Albert Camus: ” Şimdi ya da yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim”

Albert-CamusRaymond büroya telefon etti. Arkadaşlarından biri (benden söz etmiş ona), pazarı, Cezayir yakınlarındaki kulübesinde geçirmeye çağırıyormuş. “İyi olurdu,” dedim, “ama pazar günü bir kadın arkadaşla buluşacağım.” Raymond hemen, “O da buyursun,” dedi. Arkadaşının karısı, bir sürü erkek arasında tek başına kalmamış olurum diye sevinirmiş çok. Telefonu hemen kapatmak istedim: patron bize dışarıdan telefon edilmesini pek sevmezdi.(…)
Az sonra patron beni çağırttı. O an canım sıkıldı. Bana, “Az telefon et de daha iyi çalış,” diyeceğini sandım. Bu değilmiş söyleyeceği meğer. Bana henüz bir tasarı halinde olan bir işten söz edeceğini söyledi. Konu hakkında yalnız düşüncemi almak istiyormuş. Paris’te büyük kumpanyalarla doğrudan doğruya ve yerinde işlerini görebilecek bir büro açmayı düşünüyormuş. Oraya gitmek ister miyim, istemez miyim, onu öğrenmek niyetindeymiş. Bu, bana, Paris’te yaşamak, yılın bir kısmını da gezide geçirmek olanağını verecekmiş. “Daha gençsiniz. Sanırım böyle bir hayat hoşunuza gider,” dedi. “Evet,” diye karşılık verdim. “Ama, doğrusunu isterseniz, bence bir,” diye ekledim. O zaman, “Hayatınızda bir değişiklik hoşunuza gitmez mi?” diye sordu. “İnsan, hayatını hiç değiştiremez ki. Zaten herkesin hayatı üç aşağı beş yukarı birbirinin aynıdır.

