Hikmet Kıvılcımlı: İstanbul’un kapıları içeriden Hıristiyanlar ve Musevîler eliyle açılmıştır

Hikmet kivilcimliİstanbul’un fethini sırf bir Müslümanlık ve Hıristiyanlık savaşına bağlamak, en az beş yüz yıl evvelki kafa ile düşünmek olur. İstanbul’un fethi bir dinin öteki dine karşı zaferi değil, ilerlemenin gerilemeye karşı zaferidir. Din, kadim savaşlar için başta gelen bir bayraktır. Ama sade bir bayrak… Bugün de bayrak, harbin sebebi değil, dövüşen ülkülerin elle tutulur sembolüdür. Fetih savaşlarındaki dini esbab-ı mucibeler kimseyi aldatamaz. Din gayretleri, tezatlı tarih hengâmelerini güden derin maddî kanunların satıhta yüzen sembolik ifadelerinden ibarettir. Onun için, ancak medeniyet tarihinin bütünlüğünü kavramayanlar, İstanbul’un fethini bir Müslümanlık ve Hıristiyanlık çarpışması derecesinde küçültebilirler.

Gerçekte, İstanbul’un fethi, her şeyden evvel bir insanlık ve medeniyet hamlesidir. Arapçada “fetih” sözü güzel bir tesadüfle “açmak” manasına gelir. İstanbul’un fethi de o zamanki insanlığı bir çıkmazdan kurtarmış, medeniyete yeni ufuklar açmıştır. İstanbul’un fethi, tarih yolu üstüne kabus gibi çökmüş bir cesedin (Bizans engelinin) kaldırılması, Bizans çöküntüleriyle tıkanmış medeniyet yollarının, yalnız Müslümanlara, yalnız Türklere değil, tekmil insanlığa yeniden açılmasıdır. Açılış biraz acıklı mı olmuştur? Mümkün. Fakat o zaman ölüleri böyle kaldırmak âdetti. Demek İstanbul’un fethi, yalnız Türklerin değil, bütün dünyanın kutlayabileceği, kutlamakta haklı, -hatta bir dereceye kadar, insan olarak- vazifeli sayılabileceği büyük tarihsel devrimlerden biridir.

Fetih zorla mı? Gönülle mi?
Bizzat İstanbul’un fethine yakından bakalım. Orada Hıristiyan, Müslüman bütün geniş halk yığınlarının, âdeta farkına varmadan, hatta belki istemeyerek, elbirliği ettikleri görülür. Fetih açılmak manasına gelince; İstanbul’un kapıları, dışarıdan alelumum Türkler ve Müslümanlar, içeridense Hıristiyanlar ve Musevîler eliyle açılmıştır. Gerek İslam, gerekse alelumum göçebe geleneğinde bir şehir, ya zorla (an’veten) yahut barışla (sulhen) ele geçirilir. An’veten yani zorla zaptedilen şehirde bütün başka din mensupları kılıçtan geçirilir veya köle gibi satılır; yabancı din mabetleri yok edilir. Halbuki fetihten sonra İstanbul’da, Hıristiyanlarla Yahudiler tamamen hür yaşıyorlardı, kiliselerle havralar ayakta duruyordu. Neden İstanbul’daki gayr-i Müslim mâbetleri yıkılmıyor? Neden Müslüman olmayanlar köle edilmiyor?

Kanunî devrinde bu sualler zihinleri öylesine tutuşturmuş ki, alevler meşihat (şeyhülislamlık makâmı- ed.n.) saçağına kadar yükselmiş. Ve bunun üzerine, padişahların bile önünde eğildikleri fetva yoluna gidilmiş. İnkılâp müzesinin 88 numarasında kayıtlı “Kanun-u kuteber derzaman-ı Süleyman” elyazması (Kaleme alınışı: Hicri 988, Miladi 1580), Ebussuud’un şu fetvasını tesbit ediyor:

“Mesaili şetiy (ayrışık meseleler), merhum Sultan Mehmet Mahmiye’i İstanbul ve etrafındaki kariyelere an’veten fetheylemiştir. El Cevab: “Maruf olan anveten fetihdir. Ama kenayisi kadime hâli üzere ipka olunmak sulhen fethe delâlet eder. Sene-i Hams ve Erbain ve Tis’amie tarihinde bu husus teftiş olunmuştur. 110 yaşında bir kimesne ile 130 yaşında bir kimesne bulunup Yahudi ve Nesara taifesi el altından Sultan Mehmet Han ile ittifak edip Tekfure Nusret itmeyecek olup Sultan Mehmet dahi anları sebyetmeyip malları üzerinde mukarrer edecek olup bu veçhile fetih oldu deyu müfettiş muhzirinde şehadet idüp, bu şehadet ile kenayisi kadime hali üzere kalmıştır.

Ketebehu Ebussuud”
Demek İstanbul, yalnız Müslüman’ın zoru ile değil, aynı zamanda Hıristiyan halkın gönlü ile fethedilmiştir. Filhakika, Fatih devrinin Türkleri, zamanımızın atom bombası kadar müthiş görünecek, yeni teknik keşiflerle İstanbul surları önüne gelmişlerdi. Macar mültecisi Ürben, o zamana kadar görülmedik topu dökmüştü. 60 öküzle ve iki bin insanla iki ayda Edirne’den İstanbul’a gelen bu topun çevresi 9, çapı 3 kademdi, sesi 30 milden işitiliyordu. 1200 okka çeken granit güllesi bir mil uzağa düşüp, 6 kadem derinliğinde toprağa gömülüyordu. (1 kadem=80 cm)

Fakat bazı mânidar noktaları unutmayalım:

1- Macar Ürben, ilkin Bizans hizmetinde idi. Osmanlılar, onu Bizans’tan kendilerine çekmeyi bildiler. Çünkü terakki beri taraftaydı. Bizans geriliğine batmıştı.

2- “Rumların da topları vardı” (Ahmet Refik: “Bizans önünde Türkler”s,402 ) “Yalnız cephaneliklerde barut azdı” (keza); ve Bizans topları, kullanılması pek becerilemediği için, geri teperken kendi surlarına zarar veriyordu. Demek Bizans’ta eksik olan top değil, insan imanı idi.

3- Nihayet, bütün dehşetine rağmen Ürben’in “Şahi” adlı topu, Bizans’ı fetheden şey olmadı. “Bir gün patladı. Mucidini de, zabitlerini de öldürdü”. (Ahmet Refik, a.g.e.:402)

Osmanlılar, top tekniğinden başka, yaman bir ahşap kule de kullandılar. Lakin bir sabah, kulenin geçmesi için doldurmuş bulundukları hendeğin yeniden boşaltılmış olduğunu görünce şaşırdılar. Gene Osmanlılar yeraltı yolları ile surların altından geçmeğe çalıştılar. Lakin bir Alman, Bizans tarafında da karşılık dehlizler açıp, Rum ateşiyle Türkleri karşılamayı akıl etti. Osmanlı donanması, Haliç zincirini kıramayınca, karadan Haliç’i aştı. Lakin bu daha ziyade manevî tedhişe yaradı. Bütün tarihi değişmelerde bu böyledir. İstanbul fethinde de yalnız başına teknik unsur, yetici bir kuvvet olamamıştı.

