Zorunluluk içindeki umutsuzluk veya olabilirin eksikliği – Kierkegaard

Kişilik, olabilirin ve zorunluluğun sentezidir

Olabilirin içinde kaybolmanın çocuğun mırıldanmalarına benzediğini varsayın, bu durumda olabilirden yoksun kalmak, dilsiz olmaktır. Zorunluluk yalnızca sessiz harfler gibi görünmektedir, onları telaffuz etmek için olabilirlik gereklidir. Eğer olabilirlik eksik kalırsa, yazgı bir varlığın bundan mahrum olmasına yol açarsa, bu varlık umutsuzluğa düşer ve olabilirliğin eksik kaldığı her an, umutsuz olur.

Söylendiği gibi umut için bir çağ vardır veya hâlâ belirli bir dönemde, yaşamın belirli bir anında umutla veya olabilirlikle dolup taşıldığı olmuştur. Ama bunlar sadece gerçeğe ulaşmayan boş sözlerdir: Çünkü her şeyi umut etmek ve bu tür umutsuzluğa düşmek, hâlâ gerçek umut değildir, gerçek umutsuzluk da değildir.

Ölçüt şudur: Tanrı için her şey mümkündür. Her zamanın ve dolayısıyla her anın gerçeği budur. Bu günlük nakarattır ve bu nakarat farkında olmadan sürdürülür; ama bu sözcük ancak her şeyin sonuna gelmiş ve hiçbir başka insansal olabilirliğin var olmadığı insan için belirleyicidir. O hâlde onun için temel olan, Tanrı’ya inanma istenci varsa, Tanrı için her şeyin mümkün olduğuna inanıp inanmamasıdır. Ama bu, aklını yitirmek için formül değil midir? Tanrı yı kazanmak için aklı yitirmek, inanma eylemi budur. Bu durumda olan bir kişiyi varsayalım: Dehşet içindeki bir hayalin tüm güçleri, ona, titrerken bilmem hangi dayanılmaz korkuyu gösterecektir. İnsanların gözünde kaybı kesin bir olgudur… ve ruhunun umutsuzluğu, umutsuzca umutsuz olma hakkı için, hatta diyebilirim ki tüm varlığının umutsuzluk içine yerleşmesinden alacağı doyum için savaşır! kendisine engel olmak isteyen bir kişi karşısına çıkmadıkça umutsuzluğunu hiçbir şeyi lanetlememeye değin vardırır. Şairlerin şairi, Richard’de bunu hayran olunacak biçimde dile getirmiştir.

“Beni bu işe soktuğun için lanet olsun sana kuzen.
Ve sen de beni tatlılıkla bu umutsuzluğa sürükledin.” (Perde III, Sahne II)

O hâlde kurtuluş, insansal en üst olanaksızdır; ama Tanrı için her şey mümkündür! Bu, olabilirlik için bir çılgın gibi savaşan inancın savaşıdır. Aslında onsuz hiçbir kurtuluş yoktur. Bir bayılan olduğu zaman insanlar su, kolonya diye bağırırlar. Ama umutsuzluğa düşen biri için olanak, olanak diye haykırılır. Umutsuz kişi ancak olanakla kurtarılabilir. Bir olanak:Ve umutsuz kişimiz yeniden nefes alır, yeniden yaşamaya başlar, çünkü olanak olmadan nefes alınamaz diyebiliriz. Bazen insanların ustalığı, olanağı bulmak için yeterli olur! ama inanmak söz konusu olduğunda yalnızca bir ilâç vardır: Tanrı için her şey olanaklıdır.