Buradaki hayatımı hiç beğenmiyor da değilim,” diye karşılık verdim. Pek hoşnut kalmış görünmedi. Hep kaçamaklı karşılık verdiğimi, içimde yükselme tutkusu olmadığını, bunun da iş hayatında yıkım olduğunu söyledi, işimin başına döndüm. Onu kırmak istemezdim, ama hayatımı değiştirmek için de bir neden göremiyordum ortada. İyice düşünülürse, hiç de mutsuz değildim hani. Öğrenciyken bu çeşit birçok tutkum vardı. Ama, okumamı yarıda bırakmak zorunda kalınca, çok geçmeden anladım ki, bütün bunların gerçek bir önemi yokmuş.
Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. “Bence bir, ama istersen evleniriz,” dedim. O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir başka zaman da söylediğim gibi, “Bunun bir anlamı yok, ama herhalde sevmiyorumdur,” diye karşılık verdim. “Öyleyse niçin benimle evleneceksin?” diye sordu. Bunun hiçbir önemi olmadığını, isterse evlenebileceğimizi söyledim. Zaten isteyen kendisiydi, ben sadece evet demekle yetiniyordum. O zaman, Marie, “Evlilik ciddi bir şeydir,” dedi. Ben de, “Değildir,” diye karşılık verdim. Bir an sustu, bana sessiz sessiz baktı. Sonra yine konuştu, “Aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyorum,” dedi. “Elbette ederdim,” dedim. O zaman, “Ben seni seviyor muyum acaba?” diye sordu. Ben de, “Bu konuda hiç düşünmedim,” diye karşılık verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı nedenlerden ötürü benden nefret de edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, “Seninle evlenmek istiyorum,” dedi. Ben de, “Ne zaman istersen evleniriz,” dedim. O zaman Marie’ye patronumun önerisinden söz açtım. Marie, “Paris’i öyle görmek istiyorum ki!” dedi. Bir zamanlar Paris’te yaşadığımı söyleyince, oranın nasıl bir yer olduğunu sordu. “Pis bir yer. Güvercinler var, kara kara avlular var. İnsanların tenleri de bembeyaz,” dedim.
Sonra yürüdük, kentin büyük caddelerinde dolaştık. “Kadınlar güzeldi. Dikkat ettin mi?” diye sordum. “Evet hakkın var,” diye karşılık verdi. Bir zaman hiç ağzımızı açmadık. “Ama, yanımda kalmanı istiyorum, akşam yemeğini Celeste’lerin lokantada yeriz,” dedim. “Çok iyi olurdu, ama işim var,” dedi. Benim evin yakınlarındaydık. Ona “Hoşça kal,” dedim. Yüzüme bakarak, “Ne işim olduğunu bilmek istemez misin?” diye sordu. Elbette ki bilmek isterdim, ama sormak aklıma gelmemişti. Alınır gibi olmuştu. Şaşkın halime bakıp yine güldü, dudaklarını uzatmak için bütün vücuduyla bana doğru atıldı.
Akşam yemeğini Celeste’lerin lokantada yedim. Tam yemeğe başlamıştım ki, lokantaya ufak tefek, garip bir kadın girdi. “Masanıza oturabilir miyim?” diye izin istedi. “Tabii, buyurun,” dedim. Hareketleri kesik kesikti. Elma gibi ufacık yüzünde gözleri ışıl ısıldı. Ceketini çıkardı; oturdu, telaşlı telaşlı listeye batı. Celeste’i çağırdı, aceleci bir sesle, ama teker teker, yiyeceği bütün yemekleri hemen ısmarladı. Çerezleri beklerken, çantasını açtı, ufak bir kâğıtla bir kurşunkalem çıkardı, önceden yemeklerin hesabını yaptı, sonra da yemek parasını bahşişle birlikte önüne koydu. O sırada çerezleri getirdiler. Arkasından sanki atlı kovalıyormuş gibi hepsini yuttu. Öbür yemeği beklerken, yine çantasından mavi bir kalemle haftanın radyo programlarını veren bir dergi çıkardı. Büyük bir dikkatle, hemen bütün yayını bir bir işaretledi. Dergi on, on beş yaprak kadardı. Bu işi bütün yemek boyunca titizce yaptı. Ben yemeği bitirdiğim vakit, o hâlâ aynı dikkatle işaretlemeye çalışıyordu. Sonra kalktı, şaşmaz otomat davranışlarla ceketini sırtına geçirdi ve çıktı gitti. Yapacak bir işim olmadığı için ben de çıktım, bir süre peşi sıra yürüdüm. Yaya kaldırımlarının kenarlarından inanılmaz bir hızla ve güvenle, arkasına dönmeden dosdoğru yürüyordu. Sonunda, onu gözden kaybettim, gerisin geriye döndüm. Tuhaf bir kadın, diye düşündüm. Ama, çarçabuk unuttum gitti.
Kapımın eşiğinde ihtiyar Salamano’yu buldum. İçeri buyur ettim. Bana köpeğinin ‘Bulunmuş Hay-vanlarevi’nde olmadığını, kaybolduğunu söyledi. Görevliler ona, “Belki çiğnenmiştir,” demişler. Karakollardan böyle bir şey öğrenilebilir mi, diye sormuş. Her gün olduğu için bu türlü şeyleri kaydetmezlermiş. İhtiyar Salamano’yu “Bir başka köpek edinebilirsiniz,” dedim. “Ama, ben ona alışmıştım,” dedi. Haklıydı.
Karyolamın üzerinde büzülmüş kalmıştım. Sala-mano da masanın önünde bir iskemleye oturmuştu.
Yüz yüzeydik. Ellerini, dizlerinin üzerine koymuştu. Eski fötr şapkası başındaydı. Sararmış bıyıkları altından birtakım kesik kesik laflar geveliyordu. Biraz canımı sıkıyordu, ama yapacak bir işim olmadığı gibi, uykum da yoktu. Birşeyler söylemiş olmak için, köpeği üstüne sorular sordum. Karısının ölümünden sonra edinmiş onu. Oldukça geç evlenmiş. Gençliğinde tiyatroculuğa heves etmiş: Alayda askerî vodvillerde oynamış. Ama sonradan Demiryollarına girmiş, pişman da değilmiş. Çünkü bugüne bugün ufak bir emekli maaşı varmış. Karısı hiç yüzünü güldürmemiş, ama ne de olsa ona çok alışmışmış. Öldüğü zaman, kendini çok yalnız hissetmiş. O zaman atölyedeki arkadaşlarından birinden bir köpek istemiş. Bu köpeği daha minnacıkken almış. Onu emzikle beslemiş. Ama köpek insandan daha az yaşadığı için bir arada kocamışlar. “Kötü huyluydu. Arada bir hırlaşırdık, ama yine de iyi köpekti!” dedi. Ben de, “Cins köpekti,” dedim. Sevindi. “Onu hasta olmadan önce görmeliydiniz! En güzel yanı tüyleriydi,” dedi. Köpek, bu deri hastalığına tutuldu tutulalı, Salamano sabah akşam vücuduna merhem sürermiş. Ona kalırsa, asıl hastalığı ihtiyarlıkmış. İhtiyarlığınsa devası yokmuş.
O sırada esnedim. İhtiyar, “Eh, ben de artık yavaş yavaş gideyim,” dedi. Daha oturabileceğini ve köpeğinin başına gelenlere çok üzüldüğümü söyledim. Teşekkür etti. “Anneniz köpeğimi çok severdi,” dedi. Onun sözünü ederken, “Zavallı anneciğiniz,” diyordu. “Öldüğünden beri herhalde çok üzgünsünüzdür,” dedi. Ses çıkarmadım. O zaman, annemi yurda koymamı, mahallede hoş görmediklerini ezile büzüle bir anda söyledi. Ama kendisi beni tanırmış, annemi seveliğimi de bilirmiş. “Bu nedenden ötürü beni ayıpladıklarını bilmiyordum, ama anama bakacak kadar param olmadığı için onu yurda koymak bana doğal gelmişti,” dedim. “Hem de,” diye ekledim, “ne zamandır bana söyleyecek bir şeyi kalmamıştı, tek başına canı sıkılıyordu.”
“Evet, hiç olmazsa insan yurtta kendine arkadaş bulur,” dedi. Sonra izin istedi. Uykusu varmış. Şimdi hayatı değişmişmiş, ne yapacağını pek bilemiyormuş. Onu tanıdım tanıyalı, ilk olarak, çekingen çekingen bana elini uzattı. Elinin üstündeki kabukları hissettim. Biraz gülümsedi, gitmeden önce. “inşallah bu gece köpekler havlamaz. Hep benimkiymiş gibi geliyor bana,” dedi.

Albert Camus
Kaynak: Yabancı

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Sevgi nedir ya da biz, kendi kültürümüzde, bu kelimeyle neyi ifade etmek isteriz? – Dr. Karen Horney

"Sevgi, sevilenin bir doygunluk aracı olarak kullanılması ile uyum göstermezse de, bu, sevginin bütünü ile özgeci ve fedakar olması anlamına...

Kapat