Bütün mesele o tarihi savaşta, iki taraftan hangisinin insan gönüllerini kazandığına gelip dayanıyordu. İnsan meselesinde Bizans yaya kalmıştı. İnsanı Türkler cezbediyordu. Bu cazibe elbet Bizans hükümdarına karşı açıkça itiraf edilemezdi. Ancak, Ortaçağ yığınlarına has batıl itikatlar şeklinde belirtiler veriyordu. Kuşatma günlerindeki Bizans’ın halk psikolojisini tarih şu satırlarla anlatır: “Bazen ortaya bir takım şayialar çıkıyor, gökten bir emir geldiği ve bu emirde Türklerin şehre girmelerine mümanaat olunmaması, hatta Jüstinyanüs sütununa kadar bırakılması, orada bir melek zuhur ederek kendilerini perişan edeceği ağızdan ağıza geziyordu. Bu şayialar Bizans’ı müdafaa için silaha sarılmak istemeyenleri memnun ediyordu. (Ahmet Refik: Bizans önünde Türkler,s. 398)

O zamanın insanı, içgüdülerine başka dil bulamıyordu. Bu hâli sözde “Bizans ihaneti” ile izah etmek, büyük tarih olaylarını, küçük hilekârlıklara irca etmekten farksızdır. İhanet, yüzeyde görülen şeydir. Asıl derin sebepler: Bizans sosyal düzeninin halk için dayanılmaz hâle gelmiş bulunmasında gizlenir. Ezilen Bizans halkı, dini ayrı Osmanlı Türklerinde adalet ve insanî kudret sezmiştir. Bizans rejiminin baskısı, halk için dafia rolü oynamış; Osmanlılığın getirdiği yeni düzen, bunalan halkı cazibe kuvveti gibi çekmiştir. Ve bir gün, en kritik anda, Bizanslı insan, şehir sularının o aşılmaz kapılarından birini, görünmez elleriyle, ansızın, Konstantin’in arkasından Türklere açıvermiştir.

Kadim toprak dâvâsı
İstanbul’un fethine, Müslüman olmayanlar neden taraftardılar? Nasıl oldu da aynı İsa dinli Papa’nın Katolikliğiyle bir türlü kaynaşamayan Bizans halkı, can düşmanı Müslümanlarla “el altından ittifak” ediverdi?

Bu tezatlı görülen hakikati, Hıristiyanların güya şaşkınlığı ile yorumlamak, en hafif manasıyla şaşkınlığın ta kendisi olur. Gerçek tarihte, şaşkınlıklar ve yanlışlıklar aramak ilim dışı bir kuruntudur. Tarihte en kör tesadüf saydığımız hadiseler bile, son duruşmada, önüne geçilmez “tunç kanunlar” icabıdır. Bizans tezatlarının iç yüzünü idare eden kanunların başlıcaları kadim çağların toprak meselesine dayanır.

Bizans 10-11. yüzyıllar arasında en parlak devrini yaşadı. 11.yüzyılla beraber derebeyleşmeye başladı. Derebeyleşme, köy topraklarının mütegallibe eline geçmesi demektir. Toprağı tekeline alanlar, toprak vasıtası ile geçinenlerin hayatları kadar, devlete de hükmettiler. Derebeyleşmenin ilk tepkisi, merkezî devletin can damarını tıkamak oluyordu.

“Arazinin kâmilen kilise ve manastırlara geçmesi hazinenin varidatını (gelirlerini) azaltıyordu. Rahiplerin imtiyazı orduyu kuvvetsiz bir hale getiriyordu.” Bunun üzerine, bütün kadim imparatorluklarda adeta “tekerrür” eden fasit daire hareket geçti. Varidata susayan “İmparatorlar, ahalinin vergisini arttırmaya başladılar. Kilise ile bazı imtiyazlı sınıflar vergiden muaf oldukları için bütün yük köylü ile esnafa yükletildi.” (SCH. DİEHL: “BYZANCE. Grandeur et Deca. danse” ve St. Rumciman: “La Civilisation Byzantin” eserlerinden hülasa; Ş.B. Ül. 79. Temmuz 939, S. 410).

Derebeyleşmenin yarattığı tezatlar, yalnız alt tabakaları ezmekle kalmaz. Üst imtiyazlı zümrelerin de tepişmelerine yol açar. Derebeylerle merkezi kral arasında çarpışmalar alır yürür. “Osmanlı İmparatorluğu kurulurken bu mücadele son safhasına varmış. Beyler lehine neticelenerek büyük bir kısım toprakların mülkiyeti ile birlikte, devlete ait nüfuz ve salahiyetlerin de malikâne sahiplerinin ve kiliselerin eline geçmesine mucip olmuştu.” (Zaharie: Boissonadde’den nakil. Ö. B. Ül. 61, Mart 1938)

Osmanlı yıldızının parlaması böyle bir fırsat çağında başlar. “Osman Bey zamanında Bizans İmparatoru, II. Andronikos’tu (1283-1338). Andronikos, VIII. Mikail Paleologos’un oğlu idi. Zamanında Anadolu perişan bir halde idi. Babası Mikail’in devrinde Anadolu’nun Vitinya (Trabzon ve ilh.) ve Firikya gibi dağlık yerler arazisi, vergiden muaftı. Buna mukabil onlar da yerli asker teşkil ederler, memleketin müdafaasına yardım ederlerdi. Mikail, hazinenin zaruretini görünce, kumandanların aylıklarını kaldırdığı gibi, onlardan fazla vergi de almaya başladı. Keza ahalinin de vergilerini arttırdı. O derecede ki vilayetler artık hükümete imdat şöyle dursun, kendilerini bile müdafaadan aciz kaldılar.” (Ahmet Refik: Bizans Karşısında Türkler, İstanbul 1927, s. 22-23).

Yani, Vitinya (Trabzon vs.) ve Firikya (Bursa ile Konya) Bizans’ın en hassas yerleri hâline gelmişlerdi. Osmanlılar da tam bu kaynaşma noktaları üzerine binmiş bulunuyordular. Böylece, zamanın dünya medeniyetini temsil eden Bizans İmparatorluğu; geniş halk yığınları için çekilmez işkence; üst tabakalar için de huzursuzluk kaynağı olmuştu. Bu şartlar altında, Osmanlı akınlarını yalnız Hıristiyan kara halk hoş görmekle kalmadı; bizzat Bizans tekfurlarından da Osmanlı hareketine katılmalar sıklaştı. İlk Osmanlı hamlelerinin siyasî akıl hocası ve dışişleri bakanı durumunda olan şahıs Köse Mihail’di. Rumeli fütuhatında Evrenos Beyler, Türk İlbleri (Şövalye- Gaziler) ile yan yana zafere koştular. İstanbul fethine mukaddeme (başlangıç) olan Güzelcehisar’ı başta Zagnos Paşa kurdu. İstanbul Kuşatması’nda Kayser’in barış teklifine Vezir-i Azam Halil Paşa taraftar iken, bu teklife karşı koyan, kuşatmaya devam işinde Fatih’i ikna eden gene aynı Zagnos oldu.

Tarihte hep öyledir. Maddî sebepler bir defa yolun ana hatlarını çizdi mi, o yolda gereken manevî unsurlar hemen baş gösterir. Nitekim subjektif olarak, ortada hâlâ bir Hıristiyanlık ve Müslümanlık gayreti vardı. Ama, objektif durum, tarih sahnesinde rol oynayanların başı üstünden, insanlığın mukadderatını geliştirmekte Hıristiyan’ı Müslüman’a yardımcı ediveriyordu. Bunun en parlak örneğini, sonra Bizans’a hücum etmeleri verir. Kendilerine “Magribî” de denilen Katalanlar, Roje de Flor kumandasında, Bizans İmparatoru emrine girmişlerdi. Aydın, Menteşe, Saruhan, Karasi ve Karaman oğullarına karşı zaferler kazandılar. Bu sefer Andronikos ürktü. Bulgarların Bizans’a hücumlarını bahane ederek, Katalanları parçalamaya yeltendi.

“Katalanlar, İmparatorun maksadını anladılar. Türklerden aldıkları yerleri kâmilen tahrip ettiler. Ordularını parçalatmamak ve Bizans’a erzak vs. göndertmemek için Çanakkale Boğazı’nı tuttular, Gelibolu’ya yerleştiler. Daha sonra, Rumların Hüd’alarından dilgir (gücenik) oldular. Onlara karşı en müthiş muharebelerde bulundular.” (A. R: Keza, S. 25)

Bizans, Katalanların reisi Roje’yi öldürdüğü vakit, Gelibolu’da yapılan toplantıda, Katalan reislerinden Beranje şöyle bağırdı: “Anadolu’yu silahımızın kuvvetiyle Türklerin (Derebeyleşmiş Selçuk Saltanatı artıklarının demek istiyor.) zulmünden kurtarmaklığımız bizim için ne derece ebedî bir şan ve şeref bahşedecek ve namımızı en uzak hedeflerimize kadar intikal ettirecek bir hadisedir. Bunu, bize bu mertebe nareva (katışıksız) muamelede bulunan Rumların da hayretle takdir etmemeleri gayri kabildir. Bu hayınlar, şimdi muzaffer kollarımızın kuvvetini anlasınlar.”

