kapılıyordum. Açıkça söyleyebilirim ki, sorgunun sürdüğü on bir ay sonunda, yargıcın beni odasının kapısına kadar geçirip içtenlikle omzuma vurarak, “Bugünlük bu kadar,’ Bay Teccal,” dediği o az bulunur anlarda olduğu kadar, hiçbir şeyden böylesine haz duyduğumu anımsamıyorum. Sonra beni jandarmalara teslim ediyorlardı.

Albert Camus
Kaynak: Yabancı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Hikmet Kıvılcımlı: İstanbul’un kapıları içeriden Hıristiyanlar ve Musevîler eliyle açılmıştır

İstanbul’un fethini sırf bir Müslümanlık ve Hıristiyanlık savaşına bağlamak, en az beş yüz yıl evvelki kafa ile düşünmek olur. İstanbul’un...

Kapat