Zaman zihnimizin bir imgesi ise, gerçekteki değişimlerle bağlantısı nedir?- Norbert Elias

Descartes’tan Kant’a ve Kant sonrasına kadar uzanagelen oldukça yaygın bir hipoteze göre, insanlar doğuştan, olayları birbirleriyle ilintilemenin spesifik biçimleriyle donatılmışlardır ve bu biçimlerden biri de zamandır.
Başka sözcüklerle, olayları zaman sekansları (sıralı parçalar) halinde sentezleme yetisi, insanın algılama faaliyetlerini her türlü deneyimden önce belirlemiştir ve bu sentez becerisi, bu özelliğiyle belli bir toplumun elindeki bilgilerinden bağımsız, öğrenme yoluyla elde edilmeyen bir beceridir. İnsanda böyle a priori bir sentez yetisinin bulunduğu varsayımı, insanların, olaylar arasında ilintiler ve bağlantılar kurma bakımından genel ve herkese özgü bir yetiye sahip oldukları anlamına gelmekle kalmıyor, aynı zamanda, onları olaylar arasında spesifik bağlar ve ilintiler kurmaya zorlayan doğuştan gelme bir yapıyla donanmış oldukları, dolayısıyla, “zaman”, “mekân”, “töz”, “doğa yasası”, “mekanik nedensellik” ve benzeri kavramları da oluşturmaya mecbur bırakıldıkları ileri sürülmüş oluyor. Bu durumda da bu kavramların, öğrenmeyle edinilmemiş, değişmez mutlak sabitlikleri temsil ettiği izlenimi yaratılıyordu.
Bu hipotezin çürüklüğünü göstermeye çalışacağım. İnsanlar doğuştan, doğal donanımlarının bir parçası olarak, genel bir sentez yapma “potansiyeliyle”, yani olayları, süreçleri birbirleriyle bağlama, ilintileme yetileriyle donanmışlardır; gelgelelim gerçekleştirdikleri bütün o insana özgü bağlantılar, gerek konuşmalarında gerek düşünürken kullandıkları, bu ilintilemelere karşılık gelen bütün kavramlar, doğuştan gelme yetilerin ürünü olmayıp sosyal öğrenmenin ve deneyimin sonuçlarıdır; insan kuşaklarının oluşturdukları o upuzun zincir boyunca öğrenilmiş genel bilgileri ve bilgiyi bir kuşaktan ötekine aktaran zincirin sonuçlarıdır, zira tek insanın ömrü, yüksek bir sentez düzeyini temsil eden, “neden”, “sonuç”, “zaman” vb. kavramları, bunlarla ilintili spesifik ilintileri bir başına öğrenemeyeceği kadar kısadır. İnsanların, “a priori bir sentezin” gücüyle ve kendiliklerinden, yani herhangi bir öğrenme birikimine ihtiyaç duymadan, olayları “zaman” kalıbının biçimi içinde birbirleriyle ilintiledikleri yolundaki felsefi görüş, diğer deyişle bu sentezi, doğuştan bir aklın yetisine bağlayan anlayış, Descartes’ın, Kant’ın ya da ötekilerin, adım adım izledikleri ve dönemlerinde hazır buldukları gerçeklik bilgilerinin sınırlılığından olduğu kadar bu düşünürlerin deneyimi kavrayışlarından da kaynaklanıyordu: Onlar, deneyimden söz ederken gözlerinin önünde hep özerk, tam bağımsız bir birim olarak anladıkları insan vardı; insanların yüzyıllar boyunca birbirleriyle kurdukları ilişkilerle deneyimlerinin arttığını ve düşünme araçlarının ve yollarının çoğalıp yetkinleştiği gerçeğini tamamen gözardı ediyorlardı.