Kızışma en çok fatihin dedelerine yaradı. Osmanlı Türkleri: “Katalanların Gelibolu’ya yerleşmelerinden bir sene sonra Bizans’a karşı yapılan muhacemlerden istifade etmeye başladılar.” (A.R. : Keza, sf. 26) “Türkler Katalanlarla beraber Marmara sahillerini kâmilen elde ettiler. Bu suretle Trakya Anadolu’dan geçerek Türkler için büsbütün açıldı.” (Keza sf. 30)

Toprak dâvâsının hâlli
Müslüman, Hıristiyan herkesin Bizans’ı neden yıkmak istediğine işaret ettik. Nasıl oldu da Bizans dafia kuvvetinden kaçanlara, Osmanlılık cazibe teşkil etti? Bunu bir maddî bir de manevî iki cepheden gözümüzün önüne getirebiliriz. Osmanlılığın, Hıristiyan halk yığınlarına hoş gelmesi, her şeyden evvel Bizans’ta kördüğüm olmuş toprak münasebetlerini kesip atıvermesinden ileri gelir. Osmanlılar, Bizans ilişkilerini yıkmakla kalmazlar. Onun yerine temiz göçebe ruhunu kaybetmemiş yepyeni bir toprak düzeni de kurarlar. Bu yenilik Dirlik Düzeni’dir. Ayrıntılara giremeyeceğiz. Yalnız, Dirlik Düzeni’nin Osmanlılıkla beraber başladığını, daha doğrusu, Osmanlılığın temeli olduğunu hatırlatalım. İlk Türkçede “Kanun” demek, “Mirî toprak” demektir. Toprak kanunları 1302’lerde başlar. Osman (ilb, şövalye) Gazi’nin istiklâl yılı ise, 1300’dür. (“Kavaaniyni Kadiyme-i Osmaniye” el yazması, İnkilap Müzesi, No: 133)

Kanuna göre, Osmanlı bir yeri zapt etti mi, orada önce “Tahrir” (istatistik) yapar. Sonra, mirî toprağı çiftçiler arasında “taksim” eder. “Çift” sözü: Her yıl ekilen ve ürün veren iki çift öküzlük arazi demektir. Reayaya bedava verilen toprak miktarı, genellikle birer “bütün çift”tir. Bütün çift, toprağın verimlilik derecesine göre 70 ile 150 dönüm arasındadır. Onun için, topraklar, Hassa, Evsat, Edna diye üç dereceye ayrılır:

Toprağın çeşidi Beher çiftin dönümü:
Hassa yer 70-80
Evsat yer 100
Edna yer 136-150

Bu taksimde ne yaman bir eşitlikçiliğin hüküm sürdüğüne dikkat edilsin: Toprağın verimi arttıkça, dönümü azalıyor ve bütün çiftçiler hemen hemen mutlaka aynı ürünü alıyorlar. Böylece Osmanlılar fark iradı (borç) meselesini halletmişlerdir.

Miri topraklardan alınan vergi “arzın tahammülüne göre”: İlk zamanlar 1/8’i geçmeyen Öşür (Harac-ı Mukaseme (pay etme)) ile, iki ilâ beş dönüme bir akça düşen çift akçası (Harac-ı Muvazzafa (askerlik))’dır. Çift akçası, askerlik yapmayan reayadan alınır. Ve toprağın kalitesine göre yılda 25-40 akçeyi bulur.

Sonradan, Osmanlı toprakları da, Bizans usulü derebeyleşince vergilerin nisbeti ve çeşitleri boyuna artıyor. Fakat, ilk zamanlar bütün vergiler bunlardan ibaretti. Toprak bire beş-on mahsul verirken köylüler sekizde bir ayni vergi verince, tekfur çapuluna alışmış Bizans köylüsü için bu, nimet sayılırdı. Çift akçesi de dönüm başına bugünkü para ile 4-5 kuruş tutarındadır. İkinci Dünya Harbi’nden evvel kıraç toprağın dönümünden 40-50 kuruş arazi vergisi alındığına göre, zamanımızla mukayese bile mümkündür.

Osmanlı toprağında birinci insan çiftçi ise, ikinci insan eşkinci veya dirlikçi adını alan sipahidir. Dirlik tabiri, Karolenjiyen Fransa’sındaki benefice’in tam karşılığıdır. Dirlikçi, kendi maaşını çiftçilerin vergilerinden toplayıp çıkarır. Dirlikçiye sahib-i arz adı da verilir. Ama gerçekte o, toprağın hiçbir şeyine sahip değildir. Mirî toprağın tasarrufu, doğrudan doğruya köylünündür. Mirî toprağın mülkiyeti ise hiç kimsenin değil, Beytülmal’in, yani tekmil Müslümanlar topluluğunundur. Mirî toprak padişahın dahi mülkü değildir. Kim çalışırsa onun tasarrufuna girer. O hâlde, dirlikçilerin rolleri nedir? Bir kelime ile toprağın işletilmesini ve asayişini gözlemektir. Bir çift “münhal” (boş) oldu mu, onu boş bırakmayıp ehline “tapu” hakkı olarak vermek dirlikçinin iktisadî vazifesidir. Çiftçilerin barış zamanı itten uğursuzdan, harp zamanı dış istilalardan korunmaları dirlikçinin siyasî vazifesidir. Dirlikçi, kontrol ettiği toprakları bizzat işletemez ve keyfinin istediğine de veremez. Padişahtan en ufak kale yamaklarına kadar bütün tabakalar, mirî topraklar üzerinde sadece birer dirlikçidirler. Padişah ve sultanlara ait has dirlikler bir yana bırakılırsa, vezir ve beylerin 100 bin akçeden fazla hâsılat getiren hasları gibi, 20 ila 100 bin akçe arasındaki zeametler ve 3 ila 20 bin akçalık tımarlar da hep “mansıpla kaim”dirler. Yani, dirlikçi vazife başında kaldıkça dirliğin gelirinden faydalanır. Yoksa dirlik üzerinde herhangi bir mülkiyet iddiasında bulunamaz. Alelade, kaydı hayatla tayin edilmiş bir memurdur.

Dirliklerin esası Tımar’a dayanır. Tımarlı daima dirliğinin başında hazır bulunur. Tımar gelirinin hepsini değil, ancak ilk 3000 akçasını Kılıc-ı Tımar adıyla kendisine alıkoyar. Onun üstünde her 3000 akçaya mukabil, sefere göndermek üzere bir cebelu, -yani mesleği savaşçılık olan bir süvari- yetiştirir. Dirlikçi’nin geçim seviyesi, hiç olmazsa kanunen öteki muhariplerinkinden farksızdır. Ve “Sefere sahib-i tımar, bizzat gelmek gerektir.” (Asafname, el yazması s,15)

Görüyoruz. Çiftçiler arasında olduğu gibi, profesyonel muharipler arasında dahi mutlak eşitlik esas tutulmuştur. Osmanlı mirî toprakları, hemen hemen bütün ülkeyi kaplayan en büyük arazi kitlesidir. Orada, çiftçi ile dirlikçi, birbirini sömüren iki sınıf olmaktan çok, biri toprakla, ötekisi harp ve asayişle meşgul olan, sosyal işbölümü şeklinde birbirini tamamlayan iki tabaka gibi görünürler. Bu durum, elbet kısa zamanda her türlü soysuzlaşmalara saptı. Çünkü yalnız dirlikçinin insaf ve namusuna havâle edilmiştir. Fakat ilk zamanların idealist ilbleri, Bizans zulmü önünde çalışan Hıristiyan halk yığınlarına böyle bir toprak düzeni sunuyorlardı. Osmanlı’nın iktidara geçtiği yerde, hemen o gün, dirlik düzeninin bütün kanunları hayata geçiveriyordu. Dirlikçilerin sayıları da, bugün inanamayacağımız kadar azdır. (Hayrullah Efendi, Devlet-i Osmaniye Tarihi,c.11,s.211-214)

Osmanlı Avrupa’sından 44 bin, Osmanlı Asya’sından 91 bin “Tımarlı Daimi Muhafız askeri” sayar. Dirlik başına dört asker çıksa, tekmil imparatorluğun “Sahib-i arz”ları 30 bin kişiyi geçmemelidir. Bugünkü ufacık Türkiye’de memur sayısının 300 bini geçtiği düşünülsün. Osmanlılığın, Bizans yığınlarına harikulâde ucuz bir devlet şekli getirdiği anlaşılır. İşte, dini ayrı Hıristiyan halka, Osmanlılığın en büyük cazibesi, şüphesiz o eşitlikçi ve adâletçi toprak düzeni ile bu on kere daha ucuz devlet şeklidir.

