Albert Camus: Anladım ki, bütün bu zaman içinde, kendi kendimle konuşmuşum

Albert Camus YabancıÖyle şeyler vardır ki, oldum bittim sözünü bile etmek istememişimdir. Hapse girdiğim zaman, birkaç gün içinde, hayatımın bu parçasından söz etmek istemeyeceğimi anladım. Daha sonraları bu türlü tiksinti bana artık önemli görünmedi. Gerçekte, ilk günler pek de hapiste sayılmazdım: belli belirsiz, yeni birşeyler bekliyordum. Her şey, asıl, Marie’nin ilk ve biricik ziyaretinden sonra başladı. Mektubunu aldığım günden (karım olmadığı için bir daha gelmesine izin vermediklerini yazıyordu), işte o günden beri artık hücremin kendi evim olduğunu, hayatımın da oracıkta duraklayıvereceğini hissettim. Tutuklandığım gün, beni, önce çoğu fellah olan bir sürü tutuklunun bulunduğu bir odaya tıktılar. Beni görünce güldüler, ne yaptığımı sordular. Bir fellah öldürdüm, dedim. Ağızlarını açmadılar. Az sonra, akşam bastırıverdi. Üzerinde yatacağım hasırı nasıl düzelteceğimi gösterdiler; hasırın uçlarından biri kıvrılarak, yastık yapılabiliyordu. Bütün gece tahtakuruları yüzümde cirit oynadı. Birkaç gün sonra, beni tek başıma bir hücreye kapadılar.

Orada bir tahta kerevet üzerinde yatıyordum. Hücrede oturak olarak kullanılan bir kap, bir de demir bir küvet vardı. Cezaevi kentin ta yukarılarındaydı: küçük bir pencereden denizi görebiliyordum. Bir gün, pencere demirlerine tutunup yüzümü ışığa doğru uzatmıştım, içeriye bir gardiyan girdi, bana ziyaretçi geldiğini söyledi, içimden, Marie’dir dedim. Gerçekten de oydu.
Konuşma salonuna gitmek için upuzun bir koridordan geçtim; sonra merdivenleri tırmanıp bir başka koridora daldım. Geniş bir pencereyle aydınlanan koskoca bir salona girdim. Salon, boydan boya, iki büyük demir parmaklıkla üçe bölünmüştü. İki parmaklık arasında, ziyaretçilerle hükümlüleri birbirinden ayıran sekiz-on metrelik bir aralık vardı. Ta karşımda, çizgili elbisesi ve yanık yüzüyle Marie’yi buldum. Benim tarafta, on, on iki kadar hükümlü vardı. Çoğu fellahtı. Marie’nin sağı solu mağripli kadınlarla doluydu. Kendisi, iki ziyaretçi kadının arasındaydı: bunlardan biri karalar giyinmiş, ufak tefek, yaşlı bir kadındı: dudakları büzüktü. Öbürü, gür saçlı, şişmandı: bağıra bağıra konuşuyor, elleriyle birçok hareketler yapıyordu. Demir parmaklıklar arasında bir hayli aralık vardı. Bu yüzden ziyaretçilerle hükümlüler bağıra bağıra konuşmak zorunda kalıyorlardı, içeriye girince, salonun o çıplak ve büyük duvarlarına çarpıp geri dönen seslerin gürültüsünden, gökyüzünden camlara akan ve salonun içine sıçrayan çiğ ışıktan, sanki sersemledim. Çünkü hücrem daha sessiz ve daha loştu. Alışıncaya kadar birkaç saniye geçti. Sonunda, bol ışıkta, büzün yüzleri bir bir, açık açık görebildim. Koridorun sonunda, iki parmaklık arasındaki geçidin dibinde bir gardiyanın oturduğunu fark ettim. Arap hükümlülerin çoğu ve aileleri karşılıklı, yere çömelmişlerdi. Bağırmıyorlardı. Gürültüye karşın, hafif hafif konuşup anlaşabiliyorlardı. Ta dipten yükselen mırıltıları, başlarının üzerinde birbiriyle çarpışan konuşmalarla sanki bir koro oluşturuyordu. Bunları bir anda fark ettim; sonra, Marie’ye doğru ilerledim. O, parmaklığa yapışmış, bütün varlığıyla gülüyordu. Gözüme çok güzel görürdü, ama bunu bir türlü söyleyemedim ona.
Bağıra bağıra, “Ne var ne yok?” diye sordu. “Gördüğün gibi işte!” diye karşılık verdim. “İyi misin? Bir istediğin var mı?” “Hayır, her şeyim tamam!”
Sustuk. Marie hep gülüyordu. Şişman kadın yanımdaki adama doğru var gücüyle bağırıyordu. Adam, herhalde kocası olmalıydı. Sarışın, iriyarı bir adamdı. Tertemiz bir bakışı vardı. Daha önce başladıkları bir konuşmaya devam ediyorlardı. Kadın, “Jeanne onu almak istemedi,” diye avaz avaz bağırıyor, erkek de, “Evet, evet,” diye karşılık veriyordu. “Jeanne’a dedim, sen çıkınca onu tekrar alırsın diye, ama yanına almak istemedi.”

