Machiavelli – Hükümdar ve Copernicus – Göksel Kürelerin Dönüşü Üzerine Altı Kitap

Konuşmacılar: Artun Ünsal, Ömer Akyüz

Ömer Akyüz- Evet! Biri başla diyecek mi yoksa…
Artun Ünsal- Yok, ben çünkü hep toplantı yönetiyordum. Bugün konuşmacıyım. Yönetmen rolüne girmeyelim, ama yine bir rol icabı bir…
Alışkanlık hikâyesi. Bizim pek iktidar tutkumuz olmadığı için! Salı toplantıları Şubat-Mart 2000 dizisinde biliyorsunuz Gutenberg’in Galaksisi’ne bir yolculuk başladı. Biz ikinci haftasında bu yolculuğu sürdürmeye çalışacağız. Biliyorsunuz Gutenberg İncil’i dünyada ilk basılı kitaplardan bir tanesi. İlki değil herhalde. Büyük tartışmalar oluyor biliyorsunuz. Bugün bir yüzyıl sonrasına gidiyoruz. 1500’lere gidiyoruz. 1500’lerin ortasını buluyoruz. Ve bu arada, iki ilginç kitap seçilmiş düzenleyiciler tarafından. Bizi de görevlendirdiler. Bunlardan bir tanesi Machiavelli’nin Hükümdar’ı. Biliyorsunuz çok dillere pelesenk olmuş Machiavellicilik vs. Fakat nedense biz kolayına kaçıyoruz. İşin zorunu unutuyoruz. İşin zorundan bir tanesi de Copernicus. Biz pek bilimden hoşlanmayız. Biz ancak kulaktan kulağa nakilden hoşlanırız. Bu bakımdan Ömür Akyüz Bey çıktığı zaman önemli kitaplardan bir tanesini Copernicus’un Göksel Kürelerin Dönüşü Üzerine Altı Kitap’ı üzerine görüşlerini aktaracaklar. Kendisini Galilei’nin meşhur sözüyle isterseniz açalım EPPUR, Sİ MUOVE!
Ö. Akyüz- Eppur, si muove! Evet!
A. Ünsal- “Ama gene de dünya dönüyor!” İstesek de istemesek de.
Ö. Akyüz- Ama, bu lafın içinde ‘dünya’ geçmiyor. Galilei niye demiş biliyor musunuz? Köpeğinin kuyruğu oynuyormuş da o sırada, onun için söylemiş bu lafı.
A. Ünsal- Tabii, sorgulaması sırasında.
Ö. Akyüz- Sorgulaması sırasında, köpeğinin kuyruğu için bunu söylemiş.
Piza Kulesi’nden topları da atmamış aşağıya ama, yakışma, yakıştırma hoş geliyor. Hele bizde derslerde öğrenciyi idare etmek için güzel şeyler. Evet! Bu kişilerin iki ortak yanı var. Çağdaş bir tanesi. İşte Niccolo Machiavelli ile Nicolaus Copernicus. Ama Niccolo ile Nikolau, Nikolaj diye aynı kökten iki ad, aynı azizin adı herhalde verilmiş bunlara. Aziz Nicola, ya da neyse. Tabii Copernicus ya da Kopernik, Nikolas Kopernik işte, Latin şekli Nicolaus Copernicus. Aslında Copernicus ile başlamayıp Nasrettin Hoca ile başlamak belki daha doğru. Şimdi “Niye?” diyeceksiniz, “Nasrettin Hoca da nereden çıktı?”. Nasrettin Hoca’nın ona atfedilen olaylardan, hikâyelerden bir tanesine göre: Birkaç papaz gelirler. Onun bilgeliğini sorgularlar. Sorulardan bir tanesi de “Dünyanın merkezi nerede?”. Nasrettin Hoca da “Eşeğimin art ayağının bastığı yer” diyor. İşte papazların, yani bu hikâyenin ayrıntılarını unuttum da hep bu kalır aklımda. Nasrettin Hoca bunu ne kadar bilinçli söyledi bilmem ama, Nasrettin Hoca haklı. Dünyanın merkezi eşeğinin bastığı yer olabilir, yahut o sizin bastığınız yer olabilir. Herhangi bir yer olabilir. Bunu genelleştirin. Yerkürenin yüzeyinin merkezi diye alırsanız her noktası o yüzeyin merkezidir, çünkü; sınırsız bir yapı. Kozmolojinin falan en ciddi problemlerinden bir tanesi bu. Sınırsız bir evren. Sonlu mu sonsuz mu olduğu önemli değil. Sınırı yok. Ve en basit modeli de üç boyutlu uzay içinde iki boyutlu bir yüzey olarak her noktası merkezi olabilir. Yahut bir çember alın. Çemberin her noktası o çevrenin merkezi olabilir. O açıdan Nasrettin Hoca haklı. Tabii Copernicus’un ortaya attığı, ortaya koyduğu durum bundan biraz değişik. İlgili oldukları için buradan başladım. İşte güneş sistemi ki, daha uzun yıllar güneş sistemi ile evren aşağı yukarı aynı şey. Âlem, dünya, evren hep aynı kavramlar. İşte evrenin merkezi neresi? Bizim, güneş sistemi dediğimize bakmayın.