Demokrat ruh kerâmeti
Demek, Hıristiyan halkın Türklere kucak açması veya tarafsız davranması, denize düşenin yılana sarılmasına benzemez. Belki, batan bir gemiden denize düşenin, sağlam bir gemiye sarılmasına benzer. Osmanlıların bir kalemde, kitaba hacet kalmadan tatbik ediverdikleri toprak düzeni bunu ispat eder.

Ancak şurasını unutmayalım: Dirlik düzeni, Osmanlı İlbleri kadar şahsî masrafları kıt ve dünya malına pabuç bırakmayan som idealist babayiğitlerin harcıdır. Osman Gazi, daha oğlu Orhan İlbi Bursa fethine gönderirken, şu öğüdü verdi: “Ve bir kimse ki sana Tanrı’nın buyurmadığı sözü söyliye, sen anı kabul etme. Ve eğer bilmez isen, Tanrı ilmini bilene sor. Ve bir dahi sana muti olanları hoş tut.” Bu ruhla yola çıkan Osmanlılar, İstanbul’dan önce Bursa’yı “baş yarılmadan ve kan dökülmeden” ele geçirdiler. Fetihten sonra: “Orhan Bey, Bursa halkına âdilane davrandı. Ahaliden ne bir çöp aldı, ne de kimseye aldırdı. Yalnız Tekfurun servetini gazilere üleştirdi.”

Bizans’ın neden o kadar çabuk yıkıldığını merak edip soran Orhan Bey’e, Bursa Tekfuru’nun akıllı veziri şu cevabı verdi: “(Osmanlı’nın) devleti köylerimizi zapt etti. Size muti (itaat eden) oldular ve bizi hiç anmazlar. Biz dahi, rahatlığa heves ettik. Biri dahi, bu kim, Tekfurumuz mal kodu faide vermedi. Anın çünkü mal vermeye nesne bulmadı.” Yani, Tekfur denilen Bizans derebeyleri, şahsî servet yığmak için halkı soyuyorlardı. O yüzden Osmanlı’yı gören köylü, yeni düzeni hemen benimsedi ve Hıristiyan Bizans’ı bir daha ağzına almadı. Servet delisi Tekfurlara karşı, Türk İlblerinin ne olduklarını en iyi gösteren misal, Osman Gazi’nin öldüğü gün bıraktığı servettir. Bu mirası tarih şöyle sıralıyor:

“Bir sarıklık bez (Denizli bezinden iç tarafı amameli.) Bir Yancuk (ata mahsus zırh.) 1 kılıç, 1 tirkeş (okluk), 1 mızrak. 1 tuzluk, 1 kaşıklık, 1 çift çizme. Kırmızı sancaklar (Alaşehir’de dokunmuş) Bir kaç Küheylan, birkaç çift hayvanı, birkaç yabanî kısrak. Ve üç sürü koyun.”

İşte Âl-î Osman saltanatı kurucusunun bütün dünya malı! Kayıhan oymağının ihtimal Altaylar’dan getirdiği üç koyun sürüsü bir tarafa bırakılırsa, Osmanlı İmparatorluğu’nun atası, bütün manasıyla Tiyf-ü teber Şah-ı merdan dedikleri bir züğürt şövalye (İlb) dir. Halkın haklı olarak aziz evliyalar mertebesine çıkardığı bu ilk Türk ilbleri, harpte kazandıkları ganimetleri “nefsi nefislerine ” hasretmek küçüklüğüne düşmediler. Başka nice adsız yiğitlerin kanlarıyla kazanılmış değerleri, sırf yurt imalarında harcamayı bildiler. İmaretler, hamamlar, kervansaraylar, çeşmeler, bedestenlerle ortalığı doldurdular. Fethettikleri yerleri mamureye (bayındıra) çevirdiler.

“De la Brekier’e göre: Bursa, Türklerin elinde bulunan şehirlerin en güzeli ve ticaret nokta-i nazarından en mühimi idi. Şehir gayet vaasidi. Şehrin üç dört imaretinde her zaman et, ekmek, çorba dağıtılırdı. Bursa’nın bedestenleri elmas, inci, pamuklu ve daha sair emtia (mallar) ile dolu idi. Buralarda erkek kadın alış-veriş ederlerdi. Hıristiyan kadınları kapalı geziyorlardı. Çarşıda Venedikliler, Katalanlar ve Cenevizliler görülüyordu.” (A.R.: Aynı eser,s.30)

Gazi Murad II. Edirne’de iken “Anadolu’daki kudafe neslinden olan Rumlar elinden alıp, ande bulunduğu hazain (hazineler) ve defaini (defineler) üç şerefli camie sarfetmiştir.” (Evliya Çelebi, Seyahatname,c.3, sf. 434) Yine Edirne’nin Ergene civarı için, Âşık Beşe tarihi şöyle yazar: “Yeri ormanlıktı ve çamur ve haramilerin yatağı idi. Hiçbir vakit yok idi ki harami adam almıya idi. Sultan Murat Han hazineler hacretti. Ol ormanları kırdırdı. Pak ettirdi. Köprünün iki başın mamur şehir edip imaret cuma mescidi etti. Hamam ve pazarlar yaptı ve ol vakit kim imaretin kapısı açıldı, Sultan Murat ulemayı ve fukarayı kendisi aldı. Ol imarete vardı. Bir nice gün atalar etti. Akça ve flöriler üleştirdi. Ol taam (ekmek) piştiği vakit mübarek elle üleştirdi ve çırağın kendi uyardı. Yapan mimarlara hil’atler giydirdi. Çiftlik yerleri olan şehrin halkını cümle avarızdan (olağanüstü alınan bir vergi) muaf ve müsellem kıldı.” (Âşık Beşezade Tarihi, sf. 116, A.R. 831)

Adı halk dilinde sadece “Koca Murat Gâzi” idi. Varını yoğunu halk hizmetinde harcadıktan sonra, ulema ve fukaraya son akçasını dağıtan, imaret ocağını ağzıyla üfleyip, yemeği halka eliyle dağıtan Padişah! İşte Osmanlı erlerinin yüz yılları aşan güçlerinin sırrı. Yalnız Padişah mı öyledir? Hayır. Bütün halk. “1432 ve 1433 senelerinde Kudüs’ten Fransa’ya karadan dönüş” eserini yazan, Burgonya Dükası İyi Filip’in baş mirahoru Bertrandon de la Brükiyer, yeni kurulan Osmanlı ülkesini baştanbaşa dolaşıp geçmişti. Gördüklerini şöyle yazdı: “Türkler yorgunluğa ve zahmetli hayata katlanırlar. Fakat şen ve coşkun adamlardır. Dillerinden hiç türkü düşmez. Onun için, Türklerle yaşamak isteyenler öyle kederli, hülyalı olmamalı, daima güler yüzlü olmalıdır. Bundan başka temiz yürekli ve merhametli insanlardır. Çok defa gördüm. Biz yemek yerken yanlarından bir fakir geçse, onu derhal bizimle beraber yemeğe çağırıyorlar. Biz ise bunu asla yapmayız.” (A.R. Aynı eser, sf.527)