İçinde yaşadığımız toplumlarda, zaman sekansları* olarak yaşadığımız olaylar dizisini, insanlığın oldum olası bizim gibi, bugün geçerli olduğu tarzda, yani düzenli, periyodik, tek biçimli ve kesintisiz bir akış olarak yaşadıkları düşüncesi, gerek geçmişin gerekse bugünün olgularına yönelik yapabileceğimiz sayısız gözlemle tam bir çelişki oluşturmaktadır. Einstein’ın, Newtoncu zaman kavramında yaptığı düzeltme, zaman kavramının nasıl değişebileceğine modern bir örnektir. Einstein, Newton’un, zamanı bütün bir fiziksel evrenin içine yeknesak bir biçimde yayılmış, tek- biçimli bir süreklilik olarak kavrayışındaki küsuru apaçık gözler önüne sermiştir. Gözlerimizi, insanlığın toplumsal gelişmesinin ilkel başlangıç aşamalarına çevirmeye üşenmezsek, bugün “zaman” dediğimiz şeyin gerek deneyim olarak yaşanmasında gerekse de kavramlaştırılmasında tıpkı Einstein örneğindeki gibi dönüşümlerin ve değişikliklerin sık sık yaşandığını gösteren bulgular ve kanıtlarla karşılaşırız. Bizim bugünkü kullanımımızda “zaman”, çok yüksek bir genelleme ve sentezleme düzeyine tekabül eden bir kavramdır** ve bu kavram zaman sekanslarını ölçme yöntemleri ve bu dizimlerin kurallılıkları konusunda çok geniş bir sosyal bilgi birikimine dayanır. Daha önceki ilkel gelişmişlik aşamalarında, insanların böyle bir bilgi birikimine sahip olmaları söz konusu değildi. Elbette onların bize göre daha az “akıllı” olmalarından kaynaklanmıyordu bu yetersizlik. Sadece, bu bilgi birikiminin ortaya çıkabilmesi, doğal olarak uzun mu uzun bir zaman süresini gerektiriyordu.
En eski zaman ölçekleri olarak Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların hareketlerinin kullanıldığını söylemiştik. Bugün, bu gök cisimlerinin hareketlerinin düzeni, birbirleriyle ilişkileri ve kuralları konusunda tüm ayrıntısıyla tanıdığımız bir tabloya sahip bulunuyoruz. Atalarımızın, böyle bir şansları yoktu. Hatta daha da gerilere, geçmişin derinliklerine yeterince daldığımızda, insanların, gök cisimlerinin çok çeşitli ve alabildiğine karmaşık hareketlerini birbiriyle bağdaştıran, az çok bütünleşmiş bir model içinde toplama konusunda iyice çaresiz oldukları gelişme basamaklarına rastlarız. Bu basamaklardaki insanların tanık oldukları şey, bir sürü tek tek kopuk doğa olayıydı; ama bunların arasındaki bağlantılar konusunda açık seçik bir fikirleri yoktu ya da hayal gücüne dayanan oldukça sallantılı, dengesiz ilintiler kuruyorlardı bu olaylar arasında. Olayları zamansal yönden belirlemeye yarayacak standartlaştırılmış sabit birimleriniz yoksa, bizimki gibi bir zaman kavramınız da olamaz. Ayrıca insanlar, gelişmenin eski basamaklarından birinde, bugün sık sık altı çizildiği gibi, bize göre daha “somut” kavramlarla iletişim kuruyor ve düşünüyorlardı. Ama aslına bakacak olursak, bir kavram için “somut” demek mantıken çelişkilidir; dolayısıyla da “somut kavram” yerine “tekilleştirici” veya daraltıcı sentezlerden, diğer deyişle “düşük bir soyutlama düzeyinden” söz etmek daha doğru olacaktır. Örneğin, insanların bizim bugün “gece” dediğimiz yerde, “uyku” kavramını, bizim takvim “ayını” kastettiğimiz yerde, onların gökteki “Ay” kavramını zaman birimi olarak kullandıkları gelişme basamakları vardı.
Bizim “yıl”dan söz ettiğimiz yerde, onlar “hasat” kavramına başvururlardı. Zaman konusundaki araştırma ve incelemelerde karşılaştığımız güçlüklerden biri, insanların soyutlama yeteneğinin gelişmesini açıklayan bir teorinin, veya daha doğru deyişle, sentez yapma yeteneğinin evrimini modelleştiren bir teorinin yokluğundan kaynaklanmaktadır. İnsanlığın, tekilleştirici, somuta indirgeyici sentez basamağından genelleştirici sentez basamaklarına doğru kaydettikleri ilerlemenin adımları, bu bağlamda karşılaştığımız en önemli gelişmelerden biridir. Ne var ki, burada bu gelişme üzerinde durmaya yerimiz müsait değil. Ayrıca bugün, takvimlerimiz ve öteki zaman düzenleyici araçlara uygun bir şekilde birbirlerini tamamlayan, “saat”, “gün”, “hafta”, “ay”, “yıl” gibi zaman birimlerinin, geçmişte her zaman bu kadar pürüzsüz bir bütün oluşturmadıklarını biliyoruz. Gerçekten de saatleri, birbirini tamamlayan, kesintisiz yıllık takvimler gibi nispeten bütünlük gösteren matrisleri, dahası “İsa’dan sonra 19. yüzyılda yaşıyoruz” türünden çağları kapsayan zaman göstergelerini bulmamızı mümkün kılan etmen, sosyal hayatın zaman belirleme alanında kaydettiği gelişmedir. Bu gelişmeyle birlikte, zamanın yaşanılması, düzenli akan bir su gibi tek biçimli bir bütün olarak algılanabilmiştir. Bu gelişmenin yaşanmadığı yerde bu türden bir duygu ve yaşantı da mümkün olamaz.