Evrenin merkezi, âlemin merkezi dünya. Bu tabii, Hıristiyanlıkla bağdaşması bunun işte Ortaçağ’da… Kimdir? Tam, en gerekli yerde isimler, kelimeler uçuyor insanın aklından. O da gelir aklıma, söylerim. İşte bağdaştırıyor Hıristiyanlıkla eski felsefeyi. Aristo felsefesini falan. Aristo’nun da bunların çoğu kendi görüşleri değil. Daha eskiden gelenleri toparlamış. Belli, kendi aklına uygun olacak şekilde kitaplara dökmüş. Bütün felsefe dersleri onunla başlıyor bugün bile hâlâ. Tabii eski çağlarda evrenin ya da âlemin merkezinin güneş olması gerektiğini, Dünya’nın onun etrafında dolandığını, hatta kendi ekseni etrafında döndüğünü söyleyenler var. Sisamlı Aristarkhos. İşte, İÖ. 260, İÖ. 265 yıllarında bunu önermiş. Hatta işte birtakım ölçüler falan da yapmış. Ay üzerinde tutulma sırasında dünyanın gölgesine bakarak uzaklıkları saptamış falan. Ama şimdi bugün bakınca, işte doğru, yaşasın falan diyoruz da o zaman niye bunu dinlememişler diyoruz bu kadar apaçık gerçeği. Ama apaçık gerçek değil. Yani siz de bugün, işte kitaplar, aktarılanlar, işte gerçekten artık başka delillerle sağlamlaşan gözlemler olmasa baktığınız zaman dünya duruyor. Güneş de dönüyor. Bakıyorsunuz gökyüzüne. Yani 10-15 dakika bakın güneşin döndüğünü, yerdeki gölgeye bakarak görüyorsunuz. Gayet apaçık. İşte dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşüyle ilgili güneşin bu hareketi. İşte, sonra bakıyorsunuz, dünya değişik yerlerden değişik şekillerde görüyor bazı gökcisimlerini. Hepsini değil. Yani kalıcı yıldızları falan farklı görüyor, aynı yerlerde görüyor, aynı saatlerde. Yani apaçık olan bu. İşin zoru apaçık olmayan. Bu apaçık olanın içinde bazı zorluklar göze çarpmış. Bakmışlar ki en belirgini Mars’ın yörüngesi. Mars böyle gidiyor bütün yıl, sonra canı sıkılıyor geri dönüyor. Biraz geri geri gidiyor. Sonra tekrar doğru yola dönüyor. İşte retrograde hareket, işte geri dönüş. Geçende bir gazetenin Pazar ekinde, burada adını söylemeyeyim. Adını sarf edeceğim, bir gazete yazısında, Cumhuriyet Bilim-Teknik ekinde. Daha ayrıntılı üzerinde duracağım. Bu Mars’ın geri gidişi bugün bile, astrolojiye, insanların davranışına nasıl etki yapıyor diye uzun uzun bir yazı vardı. Hâlâ var bunlar. Neyse! Geri gidiyor, şimdi bu geri gidişin çaresini bulmak lazım çünkü işte mükemmellik küredir, işte bütün gökküredeki yıldızlar bir küreye, kristal küreye çakılı, sabit yıldızlar. Çok uzakta değil, yeteri kadar uzakta. Onun altında Satürn’ün küresi var, Jüpiter’in küresi var, işte şunun bunun, Güneş’in küresi var, Ay’ın küresi var ve Dünya var. Duruyor, Dünya çakılı. Hepsi, bütün bu küreler de bunun etrafında dönüyor ama, işte Mars’ınki diğerlerininki biraz daha hafif olmak üzere arada bir geri gidiyor. Şimdi o geri gidişi küre ile nasıl bağdaştıracaksın? İşte tutmuşlar, demişler ki o kürenin üzerine bir tane daha küre çakalım. O küre öbür kürenin üzerinde dönsün. İkisi farklı hızlarla döndükleri için bir nokta, zaman zaman ileri gidecek ama, bazen zıt yönde gidiyormuş gibi olacak ikinci küredeki hareket. Bu görünene, gözle görünene, gördüğüne inanma, değil mi? Çok iyi uyduğu için oturmuş ve İS. 2. yüzyılda da çok sıkı bir matematikçi Batlamyus yahut Klaudios Ptolemaios yahut işte bazı Frenklerin deyişiyle Ptoleme, çok güzel bir kitap yazmış. Bu kitabın önemli bir kısmı matematik. Trigonometriyi de önemli ölçüde Batlamyus oluşturmuş, formüle etmiş diyebiliriz. İşte He megiste syntaksis astronomicus, astronominin büyük sentezi, bireşimi diyelim. Buradan, Arapça tercümesinden Galat una