Marie de, “Raymond’un selamı var,” diye bağırdı. Ben de, “Teşekkür ederim,” diye karşılık verdim. Fakat, “Nasıl iyi mi bari?” diye soran komşumun sesi benimkini bastırdı. Karısı gülerek, “Her zamandan bin kere daha iyi,” diye karşılık verdi. Sol tarafımdaki, bir şey söylemiyordu. Bu, narin elli, ufak tefek bir delikanlıydı. Dikkat ettim: o ufacık ihtiyar kadının karşısındaydı. İkisi de birbirlerine derin derin bakıyorlardı. Ama uzun zaman onları incelemeye vakit bulamadım, çünkü Marie o sırada, “İnsan umudunu kesmemeli!” diye bağırdı. “Evet,” diye karşılık verdim. Aynı zamanda, ona bakıyordum. İçimden, elbisesinin üzerinden omzunu sıkı sıkıvermek geliyordu. Bu ince kumaş içimi çekiyor, onun dışında ne istemek gerektiğini pek kestiremiyordum. Herhalde Marie de bunu anlatmak istiyordu, çünkü durmadan gü-lümsüyordu. Artık dişlerinin parıltısından, gözlerinin hafif kırışıklarından başka bir şey göremiyordum. Tekrar bağırdı, “Çıkarsın, evleniriz.” Ben de, “Olur mu dersin?” diye yanıtladım. Bunu birşeyler demiş olmak için söyledim. O zaman Marie, çabuk çabuk, “Tabii,” dedi, ardından da aklanacağımı, yine denize gideceğimizi ekledi. Öteki kadın hâlâ gırtlağını çatlatırcasına bağırıyor, kalem odasına bir sepet bıraktığını söylüyordu, içine koyduklarını bir bir sayıp döküyor, hepsinj teker teker gözden geçirmesini tembih ediyordu. Çünkü bütün bunlar ateş pahasıymış. Öbür komşumla anası, hep birbirlerine bakıyorlardı. Fellahların mırıltıları alt yanımızda sürüp gidiyordu. Dışarıda, aydınlık, adeta camlarda şişercesine, bütün yüzlere taptaze bir özsu gibi akıverdi.

Biraz hasta gibiydim, başımı alıp gideyim istiyordum. Gürültü beni rahatsız ediyordu. Ama beri yandan, Marie’nin varlığından yararlanmak istiyordum. Daha ne kadar zaman geçti, bilemiyorum. Marie, bana işinden söz etti. Durmadan gülümsüyordu. Fısıltılar, bağrışmalar, konuşmalar birbirine karışıyordu. Tek sessiz yer, yanı başımda, gözlerini birbirinden ayırmayan delikanlıyla minnacık ihtiyar kadının bulunduğu yerdi. Fellahları yavaş yavaş alıp götürdüler. İlk çıkan fellahın arkasından bir sessizlik oldu. İhtiyar minnacık kadın, demir parmaklıklara yaklaştı. Aynı anda, bir gardiyan, oğluna işaret etti. Delikanlı, “Allahaısmarladık anne!” dedi. Kadın da elini iki demir parmaklık arasından geçirerek ağır ve uzun bir işaret yaptı. O çıkarken, elinde şapkasıyla bir adam girdi ve kadının yerini aldı. İçeriye bir hükümlü getirdiler. İkisi hararetli hararetli, ama hafif sesle konuştular. Çünkü salon sessizleşmişti. Gelip sağımdaki hükümlüyü de götürdüler. Karısı, sanki artık bağıra bağıra konuşmaya gerek kalmadığını fark etmiyor-muş gibi, sesini alçaltmadan, “Kendine iyi bak, dikkatli ol!” dedi. Sonra, sıra bana geldi. Marie, eliyle öpücük yolladı. Kapıdan çıkmadan Önce başımı geriye döndürdüm. Marie, dudaklarında hep o gergin ve acı gülümseyişle, yüzünü parmaklıklara yapıştırmış, put gibi duruyordu.