Savaşım budur. Çıkış yolu bir noktaya dayanmaktadır: Savaşan olasıdan yararlanmak istiyor mu: inanmak istiyor mu? Ve bununla birlikte insanca konuşmak gerekirse, son derece kesin olarak kaybettiği şeyi çok iyi bilmektedir. Ve inancın diyalektik devinimi budur. Genelde insan, şu veya bu şeyin başına gelmeyeceğini hesap ederek umuda, olasıya vs. tutunmakla yetinir. Daha sonra olay meydana gelir ve mahvolur. Gözü pek insan, riski çok çeşitli etmenlere bağlı olan bir tehlikenin içine atılır; ve risk gerçekleşir, umutsuzluğa düşer, yenilir, inançlı kişi, insan olarak kaybını (boyun eğdiği veya cesaret ettiği şeyde) görür ve duyumsar; ama inanır. Bu, onu mahvolmaktan korur. Kurtuluş yöntemi konusunda her şeyini Tanrı’ya teslim eder, ama Tanrı için her şeyin mümkün olduğuna inanmakla yetinir. Kendi yok oluşuna inanmak, olanaksızdır. İnsanî olarak anlamak onun yok oluşudur ve aynı zamanda olabilirliğe inanmak, inanmaktır. Böylece belki korkudan kurtulmasını sağlayarak, belki her beklentiye karşın mucizevî, kutsal yardımın ortaya çıktığı dehşet aracılığıyla Tanrı müminin yardımına koşar. Mucizevî, çünkü bir insanın ancak bundan on sekiz yüzyıl önce kurtarıldığına inanmak ne büyük bir erdemli görünmedir! Mucizenin yardım etmesi her şeyden önce kurtuluş olanaksızlığı ve daha sonra bizi kurtaran bu gücün karşısındaki dürüstlüğümüz dolayısıyla sahip olduğumuz tutkulu zekâya dayanmaktadır. Ama genel kural olarak insanlar bunların ikisine de sahip değillerdir; onlar bu mucizeyi keşfetmek için zekâlarını bile kullanmadan yardımın olanaksızlığını haykırırlar ve daha sonra nankör insanlar gibi yalan söylerler.

Mümin, olabilirin sonsuzluğu ve umutsuzluğun kesin panzehirini elinde tutar; çünkü Tanrı her an her şeyi yapabilir. Çelişkileri çözen inancın sağlığı budur. Ve bu çelişkilerden biri de kaybın insansal gerçekliği ve aynı zamanda bu kayba rağmen bir olabilirin varlığıdır. Sonuçta sağlık çelişkili olanı çözme gücü değil midir? Sözgelimi, fizikte bir hava akımı bir çelişkidir, soğuğun ve sıcağın diyalektik dışı bir uyumsuzluğudur ve sağlıklı bir beden farkına varmadan bu uyumsuzluğu çözer. İnanç da aynıdır.

Olabilirden yoksun olmak, her şeyin bizim için ya zorunluluk ya da bayağılık hâline dönüşmesi anlamını taşımaktadır.
Gerekirci, kaderci kişiler benlerini kaybeden umutsuzlardır! çünkü onlar için yalnızca zorunluluk vardır. Bu, tüm yiyeceği altına dönüştüğü için açlıktan ölen kralınki ile aynı serüvendir. Kişilik, olabilirin ve zorunluluğun sentezidir. Süresi, nefes almada olduğu gibi (respiratio)* solukların birbirinin yerini almasına bağlıdır. Gerekircinin ben’i nefes alamaz, çünkü saf zorunluluk solunamaz ve ben’i adam akıllı boğar.

Kadercinin umutsuzluğu, Tanrı’yı kaybettiği için ben’i kaybetmesidir! Tanrı’dan yoksun olmak, ben’den yoksun olmaktır. Kaderci Tanrısızdır, diğer bir anlatımla onunki zorunluluktur! çünkü Tanrı için her şey mümkün olduğuna göre, Tanrı saf olabilirliktir, zorunluluğun yokluğudur. Bundan dolayı kadercinin tapınması en fazla içe atmadır ve özü gereği suskunluktur, sessiz boyun eğmedir, dua etme yetersizliğidir. Dua etmek, nefes almaktır ve olabilirlik ben için, akciğerlerimizdeki oksijen işlevini görür. Nasıl ki oksijen veya azot ayrı ayrı teneffüs edilemezse, dua etmenin nefesi olabilirlikten veya zorunluluktan ayrı ayrı beslenemez. Dua etmek için ya bir Tanrı, bir ben ve olabilirlik ya da bir ben yüce anlamıyla olabilirlik gereklidir! çünkü Tanrı, mutlak olabilirliktir veya saf olabilirlik Tanrı’dır; ve yalnızca böyle bir sarsıntının tinsel yaşamına her şeyin mümkün olduğunu anlattığı kişi, yalnızca o kişi Tanrı ile temas kurmuştur. Tanrı’nın istenci olabilirlik olduğu için dua edilebilir; bu istenç yalnızca zorunluluk olsaydı dua yapılamazdı ve konuşabilmesi dışında, insanın hayvandan farkı kalmazdı.