almagest deniyor Batı dünyasında bile, çünkü önce Arapçadan aldılar. Şimdi bu bir küre koyuyor. Güzel, idare ediyor ama çok iyi oturtmuyor yerlerini ve böylece bütün gök cisimlerinin dünyaya, bugünkü deyişle dünyaya göre hareketlerini bir geometrik yapı çerçevesinde ifade etmek için 81 tane çember, çember üstüne çember, yani Mars için 2 tane yetmiyor, belki üç tane, ikinci küreye bir tane daha oturtuyor, bir tane daha oturtuyor ki tam versin. O günkü gözlemlerin duyarlılığı çerçevesinde bunu becersin. Ve bu güzel de bir kitap. Çok iyi anlaşılıyor anlatılmak istenen. Ünlü oluyor ve Ortaçağ boyunca daha doğrusu yok. Hıristiyanlık felsefesine de uyuyor. İşte herhalde İslam felsefesine de yeteri kadar uyuyor. Böylesine gitmiş. Ama derken gözlemcilik çok gelişmeye başlamış. Çıplak gözle olan gözlemcilik bile çok gelişmeye başlamış. Ve Batlamyus’un bu büyük kürelerinin çemberlerine, hareket çemberlerine difference deniyor. İşte onun üzerine bindirilmişlere epicycle diyor. Bunlar yetmemeye başlıyor. 81 değil 800 tane bile konsa artık çığrından çıkıyor iş. Geliyoruz Copernicus’a. De Revolutionibus orbium coelestium (Göksel Kürelerin Dolanımı Üstüne) kitabını niye yazmış? Copernicus ölüm döşeğinde ya gördü ya görmedi bu kitabı. Yani uzun yıllar basılmasını pek istememiş. İstememesinin nedeni de herhangi bir otorite korkusu değil. İşte alay edilme korkusu, bu 17. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar süren bir duygu. Newton’ın da. Birkaç hafta sonra Newton’la ilgili orada listede görüyorsunuz Matematik İlkeleri aslında o doğa felsefesinin, yani fiziğin matematik ilkeleri. O kitabı o da pek yazmak istememiş de zorla yazdırmışlar ona. Benzer sebeplerle. Çünkü o kadar çarpıcı yenilikler getiriyor ki bunları anlamayan insanlar hemen sıradan gözlemlere bakarak bizi aşağılayabilir, alay edebilirler korkusu sürüyor. Yalnız, bir küçük kitap yazmış Copernicus. 1514’te. İşte göksel hareketlerin kuramları üzerine düzenlenişten çıkarılan görüşler diye2. Bunu dağıtmış tanıdıklarına, dostlarına. Hani bir baskı kitap değil. Şimdi Copernicus çok iyi eğitim görmüş ve çok iyi matematik öğrenmiş ve becerikli bir insan. Bakın Krakow Üniversitesi’nde teoloji ve astronomi okumuş. Bologna (Bolonya) Üniversitesi’nde Yunanca, matematik ve klasik felsefe okumuş, Padova’da hukuk ve tıp okumuş, bu arada Ferrara, İtalya’da şerî diyeceğimiz kanonik hukuk doktorası vermiş. Çok marifetli bir insan. Çok dikkatli olmamakla birlikte yeteri kadar iyi astronomik gözlemler yapmış. Güneş, Ay ve gezegenler üzerinde 27 sağlam gözlemi var onu tatmin etmeyen, Batlamyus kuralına göre, gözlemler. İşte bir Bizanslı şairin Theophilaktos’un nazım eserlerini Latinceye çevirmiş. Ve Polonya’nın belli eyaletleri için para reformu ilkeleri üzerine raporlar yazmış. Yani çok aydın, etkili bir insan. Şimdi matematik ve astrolojiye merakı… Ha bundan şey istemişler. Sanıyorum iş buradan başlıyor. 1514’te La tera denen din büyükleri konseyi, takvim reformu için görevlendirdiği bir kurula Copernicus’u da çağırmış. Düşünmüş taşınmış, demiş ki; Güneş ve Ay’ın konumları yeteri kadar iyi bilinmiyor. Ondan sonra da girişmiş bu işe. Güneş ve Ay’ın konumları, işte diğer gezegenlerin konumları ve geriye kadar gitmiş. İşte Batlamyus’un (Ptolemaios) kitabını okuduğunuz zaman Almagest’i, yani ben okumadım da okuyanların aktardığından biliyorum. Ptolemaios (Batlamyus) kitabında yer-merkezli evren modelini açıklar.3 Böylece Sisamlı Aristarkhos’un güneş-merkezli evren modelinin olamayacağını da kanıtlamaya çalışır.