Az bir zaman sonra Marie bana mektup yazdı. İşte, o andan sonra hiçbir zaman sözünü etmek istemediğim şeyler başladı. Herhalde hiçbir şeyi gereğinden fazla büyütmemeli insan. Ama bu şeyler, başkalarına oranla benim için çok daha zararsız oldu. Tutukluluğumun başlarında, bana en ağır gelen şey, özgür bir insan gibi düşünmemdi. Örneğin, içimden kumsalda olmak, denize doğru yürümek geliveriyordu. İlk dalgaların sesini tabanlarımın altında duymayı, bedenimin suya girişini ve bundaki ferahlığı hayal edince, hücre duvarlarının birbirine çok yakın olduğunu hissediyordum. Ama bu, ancak birkaç ay sürdü. Sonraları, sadece hükümlüler gibi düşünür oldum. Artık avluda yaptığım günlük gezintiyi, ya da avukatımın gelmesini beklemeye başladım. Vaktimin geri kalan kısmını oldukça iyi idare ediyordum. O zaman sık sık düşünüyor ve içimden: beni kuru bir ağaç kovuğunda yaşamaya zorlasalardı da gökyüzüne bakmaktan başka bir işim olmasaydı, yavaş yavaş buna da alışır giderdim, diyordum. Buracıkta, nasıl avukatımın o acayip boyunbağını gözlüyor ve bir başka dünyada Marie’nin gövdesini kavrayıp sıkmak için cumartesilere kadar sabırla bekliyorsam, orada da, kuşların geçişini, bulutların karşılaşmalarını beklerdim herhalde.

Oysa kuru bir ağaç kovuğunda değildim. Benden daha bahtsızlar da vardı. Zaten anacığım da böyle düşünür ve sık sık, “İnsan eninde sonunda her şeye alışır,” der dururdu.
Böylesine uzak hayallere pek daldığım da olmuyordu zaten. İlk aylar çetin geldi bana. Ama kendimi sıkmanın büyük bir payı oldu bugünleri geçiştirmekte. Örneğin, kadın isteği beni kıvrandırıp duruyordu. Bu doğal bir şeydi: gençtim çünkü. İlle Marie’yi düşünüyor da değildim. Herhangi bir kadını, kadınları, birçok rastlantılarla tanıyıp sevdiğim bütün kadınları öylesine düşünüyordum ki, hücrem onların hayalleri ve benim şehvet isteklerimle dolup taşıyordu. Bir bakıma dengemi altüst ediyor bu hal. Ama, bir bakıma da vakit öldürüyordu. Sonunda, yemek saatlerinde aşçı yamağıyla birlikte gelen başgardiyanın gözüne girmiştim. Bana kadınlardan söz açan o oldu önce. “Ötekilerin sızlandıkları ilk şey budur,” dedi. “Ben de onların durumundayım, bu işlemi de haksızca buluyorum,” dedim. “Ama, dedi, zaten sizi de bunun için hapse tıkıyorlar ya!” “Nasıl? Bunun için mi?” “Elbette, özgürlük dediğin budur işte! Özgürlükten yoksun bırakıyorlar.” Bense bunu hiç düşünmemiştim. Ona hak verdim, “Doğru, yoksa ceza nerde kalırdı!” dedim. “Evet, siz durumu anlıyorsunuz, ama ötekiler anlamıyorlar. Ama, eninde sonunda onlar da kendilerini avutmanın yolunu buluyorlar,” dedi, sonra çekip gitti.

Bir de sigara sorunu vardı. Cezaevine girdiğim zaman, kemerimi, ayakkabımın bağlarını, boyunbağımı, ceplerimde ne var ne yok hepsini, hele sigaralarımı alıp götürdüler. Hücreme girince, hepsini geri vermelerini istedim. “Yasaktır,” dediler. İlk günler bana çok çetin geldi. Beni en çok yıkan da belki bu oldu. Kervetimden kopardığım tahta parçalarını emiyor, bütün gün, içim bulanarak dolaşıyordum. Kimseye kötülüğü dokunmayan bu şeyden beni niye yoksun bıraktıklarına aklım ermiyordu. Daha sonraları, bunun da cezaya bağlı olduğunu anladım. Ama, o zamanlar sigara içmemeye alışmıştım; bu da, benim için bir ceza olmaktan çıkmıştı artık.
Bu sıkıntılar dışında pek de mutsuz sayılmazdım. Yine bütün sorun vakit öldürmekti. Anılarımı gözümün önünde canlandırmayı öğrendim öğreneli artık sıkılmıyordum. Kimi zaman odamı düşünmeye koyuluyor, düşümde, bir köşeden kalkıyor, yolum üzerindeki eşyaları bir bir aklımdan geçirip yine o noktaya dönüyordum. İlk zamanlar bu gezi çabucak biti-veriyordu. Ama her tekrarlayışımda daha uzun sürüyordu. Çünkü, her eşyayı, her birinin üzerindeki nesneleri, sonra bunları, bunların ayrıntılarını, her ayrıntıda örneğin bir çatlağı, kakmayı, onun yenik kenarını, renklerini ya da pürüzlerini bir bir gözümün önüne getiriyordum. Aynı zamanda sayılarını unutmamaya, hepsini tam tamına saymaya çalışıyordum. Öyle ki, birkaç hafta sonunda, sadece odamdaki eşyaları bir bir saymakla saatlerimi eşeledikçe, iyi tanımadığım, unuttuğum şeyleri de bulup çıkarıyordum. O zaman anladım ki, dışarıda bir gün yaşamış olan bir insan, cezaevinde hiç sıkıntı çekmeden bin yıl yaşayabilirdi. Canı sıkılmayacak kadar anıları olacaktı. Bir bakıma bu da bir kazançtı.
Sonra, bir de uyku vardı. İlk zamanlar, geceleri iyi uyuyamıyor, gündüzleri ise gözümü kapayamıyordum. Sonra, yavaş yavaş gecelerim daha iyileşti. Gündüzleri bile uyumaya başlamıştım. Diyebilirim ki, son aylarda, günde on altı, on sekiz saat uyuyordum. Geriye kala kala, yemekler, doğal gereksinmeler, anılarım, bir de Çekoslovakyalının öyküsüyle öldürülecek altı saat kalıyordu.