Norbert Elias
Kaynak: Zaman Üzerine

* Zaman sekansları: Zamanın bir olaylar dizisi olma hali. Burada “sekans” kelimesi diziselliği ifade ediyor, (ç.n.)
** “Soyutlama düzeyinden” bile bile söz etmiyorum. Zaman kavramı nereden, nelerden “soyutlanarak” elde edilmiş olabilir ki?

Sosyolojik sorunlara felsefi derinlikten bakan ve düşünce gelenekleriyle hesaplaşan bir düzeyden konuşan Elias bu kitabında zaman sorunu üzerine gidiyor.
Varlığını alabildiğine somut bir şey gibi düşündüğümüz, sürekli akan ve akarken bizi de kendi tünelinden geçiren zaman gerçekten öyle somut bir şey mi? Elias zamanın “var olan bir şey” olmadığını, onun bizim toplumsal, tarihsel bir eserimiz olduğunu söylüyor. Peki zaman bizim zihnimizin bir imgesi ise, gerçekteki olaylarla, değişimlerle bağlantısı nedir? Nasıl oluyor da böyle var olmayan bir şey algımızda doğallık, somutluk kazanıyor. Bizi metafiziğin girdaplarına götürecek gibi görünen bu sorular, Elias’ın elinde tümüyle maddi açıklamalar buluyor. Zamanın izini toplumsal ilişkilerde ve tarihsel gelişim içinde süren Elias, basit gibi görünen açıklamalara uzanıyor; basit, ama günümüz toplumunun insanlarının kavramakta zorlandığı sorunlara.
Zaman incelemesi, aynı anda bir uygarlaşma incelemesi. Uygarlaşma süreçlerinin yapısı üzerinde duran ve her uygarlaşma adımının tarihsel bir sürecin kaçınılmaz kısıtlanmalarını da içerdiğini vurgulayan Elias, başka çalışmalarında genelde uygarlaşma hakkında söylediklerini, bu çalışmasında zaman olgusu üzerinden somutlaştırıyor. Bu tür bir incelemeyle modern toplum olmanın anlamı, toplumsal gelişme süreçlerinin karakteri, birey-toplum ilişkilerinin iç içeliği belirginleşiyor… Elias günümüzde tarih incelemelerinin, sosyolojinin ve genel olarak bilimsel disiplinler arasındaki yalıtılmışlığın bütünsel bakışı nasıl kısıtladığını ve naifliğimizi niçin aşılması çok zor bir duruma dönüştürdüğünü zaman sorunu üzerinden sergiliyor. Kitapta zamanın bugünün toplumu açısından yapısal özelliklerini ve geçmiş toplum formasyonlarının “zamansız” yaşamalarının ne demek olduğunu görmekle kalmıyoruz; zaman üzerine düşünmek, kendi algılarımız üzerine düşünmek, uygarlaşma meselesine göreceli bakmak ve bireysel özgürlüğün toplumsal belirlenmişlikten bağımsız düşünülemeyeceğini görmek anlamına da geliyor.
Batılılaşma çabası içinde olan toplumumuzun işinin niçin zor olduğunu bu kitapta yapıldığı biçimiyle zaman incelemesi üzerinde düşünerek biraz daha iyi anlayabiliriz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here