Yani onun niye olmaması gerektiğini ve bu argümanların bazıları da, işte, bilmem dünya dönüyor olsa üzerindeki insanlar, varlıklar nasıl duracaklar, beraber dünyayla birlikte nasıl dönecek. Tabii bunlar tamamen eksik bilgilerden ileri geliyor yani dünyaya bizi tutturan bir kuvvet var. O kuvvet üzerinde bir bilgi ve deneyim olmadığı için bunları söyleyebiliyor. Yahut işte yukarıya bir taş attınız. Taş geri geldi. Aynı noktaya düşmezdi dönüyor olsaydı. Tabii bu da hareketin bağımsızlığıyla ilgili bir husus. Hatta aslında yine öyle olmuyor. Hatta şöyle ki; yüksek bir kuleden taş atsanız işte dünya böyle dönüyorsa zannedersiniz ki taş geriye düşecek. Hayır taş ileriye düşüyor. Yani atıldığı hizanın gerisine değil ilerisine düşüyor. Ama bunun gayet sağlam, fiziksel sebepleri var. Bunları gayet iyi anlıyoruz bugün. O gün için bu deneyleri yapmaya olanak olmadığı gibi merak da yok. Yani o eskiçağ felsefesinde deney yapmak falan neredeyse ayıp. Oradan gelen şeyler. Aristo’nun da zaafı orada. Mantığı kullanarak, gözlemlerini çok basit, çabuk bilgilerle değerlendiriyor, dur bakalım bu çıkarsamam acaba doğru mu diye bakmıyor. Ve daha ayrıntılı bir çözümleme yapmaya gitmiyor. Şimdi Copernicus böyle yapmamış, işte, almış, bakmış, haa bak böyle bir, güneş merkezli bir sistem de var. Şimdi Copernicus’u rahatsız eden bir şey daha var. O dönemin hemen hemen tüm okumuşları ve de okumamışları gibi belki uygulama bakımından değilse de inanç bakımından bunlar dini ilkelere, dini söylemlere çok bağlı. O yüzden, yani, Batlamyus’un görüşleri, dünya merkezli falan, onu da tatmin eden bir şey. Bunu inkâr etmek istemiyor. Fakat, bunun yanı sıra, bakıyor ki 81 tane çember var, 6 tane gökcismini anlatmak için. Bir de bu çemberlerin merkezlerini biraz kaydırıyorlar. İşte hızlarını tutturmak için falan filan. Bir yığın karmaşıklık. Diyor ki, “Tanrı mükemmelden aşağısını yapmaz”. “Tanrı böyle saçmasapan, karmakarışık bir şey yapmaz.” “Bunun arkasında daha basit bir yapı olmalı”. Bunu Tanrı adına feda ediyor, dünyanın merkezi oluşunu. Bilim adına değil. Tanrı adına.
Kepler’de de aynı şeyi görürsünüz. Kepler, bir adım daha ileri gidiyor. Çünkü Copernicus da Güneş’i merkeze koyduktan sonra, işte epeyce yıllar uğraşıp daha iyi oturan, gezegenlerin yerlerini daha iyi betimleyen bir küreler, çemberler yapısı kuruyor. 37 tane lazım ona da. Bakın 81’den 37’ye indik ve hâlâ var ama estetik olarak durum iyi hiç olmazsa. Yapı çok basitleşti ve gezegenlerin sıralarını değiştiriyor. Şimdi burada iki grup çok büyük rahatsızlık hissediyor. Birinci grup, dinle ilgili olanlar, örneğin papa buna karşı değil. Papa hatta ilk tezini yazmadan önce Copernicus’a yayınla bunu, kitap haline getir diyor. Dinliyor Papa Copernicus’u. Copernicus bir süre Roma’da vakit geçiriyor. Ona rağmen, alay edilmekten korktuğu için elden dağıtıyor bu notlarını. İkinci grup da astrologlar. Çünkü onların bütün hesapları dünyanın merkezine dayanıyor. Onların da altından halı gitti ama astrologlar anka kuşu gibi küllerin arasından çıktı. Dediğim, gazete yazısı gibi. Eminim içinizde de, her gün fal okumaktan daha ciddi bakanlar vardır. Yani ben bir yaşa kadar oyun olsun diye bakardım gazetedeki fallara ama o kadar yani. O bir eğlence. Kültür, günlük kültür eğlencesi. Çünkü insanlar inanıyor, insanlar inanmak istiyor, hoşlarına gidiyor. Yani böyle sosyal bir durum ama ciddileşti yani. Epeyce de para getiren bir saçmalık. Daha hafif bir laf bulamıyorum onun için. Her neyse! İki grup buna karşı. Şimdi, bunları bir tarafa koyalım. Kitabı çok kısa özetleyeyim. Birinci kitapta matematiksel kurallar, dünyanın hareketsizliği savlarına yanıtlar, yani Batlamyus’un şu yüzden hareket edemez bu yüzden hareket edemez dediği hususların ne için doğru olmaması gerektiğini açıklıyor. Ondan sonra, Dünya’nın, Ay’ın ve diğer gezegenlerin yeni kavram çerçevesindeki matematiksel davranışlarını kitapta toparlıyor. 