Dar kafalılar ve bayağılıkları için durum biraz farklıdır, bu bayağılık her şeyden önce olabilirlikten yoksundur. Onlarda kafa yoktur, buna karşın gerekircilikte ve kadercilikte bu kafa umutsuzluğa düşer; ama kafa eksikliği de hâlâ umutsuzluktur. Her türlü dinsel yönelimden yoksun olan dar kafalı, içinde olabilirliğin her zaman bir barınak bulduğu olasılığın alanında kalır; böylece dar kafalının Tanrı’yı bulma konusunda hiçbir şansı yoktur. Her zamanki gibi hayalden yoksun olan dar kafalı, ister şarap tüccarı, ister başbakan olsun, olayların gidişi üzerinde sıradan bir deneyim birikimi içinde olasılığın sınırlarını, şeylerin olağan sürecini yaşar. Bu şekilde dar kafalı ne ben’e ne de Tanrı’ya sahip olabilir. Çünkü bu ikisini keşfetmek için imgelemin bizi olasılığın buğusu üstünde besleyip yaşatması, bizi olasılıktan çekip çıkarması ve her deneyimin ölçüsünü aşan şeyi olabilir hâle getirerek umut etmemizi ve korkmamızı veya korkmamızı ve umut etmemizi bize öğretmesi gerekir. Ama dar kafalının imgelemi kesinlikle yoktur, hiçbir imgelemi istemez ve ondan nefret eder. O hâlde dar kafalı için hiçbir ilaç yoktur. Ve bazen varoluş, ondaki papağanın bayağı bilgeliğini aşarak, korku yardımıyla ona yardım ederse umutsuzluğa düşer yani böylece durumunun umutsuzluk olduğu ve Tanrı tarafından bir ben’i kesin yok oluştan kurtarmak için gereken inancın olabilirliğinin onda eksik olduğu apaçık görülür.

Bununla birlikte kadercilerin ve gerekircilerin olabilirlik nedeniyle umutsuzluğa düşmek için yeterli imgelemleri ve kendilerinde imgelemin yokluğunu keşfetmek için yeterli olabilirlikleri vardır; dar kafalıya gelince, bayağı olan ona güven verir, her şey ister iyiye gitsin ister kötüye gitsin, umutsuzluğu aynıdır. Kaderciler ve gerekirciler, yatıştırmak ve gevşetmek için, zorunluluğu ılımlılaştırmak için gerekli olabilirlikten yoksundurlar; ve onlara hafifleme olarak yardımcı olacak bu olabilirlik dar kafalıda, kafa eksikliğine karşı bir reaktifin eksikliği gibi eksiktir. Aslında bilgeliği, olabilirliği edinmekten ve devasa esnekliği olasılığın tuzağında veya bönlüğünde aramaktan dolayı övünür; onu ele geçirdiğini zanneder ve bizim dar kafalımız onu olasılığın kafesinde dolaştırır, onu sırayla herkese gösterir ve onun efendisi olduğunu zanneder, böylece kendisinin tutsak olduğundan kuşku duymadan aptallığın köleliğini ve paryalığın en bayağısını gerçekleştirir. Ve olabilirin içinde kaybolan kişi olabilire umutsuzluğun gözü pekliğini getirirken ve yalnızca zorunluluğa inanan kişi umutsuz olarak büzüşürken, dar kafalı aptallığı içinde zafere ulaşır.

Sören Kierkegaard
Ölümcül Hastalık Umutsuzluk 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Beethoven’dan piyano ve çello için yapılmış besteler -Tanya Tomkins & Eric Zivian

Kapat