İnsan bugünkü iri yarı demokrasi lakırdılarına, bu tarihî hakikatler arasından bakınca, elinde olmayarak diyor ki: Demokrasiyi biz kaybetmişiz, Batılılar bulmuş. Şimdi, hayatta kaybettiğimizi kitapta araştırmakla ömür törpülüyoruz. Çünkü demokrasi, ilk Osmanlılarda süslü bir laf değil, basitçe yaşanan bir hayattı. Nitekim onun içindir ki Türklerden sonra Bizans’ı gören aynı Frenk mirahorunun şu sözlerine inanmak mümkün oluyor: “Bizanslılar, Türk kıyafetinde gördükleri insanı fevkalade sayıyorlardı. Frenklere karşı ise büyük bir adavetleri (düşmanlık) vardı.” (Deniz Aşırı Seyahat, sf. 105)

Bizans halkı (resmi makamlar falan değil, halk!) Hıristiyan Frengi, Düşman ve Müslüman Türk’ü saygı değer dost biliyor. İstanbul’un fethine kapı açan halk psikolojisi bundan başka türlü olabilir miydi? Süleyman Çelebi’nin babası;

“Keramet gösterip halka, suya seccade salmışsın,
Yakasın Rumeli’nin desti takva ile almışsın!”

derken, bunu nukat ediyordu ve yerden göğe kadar haklı değil miydi? Fütuhat, harp gücünden ziyade bu “keramet”in eseri olacaktı.

Halkla beraber medeniyet kurtarıcılığı
Fatih Mehmet, II. Fatih olabilmek için ve olmadan önce, halka inmeyi ve Bizans’ta hüküm süren derebeyliğin Osmanlı ülkesindeki sızıntılarını yok etmeyi bildi. Yani, Fetih hiçbir zaman yalnız bir dış hadise olarak meydana gelemez idi. Fetihi, önce içeride yapmak, Osmanlı bünyesinde Bizans taklidi derebeyleşme eğilimlerini temizlemek gerekti. Fatih bu gereği, âdeta iç güdüsü ile sezdi ve yerine getirdi. Ancak ondan sonra, Bizans’a (gerek toprak düzeni, gerekse ruh bakımından üstünlüğünü kendi bünyesinde gerçekleştirdikten sonra) Hıristiyan’ı, Müslüman’ı etrafında toplayarak, Bizans’ı temizleyebildi.

Bunu bize en iyi anlatan eser, bir Osmanlı Rum mebusu tarafından Türkçeye çevrilen ve fetih zamanının bir Rum tarihçisi tarafından kaleme alınan Kristvulso’nun “Tarih-i Sultan Mehmet Han Sânî (ikinci)” adlı kitabıdır. Bu kitaba göre Fatih, Bizans’a hücum etmeden evvel iki tedbir aldı:

1- Osmanlılıkta derebeyleşme istidatlarını yok etti: “Ahâlinin şikâyeti vâki olan vülat (valiler) ve hükkamı (ileri gelen idareciler) azletti.” Bu gün bile “şikâyet”in ne yaman iş olduğu göz önüne getirilsin. Bizans çağında, Osmanlı’nın ahâliden bizzat Padişah eliyle şikayet toplayabilmesi ve sonra, doğrudan doğruya halkın şikâyeti üzerine beyleri ve kadıları azletmesi ibret alınacak örneklerdendir.

2- Toprak düzenindeki aksaklıkları giderdi: Zaten derebeyi unsurların temizlenmesi demek, toprak üzerindeki dirlik düzeninin saf Osmanlı şekline ircaı (dönüş) demekti. Fatih : “Muhsil ve hacipleri korkutarak ifayi vazifeye sevketti. Münhal vukuunda, namuslu ve emniyetli ve kifayetli memurlar tayin etti. Bu sayede varidatı devlet müddeti kalile zarfında tezayüt etmiştir (devlet gelirleri az zamanda artmıştır.)” (Kristovulos, Tarih-i Sultan Mehmet Han Sânî)

Yapılan reformlar sayesinde, hem üçte biri derebeyleşmiş unsurlar elinde ziyan olan toprak gelirleri, merkezi devlet eline geçti hem de halk yığınlarının Osmanlı idaresine karşı olan güvenleri sağlandı. O düzenle yola çıkan Fatih, bütün Anadolu ve Balkanlar gibi, bizzat İstanbul’da yaşayan insanlarla dahi işbirliği yapmaya imkân buldu. Mevcut zulüm sistemi demek olan Bizans rejimine karşı, Bizans’ın kökü olan eski Roma İmparatorluğu artıklarına karşı, her dinden halkla âdeta bir nevi kadim çağ tek cephesi kurmayı başardı. Bu tek cephenin temeli, “İtalyanlara karşı, yerli Rumlarla ittifaka dayanır. Osmanlıların evvel ezel kendilerini “Rumî” saydıklarını hatırlayalım. Fatih’in de, belki realist ve neticeli taktiklerinden birisi bu oldu. İstanbul’u dumurlaştıran Şark’taki ecnebî nüfuzuna karşı, yerli halkın haklı tepkisini mükemmelen kullandı. Bizans’a karşı kurduğu “Güzelce Hisar”ı (Rumeli Hisarı) yaptırırken, Bizans Kayserlerinin itirazlarını (hatta hücum heveslerini) Venediklilere, Cenevizlilere karşı bu hisarın lüzumlu olduğu cevabıyla bastırdı. 1500 okka bakır ve kalayla yerinde döktürülen, o zamana kadar görülmedik “silah”lar icad edildi. Bu toplar “ot” yani “Güherçile, kükürt, kömür ve haşiş gibi har ve yabis mevadından mürekkep bir ruh” (Kristovulos, age, sf. 43) yaptırıldı. Bütün yeni harp tekniği, hep o (Hıristiyan-Müslüman ayırdı yapılmaksızın meydana getirilen) Bizans’a karşı tek cephe ittifakı ile mümkün oldu.

Bizans kâbusundan bıkmış usanmış olan Ada, Balkan kavimleri, her türlü yaratıcı dehâlarını, henüz “Gâzi”(ilb) geleneğini kaybetmemiş bulunan Osmanlıların emrine vermişlerdi. Gemiler, toplar Macar’ın hüneri idi. Eski Doğu-Batı zıddiyeti, yalnız yüzeyde görülen, Ortodoks-Katolik adlı dinî horoz dövüşü değildi. Bu uzlaşmaz mezhep kavgalarının altında, Roma ile İstanbul’un derin iktisadî ve siyasî menfaat ve hegemonya ayrılıkları gizli idi. Batı’dan gelmiş istilacılar, eski medeniyetler mirasçısı bulunan yerli halkı hoşnutsuzlaştırıyordu. “İtalyanlar ve hasseten Venedikliler”e karşı, Rodos ve İspanyol korsanlarına karşı, yerli Rumlar, Osmanlı’ya sığınıyorlardı. Bunun başka bir örneğini, Mora ile Adaların zaptı hadiseleri verir: “Zaten Ada ahalisi, Hükümet-i Osmaniye tarafından bir tecavüz vukuunda İtalyanlar’ın kendilerine muavenet (yardımcı olmak) edemeyeceklerini bildiklerinden, onları istiskal (yüz vermemek) ile, kendilerinden kurtulmak ve hükümet-i Osmaniye’ye iltihak etmek isterlerdi.” (Kristovulos,age, sf.103)