6 kitap böyle. Şimdi, bakın, bu arada karşı gelişlerden bir tanesi de şu: Eğer dünya hareket etseydi güneş etrafında, büyük bir yörünge, yıldızlar farklı farklı görünürlerdi. Doğru ama, yıldızlar çok uzakta olunca farklı yerde görülmezler. Dolayısıyla, Copernicus ister istemez bunu önermek zorunda kalıyor. Evren o kadar küçük değil, evren çok büyük. Ama Copernicus yine de orada, anlaşılan epeyce mütevazı davranmış. Olması gerektiği kadar da büyük dememiş, yeteri kadar büyük olduğu üzerinde işi bırakmış. Tabii bir yüzyıl kadar sonra Giordano Bruno evren sonsuzdur falan dediği için güya, yaktılar onu. Ama rivayet, ciddi rivayet o ki aslında casusluk yaparmış. O yüzden yakmışlar. Hani bahane edip bunu o yüzden yakmışlar. Neyse? Şimdi, Copernicus’un; aslında tekrar başa, Nasrettin Hoca’ya döneceğim. Yani Dünya mı merkez, Güneş mi merkez hiçbir şey fark etmez. Prensip olarak hiçbir şey fark etmez. Ama Dünya merkez ve duruyor dendiğinde hareket kavramının tanımı çok kolaydı. Bir cisim Dünya’ya göre, şimdi ‘göre’ lafını bile kullanmamam lazım, işte cisim hareket ediyorsa, işte yer üzerinde giderken gölgesi bilmem nesi, kendisi farklı farklı yerlerden… Hareket diyordunuz. Eğer yerdeki, belli bir noktadaki haline de durgunluk deniyordu. Bitiyordu, gidiyordu. Şimdi, Dünya’yı hareket haline sokunca hareketsizliğin tanımı düştü. Bugün en basit fizik dersini bile anlatırken söylediğimiz şey şudur: Hareket iki şey ister. İki cisim ister. Evrende bir tek cismin hareketinden söz edemezsiniz. Yani evren bomboş olsa, bir tek cisim olsa, o cisim hareketli mi, hareketsiz mi bunun lafını etmenin anlamı yoktur. Bu, Copernicus ile birlikte gelişmeye başlayan bir kavram. Bağıl hareket; yahut hareket daima bağıldır. Bağıl hareket, demek bile çok doğru değil, daima bağıldır. Yani Copernicus’un devrimi budur. Şimdi, dünya merkezli olarak kalsaydı, bunun matematiği o kadar zor ki astronominin, matematiksel astronominin gelişmesi yüzyıllar daha sürerdi. Fizik bugün bulunduğu noktaya katiyen gelemezdi. O matematiksel karmaşıklık içinde, matematiksel formalizm kullanan bilimlerin gelişmesinde en büyük etken onu yapan insanların, dâhilerin matematiği en basit hale getirecek modelleri düşünebilmeleri. Şimdi, Dünya, Güneş, yıldızlar görünen şeyler. Bir de görünmeyen atomlar falan var. Onları hiç görmeden model kurmak zorundasınız. Durmayacağım tabii üzerinde. Yani burada Copernicus’un yaptığı en büyük hayır basitleştirmek işin matematiğini. Tabii Kepler arkadan bunu iyice basit hale getiriyor. Daire mükemmelse niye 37 tane daire kullanıyor Tanrı. Ben daireden biraz fedakârlık edeyim Tanrı adına. Daha da basitleşsin. Gezegen başına bir tane eğri, elips yetti. Hakikaten bir tane elips yetiyor. O da ufak tefek yetmiyor ama, neyse, oralara gitmeyelim. Yeni eğriler gerekmiyor. Ufak dalgalanmalarla idare ediliyor işler. Şimdi, mesela bugün çok karmaşık eğrileri biz basit eğriler cinsinden ifade edebiliyoruz. Matematikte böyle yapılar var. Zora geldiğimizde o yapıları kullanıyoruz. Ama zora gelmeden kullanmıyoruz. Bir yaklaşıklık dinamiği var matematikte. İşte seri deniyor, işte Furye serisi, işte Taylor serisi. Onlarla, işte mesela bu Batlamyus’un episiklieri bir cins Furye serisinden, daireleri toplayarak elips yapıyorsunuz. Ama dünya merkezli elipsler yapıyorsunuz. İyice karışık. O güneş-merkezli mesela bir elipsi siz ne bileyim, sözgelimi 8-10 tane çemberin toplamı olarak ifade edebilirsiniz ama, elipsi de çok güzel bir matematiksel fonksiyonla yazdığınız, yazabildiğiniz için istemez. Gereksiz. Ama hiçbir şekilde kendi fonksiyonu olmayan bir eğri varsa işte o zaman daha basit şeylerle bunu yapabiliyoruz. Dolayısıyla, Copernicus matematiği, kolaylaştırılabilir bir model ortaya koymak; ki bu çok zor, dediğim gibi. Hareketsizliği iki hareketli şeye dönüştürüyorsunuz. İyice zor. Dünya kendi ekseni etrafında dönmüyor olsa iş çok daha kolay. Sadece yörünge üzerinde dolanmasına, öyle mi böyle mi diye bakmak. Bir de kendi ekseni var. Bu iki hareketi çözümlüyor ve götürüyor Güneş’e bağlıyor bir tanesini ve öbürünü de tamamıyla kendi kendisine bağlıyor. Ve bize iki kolaylık getiriyor, model olarak. Hem daha basit bir matematiksel model hem hareketin bağıllığını öğrenmemize ilk adımı atıyor. Evet, şimdilik bu kadar. Pardon, bir şey söylemişim. Onu söylemeden geçmeyeyim. Bir laf vardır: Olmahiler derya içredir / deryayı bilmezler. Yani bizim dışarıya bakıp da işte hareket, dünya duruyor, biz de; yıldızlar hareket ediyor falan dememizin temeli bununla ilgili bir kavram. Yani öyle. Ona alıştık, ona gidiyoruz ama, işte, balıklar sudan çıkmalı ki suyun varlığını anlasınlar. Copernicus ve benzerlerinin dünyanın dışına çıkmadan suyun varlığını anlamış olmaları onların dehalarına işaret.