Ot minderimle kerevet tahtası arasında sanki kumaşa yapışmış, sararmış, neredeyse saydamlaşmış bir gazete parçası buldum. Geçmiş bir polis olayını anlatıyordu. Baş tarafı yoktu. Ama, olay herhalde Çekoslovakya’da geçmiş olmalıydı. Adamın biri para kazanmak için bir Çek köyünden ayrılmış. Yirmi beş yıl sonra, zengin olarak, karısı ve bir çocuğuyla birlikte köyüne dönmüş. Annesi kız kardeşiyle birlikte, doğduğu köyde otel işletiyorlarmış. Adam onlara sürpriz yapmak için, karısıyla çocuğunu bir başka otele bırakıp annesinin oteline gitmiş, içeriye girince annesi kendini tanımamış. O da, şaka olsun diye bir oda tutmuş, paralarını da göstermiş. Geceleyin, annesiyle kız kardeşi, paralarını almak için kafasına çekiçle vura vura adamcağızı öldürmüşler, cesedini de nehre atmışlar. Sabahleyin, karısı gelip olup bitenden habersiz, yolcunun kim olduğunu söylemiş. Ana kendini asmış, kız kardeşi de kendini kuyuya atmış. Bu öyküyü binlerce kez okudum sanıyorum. Öykü bir yandan gerçeğe uymuyordu, bir yandan da olağan bir şeydi. Kısacası, bana kalırsa, yolcu bunu biraz da hak etmişti. İnsan hiçbir zaman böyle oyun oynamamalı.

Böylece, uyku saatleriyle, anılarla, o bildiğim öyküyü okumakla ve sonunda, ışıkla gölgenin birbirini kovalamasıyla günler geçti. İnsan, cezaevinde zaman kavramını yitirir diye bir yerde okumuştum. Ama, bunun benim için pek bir anlamı yoktu. Günlerin aynı zamanda hem uzun hem kısa olabileceğini anlayamamıştım. Bugünlerin yaşanması uzun sürüyordu, kuşkusuz, ama öylesine gevşemişlerdi ki sonunda birbirinin içine taşıyor ve orada adlarını yitiriyorlardı. Benim için anlamı olan yalnız dün ve yarın sözcükleriydi.
Bir gün gardiyan bana, “Beş aydır buradasın,” deyince sözüne inandım, ama bunu aklım almadı. Benim için sanki bu, hücremde yuvarlanıp giden aynı gündü ve ben aynı işi yapıp duruyordum. O gün gardiyan gittikten sonra yemek kabımda yüzümü seyrettim. Bana öyle geldi ki, gülümsemeye çalıştığım halde, görüntüm ciddi duruyordu. Kabı oynattım. Yeniden gülümsedim, ama görüntüm hep o aynı ciddi, o aynı üzgün halini bırakmadı. Gün sona eriyordu. Vakit, cezaevinin bütün katlarından, akşam gürültülerinin büyük bir sessizlik alayı halinde yükseldiği, sözünü etmek istemediğim o adsız saatti. Tepe penceresine yaklaştım, günün son ışığında bir kez daha görüntüme baktım. Yine ciddiydi. Bunda şaşılacak ne vardı! O anda ben de öyleydim. Ama, aynı zamanda, aylardır, ilk kez kendi sesimi açık açık duydum. Bu ses ne zamandır kulaklarımda çınlayan sese benziyordu. O vakit anladım ki, bütün bu zaman içinde, kendi kendimle konuşmuşum. O vakit, anacığımın cenazesinde hastabakıcı kadının söylediklerini anımsadım. Hayır, çıkar yol yoktu ve kimse hapisteki akşamların ne olduğunu aklının köşesinden geçiremezdi.

Albert Camus
Kaynak: Yabancı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here