Aynı müellifin bizzat kendisi bile, Limni adasında yerli halkla anlaşarak 45 İtalyan’ı uğurladıktan sonra Ada’yı Osmanlılara teslim ettiğini anlatır. Neden? Çünkü, Batılı istilacılar, hulül politikası, üst tabakaları satın alma yolları ile bir kere yerleştikten sonra, memleketin can damarlarını elde ediyorlar, yerli halkın elinden ekmeğini alıyorlardı. O sıra Bizans İmparatorluğu’nda Boğazlara oturmuş devasa bir hasta ahtapotu andırıyordu. Ahtapotun muazzam kırtasiyeci ve militarist kollarının bütün hışmı, yalnız kendi ahalisini sıkboğaz etmeye yarıyordu ki bu da onu ecnebî tesirinde zebun bir bekçi köpeği durumuna düşürmekten öteye geçirmiyordu. Öte yanda: “İtalyanlar ve hasseten Venedikliler, aralarında zuhur eden münazaat (tartışma) yüzünden bu havaliye sarkıntılık edip gemileri Şark sularına doğru cereyan ve Akdeniz boğazlarını sed ile mileli sairenin (farklı milletlerin) şefaininin mürürünü (geçiş) menediyorlar idi.” (Kristovulos, age, sf. 24)

Görülüyor ki bu durum karşısında Osmanlılar, yalnız yeni ve daha adâletli bir sosyal düzen getiren tarihsel devrimciler gibi değil, aynı zamanda yerli halk yığınlarının insanî ve tabir caizse millî kurtuluşlarını sağlayan kurtarıcılar gibi hareket etmek durumunda idiler. Fatihlerin o zamanki kafalarından nelerin geçtiğine değil, neleri yaptıklarına bakalım. Fatih’in bayrağı üstünde yazısı görünmeyen şiar; ilkin, İtalyanlara karşı gelmek, sonra bizzat İtalya’yı fethetmek oldu. Bu âdeta, Roma’nın Batı’dan Doğu’ya yapmış olduğu bin yıllık saldırısına cevap olarak, Doğu’nun Batı’ya taze Türk kuvvetleriyle açtığı karşı saldırı idi. O zamana kadar Balkanları ve Yakın Doğu’yu haraca bağlamış olan İtalyan kent (site)’lerine karşı, en başta Rumlar gelmek üzere, herkes -ihtimal ticarette rakip olmadıkları ve herhâlde ticaret yollarını açtıkları için- Osmanlılar’a kucak açıyor, kolaylık gösteriyordu. “Şayet güzel ve emin limanlara mâlik olan Mora kıtası, İtalya’ya sefer vukuunda kuvve-i berriye (deniz kuvvetleri) ve merkezî hareket olabileceğinden, kıta-i mezkurenin (adı geçen toprakların) zaptı için sefer icrasına karar verildi.” (Kristovulos, age, sf.116)

Bu seferlerde Fatih’in hangi ruhla hareket ettiği, kendisine atfedilen şu nutuktan okunabilir: “Kayser el’an kemini intizarda, ahzüsare (öç almak) fırsat kollamaktadır. Ceddim Sultan Beyazıt merhum zamanında Rum Kayseri dış denizinden (Atlantik’ten) ve iç denizden (Akdeniz’den) nice akvamı ve Garbi Fransa’da Kelte ve Keltevires (Celtibros) tavaifini ve Rayn nehri tarafından Cermenleri ve Ulah Krallarını aleyhimizde tahrik ve teşvik asakiri vefirelerini Tuna’da gemilerle teşvi etmedi mi?” (Kristovulos, age, sf.30)

“Bir müddet sonra Rum Kayseri, Moğol (İskit) cinsinden Timur’u Bağdat’tan kaldırarak üzerimize musallat eyledi.” (Kristovulos, age, sf. 31)

Lâkin Fatih’in aklından geçenler her ne olursa olsun tarihen yaptığı iş, Bizans idaresine karşı ve Bizans’a rağmen, insanlığın Bizans zamanında atmış olduğu ileri adımı geri aldırmamak, sonuç olarak bizzat Bizans’ın geliştirdiği medeniyet kazançlarını savunmaktır. Bu nutuk ile Fatih, o zamanki en ileri medeniyet dünyasını, Yakın Doğu’yu ve Balkanları, gerek Doğu’dan gelen Moğollara, gerek Batı’dan gelen Kelt ve Cermen derebeylerine karşı, Osmanlı ile işbirliğine çağırıyor gibidir. Çünkü Osmanlılık, bir taraftan çürümüş Bizans idaresi yerine göçebe demokrasisinden kalma taze sosyal teşkilatçılığı ve âdil, eşitlikçi iktisadî toprak düzenini ortaya atar. Öbür taraftan, yok olma tehlikesine düşmüş medeniyeti, hem iktisadî/ticarî anarşiden, hem yıkıcı Moğol ve Cermen istilasından kurtarmaya girişir. İstanbul’un Türklere geçişi, Osmanlılığın gelgeç “Tavaifmülük”ten kurtulup, sürekli bir imparatorluk halinde kuruluşu, bu sosyal ve siyasî şartlar içinde oldu. Bu şartlar altında, Fatih’in objektif rolü, yerli kahramanlık ve medenî kurtarıcılık, tarihsel devrimcilik sayılır.

Dünya ticaretinin açılışı
İstanbul’un fethi, Boğazlar’ın “İtalyanlar’dan” ve “hasseten Venedikliler’den” kurtarılması, Boğazlar üzerine tıkayıcı ve fonksiyonsuz bir ağırlık gibi çökmüş bulunan Bizans derebeyliğinin kaldırılması demektir. Bu sayede, Boğazlar, Uzak ve Yakındoğu ile Tuna ve Akdeniz ticaretine engelsiz ve şartsız kayıtsız -hatta sonraları kapitülasyonlar şekline soysuzlaşacak derecede- serbestlikler açıldı. Yani, İstanbul’un fethi, dünya ticareti için bütün mantıkî neticelerini verdi. Gerçekten, İstanbul bir kilitti. Onu, -paslanmaktan kurtarmak için- Osmanlı anahtarı açtı. Ve açar açmaz da Osmanlı’ya bütün dünya ticaretinin kapıları ardına kadar dayandı. Bir darbede, Tuna ile Fırat Dicle arasında uzanan destanlaşmış yüce bezirgân ülkesi, Osmanlı’nın avucu içine girip, nısbi asayişine kavuştu. Ada Rumları, kendiliklerinden Osmanlı’yı çağırdılar.

Trabzon: “İkliminde her türlü mahsulât ve nebatat mebzulen yetiştiği gibi, Ermenistan ve Asur ve buna mücavir kıtaların merkezi ithalat ve ihracatı olmak hasebi ile ezmene-i kadimede pek ziyade servet ve kuvvet kazanmış ve yalnız akvam-ı mücavire nezdinde değil, akvam-ı baide nezdinde bile namdar olmuştur.” İstanbul İmparatorluğu’nun devamı müddetince Rumlar Karadeniz Boğazına da hâkim olduklarından, Osmanlı donanmasının Boğazı geçmesi ve Karadeniz’e çıkması mümkün değildi. Bu sebebe mebni Trabzon hükümeti, dahili mücadelatın devamına rağmen yine mevcudiyetini muhafaza edebiliyordu. “Fakat Konstantin’in üfulü (batış) Şark’ta siyaset-i umumiyeyi değiştirmiş ve İstanbul Boğazı Osmanlıların eline geçtiği hâlde Karadeniz sahillerine giden yollar dahi açılmış olduğundan, Trabzon Asya’yı Suğra üzerindeki öteki memleketler gibi, Osmanlı hükümetine baş eğmeye başladı.” (Kristovulos, age, sf. 145-146)

Sinop: “Karadeniz sahilinde pek güzel ve pek zengin bir şehirdir. Zira idaresinde geniş ve mahsuldar bir kıta bulunduğu gibi, komşu havalinin küçük Asya’nın Cenup kısımlarının iskelesi ve ithalat, ihracat merkezi olmak hasebiyle de bir ticaret benderidir. Ondan maada, arazisinin ve denizin bahşettiği pek faydalı ve pek bol mahsuller dahi, bu memleket için başka bir zenginlik, başka bir meziyettir. Bu mahsullerden en mühimi, Sinop havalisinde pek bol olan ve burada imâl olunduktan sonra Asya ve Avrupa kıtalarına ihraç edilen bakır madeni teşkil eder ki bu sayede memleket pek ziyade zenginlik elde etmiştir.”