A. Ünsal- Teşekkür ederiz. Ömür Bey, bizde daha az tanınan, sadece belli düzeyde kalan bilgilerle Copernicus üzerine konuşmaya başladı. Ben herkesin bildiğini tahmin ettiğim bir yazara biraz daha farklı bir şeyler getirebilir miyim arzusuyla çıkıyorum. Niccolo Machiavelli, Floransa’da kâtip derler (14691527). 1527 tarihi Osmanlı İmparatorluğu’nun, biliyorsunuz, önemli, güçlü olduğu dönemlerden bir tanesi. Bir başyapıt, ama, bu başyapıtın hangi ortamda çıktığına kısaca değinmekte yarar var. Bir çeşit, geçmişe dönüp dönemin bir sosyolojisini çıkarmakta, dönemin ekonomisini, siyasi boyutlarını çıkarmakta yarar var. Böylelikle yazarı içinde yaşadığı toplumla ilişkilendirmek mümkün. Niye bu kişiler önemli? Bu kişiler önemli, çünkü çağlarının tanığı. Dünyanın kendilerine kadar gelmiş, gelişme düzeyini aşabilen kişiler. Hiç aklımda yoktu ama, madem Nasrettin Hoca ile başladık. Ben de Nasrettin Hoca ile devam edeyim de, sonra sadede geleyim. Peki bu fıkrayı anlatmadan önce, bildiğiniz bir fıkra çünkü, şöyle diyelim: daha önce siyaset dinin etkisi altındaydı, daha önce siyaset ahlakın etkisi altındaydı.
Ö. Akyüz- Keşke bugün de olsa!
A. Ünsal- Çok güzel!
Ö. Akyüz- İkincisi!
A. Ünsal- Katılıyorum, katılıyorum. Yalnız etik ile moral farklı şeyler biliyorsunuz. Burada moralden farklı. Etikle moral farklı.
Ö. Akyüz- Olsun, bahanedir. İçimizi döktük!
A. Ünsal- Tamam, tamam. Çankaya’da olmadan da insanlar içlerini dökebiliyor, değil mi? Siyasetin dinden, ahlaktan bağımsızlaşmasının ve siyasetin konusunun iktidar etrafında dönen mücadele olduğu görüşünü ortaya atması önem taşır. Daha önce bu tür kitaplar yazılmış. Bunlara Prenslerin Aynaları, Hükümdarın Aynaları derler. Konuşmamın sonunda birkaç örnek vereceğim. Ama mesela bugün bir Kutadgu Bilig’in şeyden 500 yıl önce olduğunu bilmek herhalde bizim de, Doğu kültürünün de Nizamülmülk’ün siyasetnamesinin yine yüzyıllar önce Floransalı kâtipten önce hükümdara birtakım öğütlerde bulunduğunu bilmek gerekir. Bunlardan da önce, Eski Yunan’da da, değil mi, filozof-krallar, 2500 yılı bulacaktır Eflatun’un önerileri. Yani hükümdara, olayları yorumlama, olayları denetleme imkânı var. Şimdi, bu durumda belli bir sekülarizasyon, belli bir laikleşme, yani kilisenin rolünü ikinci plana atma arzusu da var. Birazdan geleceğim buna, Nasrettin Hoca ile başlayalım isterseniz. Fıkra malumunuz, değil mi, Nasrettin Hoca, merhum yaz günü içi geçmiş, ağacın altına şöyle yatıyor, bakıyor cevizler ufacık, bakıyor balkabakları kocaman, hay yarabbim, diyor, değil mi işte, ne kadar eşitsiz bir yaratı, koskoca ağaçta küçücük cevizler ve koskocaman bitki de yerde sürünüyor vs. Derken uykusuna dalıyor ve bu arada cevizin düşmesiyle uyanıyor ve bildiğiniz sonuç. Ya o benim başıma düşseydi benim işim bitmişti, hikmetinden sual olunmaz. Yani bir ölçüde sorguladı fakat sonunda yine hikmetinden sual etmedi. Aynı şekilde sanıyorum ki Copernicus’tan sonra gelen kişilerden bir tanesi de yine bir ağacın altında oturuyor, değil mi? Nevzat diyelim biz ona.
Ö. Akyüz- Evet Nevzat!
A. Ünsal- Nevzat! Newton’a Nevzat diyelim. Elma düşüyor ve yerçekimi. Değil mi? Yerçekimi dediğimiz olay da sanıyorum Copernicus’un bazı şeyleri bilmeden, değil mi, dünyanın merkezi teorisini de bu şekilde açıklaması!.. Şimdi isterseniz bu küçük ara namesinden sonra ortama geçelim. Şimdi meşhur Roma İmparatorluğu biliyorsunuz, barbarların istilasıyla ikiye bölünüyor. 5. yüzyıldan itibaren. Derken 9. yüzyılda ve özellikle 1000 yılda mukaddes Roma İmparatorluğu bugünkü Avrupa’nın tek başlı, çok ülkeli, çok kültürlü bir küçük minyatürü karşımızda. Pek de küçük değil. Yani İspanya’dan Almanya’ya, İtalya’ya varan ve 5. Şarl’ın, değil mi, meşhur Avrupası. Fakat zamanla bu da eski gücünü kaybediyor ve küçük feodaliteler 1000. yılda, 1. Milenyumda kilisenin zaferiyle karşı karşıyayız. Bir de feodalitenin. Derken feodaliteden bazı ülkelerde, giderek yüzyılın ortasına doğru 15. yüzyılın başlangıcında, mesela İngiltere’de 3 İspanya’da ve Fransa’da, meşhur 1. François ve Süleyman arasındaki yine Mukaddes Alman İmparatoruna karşı yazışmalar, koalisyon kurmalar malumunuz. Bu arada bir ulus devlet süreci başlıyor ama, tam başlamamış, tam da bir ulus devlet değil, fakat bir uluslaşma olayı var. İtalya’ya bakıyorsunuz. İtalya bunlardan kültür bakımından çok yüksek. Floransalı tüccarlar, Venedikli tüccarlar, Cenevizli tüccarlar, bütün Ortadoğu’nun bütün zenginliklerini ellerine almışlar, Amerika’yı da İspanyolların vasıtasıyla şey yaptılar ama, unutmayalım bir yerde Kolomb da bir İtalyan. Neticede bütün zenginlikleri var ama, siyaset açısından cüce İtalya. Yani bir zamanlar 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya için de ekonomik bakımdan veya Japonya için bugün de söyleyebiliriz, siyaseten cüce ülkeler. Ve bunun nedeni de büyük ölçüde bölünmüşlükler, ayrışmalar ve o arada tabii, devlet yok, tabii ama kendi başına bir mini devlet olan Papalık! Papalık öyle bir şey ki bütün insanlara hükmediyor, ordusu yok, kendi alayının dışında, Papalık öyle bir şey ki; savaşmak durumunda değil. Asker beslemek durumunda değil ama fetihleri sürüyor. İlginç ama aynı zamanda papanın varlığı da İtalyan birliğini büyük ölçüde etkiliyor. Bakın İtalya daha 15. yüzyılda, 16. yüzyılda İtalyan birliğinin karışıklığını çekiyor. Acılarını çekiyor. Ta 1870’lere kadar, değil mi, modern anlamda İtalyan birliğinin, Garibaldi’lerin vesairelerin.. İtalya’da bir şey var fakat İtalya, Rönesans, bütün Bizans’tan gelmiş sanatkârlar, zenginler, ticaret fakat bu şehir devletleri, Floransa, Cenova, efendim Venedik, her biri birtakım ailelerin elinde. İşte, Fransızlar, İspanyollar bulaşıyorlar. Bu arada 1469 yılında muhterem doğuyor. Küçük bir memur çocuğu diyelim, bürokrat çocuğu. Soylu bir bakıma ama öyle toprak soylusu değil. Ne yapıyor? İşte diyor ki, bir ailenin başına bırakmayalım bu işi, ancak halk, yığınlar bu birliği sağlar. Bir aileyle bu iş olmaz. İspanyolların arkasından, Fransızların arkasından tekrar Medici’lerin elinden alalım. Neticede başarılı oluyorlar. Bu, hükümet hizmetine giriyor. Özellikle savaş konularında, dışilişkiler konusunda, yerinde, görerek bir eğitim. Almanya’ya gidiyor, Fransa’ya gidiyor. Derken bu sefer Medici ailesi, İspanya kralı ve Fransa kralı ortalıktan bertaraf edince tekrar işbaşına gelince aynen iktidar değişikliğinde olduğu gibi hapis, sürgün hatta işkence derler kimileri ve tabii idam cezası yok. Kendi köyüne zorla dönüyor. Bu arada 1513 yılında kitabını yazıyor fakat bir yerde de tabii bürokrasinin, bürokratların bir asalaklığı vardır. Ve Medici ailesi iktidarda. Koçum, yiğidim, aslanım edebiyatıyla