“Kürtlerin ve Acemlerin Şahı olan Uzun Hasan’ın bu şehrin fethine pek ziyade arzukeş olduğu nezd-i şehriyaride meczum bulunduğundan…” (Krito. sf. 149)

Böylece genel olarak İslam-Hıristiyan, özel olarak Selçuk-Bizans zıddiyetinin -bir senteze varamayan uzun kavgalarla parçalandığı- Doğu ile Batı arasındaki (bugünün tam tersine akan) büyük geleneksel ticaret ırmağının Anadolu köprüsü, Osmanlı eliyle yeniden kurulmuş ve seyrüsefere açılmış bulunuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun ikinci, yani imparatorluk olarak kuruluşuna, İstanbul’un fethi bir semboldür. Bu sembolün ifade ettiği asıl mana, dünya ticaretine yol açmak ve yol yapmaktır. Yol, yani bezirgân ilişkilerinin kan damarı, can damarı Osmanlı fütuhatının, tarihte hem sebebi, hem neticesidir. Bütün kadim akınlar gibi, Osmanlı hamlesi de yolculuğunu (hem yola gitmek, hem yol yapmak manalarında yolculuğunu) gayet açık, maddî, hatta sinik bir bezirgân içgüdüsü ile yapar. Âdeta tekmil Osmanlı düşüncesi, hep seyahat ve ticaret edenlere kolaylık göstermekle özetlenir. Mesela, İstanbul ele geçince, büyük imâr işlerine girişildi. Bu geçici, kısmen yeni ihtiyaçları gidermek için zarurîydi. Fakat asıl maksat, “Seyr-ü seyahat edenlere bais emniyet olmadığından, (İstanbul’un) iskânı ahali suretile temdini (medenileştirme) ve asayişinin temini” (Kritovulos: Keza, sf. 113) idi.

Bunu Bizanslı bir Rum tarihçi, günü gününe yazdığı için, doğru olarak kabul etmemek elden gelmez. Demek İstanbul, dünya ticaret ve medeniyetinin merkezi rolüne, Osmanlı fethi ile yeniden katılıyordu. Bir zaman “Bütün yollar Roma’ya gider.” deniliyordu. Fatih’den sonra: Bütün yollar İstanbul’a gider, olacaktı. Ve öyle oldu.

Sırbistan: Bir taraftan Avrupa ve tekmil Batı ticaretinin büyük can damarı olan Tuna yalılarına, öbür taraftan zengin altın ve gümüş kaynaklarına hâkimdi. Osmanlılar o ticarî stratejik noktalarla, külliyetli miktarda altın ve gümüş ocaklarını havi Növohrodo’yu tuttular. Geri kalan yerleri Kral’a bırakıverip döndüler. “Athyra ve Region Haliçlerindeki mürürü zamanla çürümüş köprülerin seri tamir ve termimine ve İstanbul’a müntehi olan yollar pek harap olduğundan bunların da tanzimi ile kaldırım inşaasına beren (deniz yoluyla) seyahat eyleyenlerin meksü aram-ı (rahat dinlenme) için cabeca (yer yer) hanlar ve konaklar tesisine hasrı ihtimam eylediler.”(Kritovulos: Keza, sf. 112)

Fatih, Arnavutluk’ta dahi: “Boğazları zapt ve buradan girip çıkacak eşhasa (tabii bilhassa bezirgânlara) Arnavutlar tarafından taarruz edilmemesi için, mezkur boğazlara külliyetli muhafız askeri vazetti.”(Kritovulos: sf. 183)

Osmanlı ordusu, ordu değil, harikulâde keskin bezirgân dişli bir yol tesviye cihazı, kadim zamanın muazzam canlı buldozeri idi sanki: “Ordunun ağırlığı meyanına makineler, inşaata mahsus aletler ve dülger edevatı ve sair inşa maddeleri ve bir hayli demir ve bakır bulunmakta idi.”(Kritovulos: Keza, sf. 183)

Fatih: “Badehu, piyade asakirinin bir kısmını ağaçlarla örtülü ve sarp ve geçilmez mahallerin tesviyesiyle, süvari ve piyade askerlerinin ve mekkarilerin ve araba ve sair yol hayvanlarının kolayca sevk-ü imrarına müsait bir hale ifrağına memur etti.”(Keza, sf. 184).

Velhâsıl, ordu bahane idi. Yapılan yoldan, ordu yüz yılda kaç defa geçecek idi? Asıl ordunun arkasında, geceli gündüzlü, o yolu tepip işletecek olan kervan ve bezirgân kümeleri heyecanla bekleşiyorlardı. Bir vakit, Cevdet Paşa’dan Abdurrahman Şeref’in tahrif ederek aldığı fikirleri büsbütün soysuzlaştıran bazı günlük siyasetçiler, Yavuz’un Doğu’ya Kanunî’nin Batı’ya kaçtığını güya “tenkit” etmekten hoşlanmışlardı. Tarihçilerle politikacıların yanıldıkları noktalar; bir taraftan coğrafî ekonominin determinizmi, diğer taraftan Osmanlılığın medeniyet tarihindeki öz rolüdür. Bu rol, her şeyden önce; Doğu ile Batı arasındaki geleneksel ticaret yollarını temizleyip muhafaza etmekten ibaretti. Osmanlı kuruluşunun fetihle gerçekleşen bütün sırrı; bir yanda kadim Hint ve Uzakdoğu bezirgân yollarını korumak, öte yanda Kara ve Akdenizlerle Tuna boylarını İtalyan ve Cermen tekelinden temizlemekti. O zamanın şartları içinde bu iş, Dünya ticaretinin anahtarlarını emniyet ve asayişe kavuşturmak, bir kelime ile Dünya medeniyetini müdafaa etmekti.

Batı medeniyetinin doğuşu
Osmanlılık ve İstanbul’un fethi, yalnız kadim büyük medeniyet yollarını açıp, insanlığın eski kazançlarını geliştirmekle kalmadı. Belki, üzerinde ne Doğu ne Batı ilminin hâlâ bir türlü duramadığı bambaşka ve inkâr edilmez bir netice daha verdi: Batı medeniyetinin doğuşu.

Bu iddia, hislere değil olaylara uygundur. Avrupa’da, bugünkü Batı medeniyetinin doğuşu tohumlarına, “Rönesans” (Diriliş) adı verilir. Avrupa’da Rönesans, dikkat edilirse görülür ki bir tek değil, ikidir; ve her iki Rönesans da bizim, “Bin bir kocadan arta kalan bive-i bâkir” (bâkire dul-Tevfik Fikret’in bir mısraından-) İstanbul’umuzla sıkı sıkıya bağlıdır.

Mübalağa mı? Hayır. Rönesans’la dirilen şey, eski Yunan ve Roma medeniyetlerinin, -daha ziyâde göze batan- kültürüdür. Hakikatte o, “kültür” dirilişi, ticarî münasebetlerin canlanışına tâbidir. Fakat zamane meşrebine uyup, sâde kültürden bahsedelim. Ortaçağda, gerek Roma, gerekse Yunan kadim medeniyetlerinin tekmil kültürlerinin özü, kültür yekûnu, -tâbiri caizse- kültür komprimesi, o vakit ki İstanbul surları içinde mahpus, Bizans mozaikleri gibi minyatürleşmiş, fosilleşmişti. Doğu Roma İmparatorluğu; dili Latin, ruhu Yunan olup bütün fazilet ve reziletler ile bir araya gelmiş iki Akdeniz medeniyetlerinin tam bir grekoromen bileşimi idi. İstanbul, ta 5. yüzyıldan beri barbarlara karşı yükselttiği kalın surlardan müteşekkil, o nüfuz edilmez taş kabuğu içinde, hemen bütün eski Yunan ve Roma maneviyatının özsuyunu kıskanç bir mitoloji hayvanı gibi her şeyden ve herkesten saklıyordu. Eski Akdeniz -ve dolayısıyla da en eski yakın doğu ve doğu- medeniyetlerinin, velhasıl, o zamana değin gelmiş geçmiş tekmil medeniyetin ölmez ruhî kazançlarını insanlığa yaymak için, bu zavallı hayvanın inci saklayan midye kabuğunu delmek: Bizans’ın küflenmiş tunç zırhını kırmak, hatta -zamanın kaçınılmaz hayat ve toplum kanunlarına göre- kanını akıtıp, parçalarını tohum gibi dünyaya saçmak lazımdı…

Ve öyle oldu. Çünkü Ortaçağ’da, kapalı kutuların hep kanlı vasıtalarla açılması âdet yahut zaruretti. Darbeler önce Batı Hıristiyanlarından, sonra Doğu Müslümanlarından geldi. Avrupa Rönesansının birinci hamlesi; Haçlılar seferinde Hıristiyan barbarlar tarafından İstanbul’un birinci açılışı ile oldu. Bu ilk Rönesans gelgeç kaldı. Yalnız birkaç İtalyan tüccar kentine inhisar etti. Belde Rönesansları Cenova, Venedik sınırlarını güç aştı. Çünkü Bizans kökten tasfiye edilmemiş, üstün körü barbar aşısına tâbi tutulmuştu. İkinci Rönesans; Osmanlıların İstanbul’u fetihleriyle başladı. Ve Osmanlı İmparatorluğu ölçüsünde geniş, tamamen köklü bir tasfiye olduğu için, Bizans’tan kopan tohumlar, birkaç kente veya bir memlekete inhisar etmedi. Hemen, bütün Avrupa’yı kapladı. O sayede, saman alevi gibi gelip geçmedi. Modern Avrupa tarihinin ve Batı medeniyetinin gelişme başlangıcı oldu. İkinci ve asıl büyük ve sürekli Rönesans’ın Osmanlılıkla ilgisini maddî ve manevî bakımdan sadece hatırlatıverelim.

1- Maddeten: Fatih, İstanbul’un fethi üzerine, yüzyıllık kervan yollarından karaların birliğini kurduktan sonra, âdeta otomatikman, denizlerin birliğini de ele almak zorunda kaldı. “Bahren hâkim bir devletin, donanmaları sayesinde deniz hâkimiyetini elde ederek Akdeniz adalarını nüfuzları altına ithal Asya ve Avrupa kıtalarındaki Osmanlı kıyılarına zarar iras eyledikleri nezd-i şehriyaride (hükümdar) meczum (kesin olarak karar verilmiş) ve müşahed (görülen) bir keyfiyet bulunmağla, Padişah hazretleri, cesim bir donanma teşkil ederek, deniz hâkimiyetini cihangir eline almak ve İtalyan Venediklilerin kuvvetlerini izale edip suiniyet ve maksatlarına son çekmek istiyordu.”(Kritovulos: Tarihi, keza)

Fatih’in, beş yüz yıl sonrayı görmesi istenemezdi. O, tabii zamanında, en yakın esbab-ı mucibelerle düşünüyor ve hareket ediyordu. Lâkin hareketlerinden çıkan neticeleri, hiç olmazsa beş yüz yıl sonra bizim görmemiz kabil değil midir?

Osmanlılar, Akdeniz’i Batı bezirgânlığına dar getirince, “İtalyan” beldelerinin yıldızı söndü. Fakat, o yıldızlardan İç ve Kuzey Avrupa’ya sıçrayan kıvılcımlar, oralarda taze insan malzemesine dayanarak ve “Estuaire” tipinde, Atlantik gelgitleriyle genişlemiş, seyrüsefere elverişli ırmak ağızları gibi coğrafî ekonomi imkanlarından faydalanarak, Akdeniz’deki benzerlerinden daha gelişme istidatlı iktisadî ve ticarî ocaklar tutuşturdu. Avrupa ocakları, bu sefer, Akdeniz’den geçmeyecek başka Hint yolları aramaya koyuldular. Bu zaruret ve imkânlar, Rönesans’tan modern Batı medeniyetine sıçramada maddî atlama tahtası hizmetini gördü.

2- Mânen: Bütün Akdeniz medeniyetlerinin son sığınağı ve zamane medeniyetinin yuvası olan İstanbul’da, kabuğuna büzülmüş Bizans, karnında sakladığı manevî cevherlerden kendisi faydalanamayacak kadar çökkündü. Bu cevherlerin, orada mahpus kaldıkça, âleme de bir hayırları dokunmuyordu. Tarihte ilerleyici rolünü kaybetmiş olan Bizans İmparatorluğu’nun Grekoromen kültürünü, Osmanlı akını, âdeta yuvasından ürküttü. “Ne yerim, ne yediririm” derece uyuklayan engin Bizans kültürü, İstanbul’un fethi üzerine yatağından dışarıya uğradı. Türklerin hışmından kaçan Bizans dehrilerinin (materyalistlerinin) giderek Batı dünyasında şuraya, buraya, göçmen kuşlar gibi nasıl göçtüklerini klasik Batı tarihleri kâfi derece anlatırlar. Bu nev’i şahsına münhasır “Muhaceret-i Akvam”, [Kavimler Göçü-ed.n.] Cengiz ve Timur akınları önünde Rum ülkesine sığınan meşhur Müslüman “Horasan erleri”nin göçlerini pek andırır. Horasan erleri Küçük Asya’da nasıl Selçuk ve Osmanlı camiaları gibi yeni yeni büyük gelişmelere kapı açtılarsa, hemen tıpkı öyle, koca Asya’nın Anadolu’dan hayli büyük “Avrupa” isimli öteki yarımadasına göçen Bizans allameleri (âlimleri) de, gittikleri yerde kültür meşalecisi oldular. Koltuklarında bütün eski Yunan edebiyat ve felsefe müeccelledatı, Roma’nın hukuk kırkanbarı “Corpus juris civilis”leri (vatandaşlık hukuku) bulunduğu hâlde, diyar diyar Batı’ya açıldılar. Hıristiyanlığa iyice katılmış, Ortaçağ mayalanışının son basamağına yükselmiş, taze milletleşmiş Batı kavimlerine, kadim medeniyetlerin Bizansca kullanılamayan kültür hazinelerini getirdiler.

Birinci maddî zaruretle, ikinci manevî tesirlerin neticeleri ne oldu? Modern Avrupa medeniyetinin kuruluşunda, elle tutulur manevî üstyapı Rönesans kültürü ise, maddî temel, uzak dış ticarettir. Avrupa’da, büyük sermaye ilk defa uzak dış ticaret zaruretiyle kuruldu. Bu yeni kudretin, sermaye temerküzünün (birikiminin) getirdiği manevî açılış, Rönesans ve bilhassa ikinci Rönesans tarafından ifade edildi. Hâlbuki uzak dış ticaretin zaruret haline gelmesi de, ikinci Rönesans kültürünün tohumları da, Osmanlı İmparatorluğu’nun (İkinci Osmanlı saltanatının) İstanbul’u fethile yarattığı neticelerden doğmadır.

İstanbul’un fethi, o zamanki dünya ticaretinin en katı dünya düğüm noktasını çözmekle, yeni bir İmparatorluk meydana getirerek olumlu sonucunu verdi. Fethin olumsuz tesirleri ise, Batı’da dünya ticaretine umulmadık ve beklenmedik yollar aranması ve bulunmasını zarurîleştirdi. İstanbul’un fethi, Batı ticaretine hem en büyük darbeyi vurdu, hem de en büyük inkişafı (gelişmeyi) verdi. 1453’te İstanbul fethedildi. 1494’te Kolomb Amerika’yı keşfetti. Batı bezirgânlığı Akdeniz hegemonyasını kaybetmeseydi, Okyanusu denemeye kalkmazdı.

1 Mayıs 1953
Sultanahmet
Yazarın Fetih ve Medeniyet isimli kitabından alınmıştır.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Furuğ Ferruhzad: “Posterlerle duvardaki çatlaklar kapatılabilirdi”

Bir günün boş kalmış çerçevesinde Bir mahkum veya bir mağlubun ya da bir idamlığın resmi asılabilirdi Posterlerle duvardaki çatlaklar kapatılabilirdi...

Kapat