Lorenzo yani muhteşem Lorenzo Mcdici’ye, o Mediciler ki Fransız kralının sarayına kendi aşçılarıyla gitmişler, kendi kültürleriyle, büyük bir aile. Buna tekrar yaranayım da iyi bir şey olur mu? Fakat tabii pili bitmiş durumda. Fakat bu arada yazdıkları çok önemli. Yazdıkları niye önemli? Şimdi ilk defa ahlak kavramının dışına çıktığını söyledik. Siyaset kavramı üzerinde durduğunu söyledik. Ve sosyolojinin kurucuları arasına girebilecek, siyasal bilimin kurucuları arasına girebilecek bir bakış zenginliği var. Yani bir sürü kişiye, prenslere öğütnameler yazmışlar ama bu adamın kiliseyi rahatsız eden bir şeyi var. Papalar da bozuk çalmış, papalar da affetmemiş. İşin ilginç tarafı tıpkı ilerideki yüzyıllarda Madam Bovary’nin yahut İngiltere’de Oscar Wilde’ın yasak ilan edilmesi gibi. Şimdi bu durumda karşımıza ne çıkıyor: İktidar neydi? İktidar bir lütuftu. Sonra işte Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya fakat o arada bütün kilise doktrinlerini biliyoruz. İslam felsefesinde olduğu gibi bütün iktidar Tanrı’dan gelir. Şimdi burada iktidarın kimden geldiği hiç önemli değil. İktidarın kaynağı önemli değil. İktidarın amacı da önemli değil. İktidar nasıl elde edilir, iktidar nasıl korunur, iktidar nasıl kaybedilir, olay bu. Çünkü diyor ki insanın içinde, doğasında yönetmek, hükmetmek, biri iki etmek isteği var. O zaman iktidar sürekli bir savaşım. Siyasetin nesnesi iktidar. Odak noktası ise devlet. Ama bugünkü anlamda değil fakat modern devlete giden bir şey. Yani iktidar olayı kendine özgü bir özerklik kazanıyor. Bir otonomi kazanıyor. Dinden, ahlaktan, felsefeden kurtuluyor. Sanayi yok, Asya tipi toplum tartışmalarına tekrar girmeyelim ama 1000. yıldaki meşhur ittifak, yani kilise de zayıflamış durumda. İmparatorlar zayıflamış durumda. Feodalite zayıflamış durumda. Peki krallık? Ama nasıl bir kral? Nasıl bir prens çıkacak? Tabii bu fikirleri, gece uykuya yattım, istihareye yattım, sabah aklıma geldi: Rönesansın getirdiği Yunan klasikleri, Eski Roma tarihi, bütün bunları okuyor bizim Floransalı Kâtip. Bundan da etkileniyor. Ve mesela, en önemli kavramlarından bir tanesi, biliyorsunuz, virtus, erdemle alakası yok, bir enerji virtus. Herkese nasip olmayan bir yetenek. Bir beceri. İkinci teması şans diyebileceğimiz fortuna. Fakat virtus’suz fortuna bir şeye yaramıyor. Yani konjonktür itibariyle başa geçiyorsunuz ama orayı korumanız çok zor. Neyiniz olması lazım? Virtus’unuz olması lazım. Bu enerjinizin olması lazım. Bu bir fazilet ama ahlak değil. Yani bu virtus’un karşısında vis yok, kötülük yok. Bu sadece bir beceri, bir yetenek, bir hırs. Yani belli bir durumda başa geldiniz. İktidarı elde ettiniz ama iktidarı koruyabilmeniz için yeteneğinizin olması lazım. Yani bir çuval inciri berbat etmemek gerekiyor. Ne yapacaksınız? Korkutacaksınız. O zaman aslan olacaksınız. Peki iktidardaki? Korkutacak. Sevilmesi tabii iyi bir şey, konsensüsle ama korku. Ama nefret değil. Yani o kadar adil olmuyorsunuz, halkı o kadar bıktırıyorsunuz ki nefrette tahtınız sallanabilir ama, korkuda sallanmaz. Bir de dikkate alınmamak! Aşkta da en acıklı şey bu değil midir? Kaale alınmamak? Seni sevmiyorum dese başka, seni artık sevmiyorum dese başka, seni sevmiştim dese başka. Bunları Machiavelli söylememiş tabii ki. Hiç dikkat çekmemek daha yaralayıcı değil mi? Cahit Sıtkı’nın şiirlerindeki şeyi düşünün. O büyük aşkları. Hiçbir zaman bilmedi büyük aşkları Cahit Sıtkı’yı. Bunu siyasete aldığınız zaman korkulacaksınız. Şimdi bu durumda başarı için her şey mübah. Tamam mı? Ne ahlaksız adam diye düşünmeyin. Çünkü başarı için mübah demek toparlayıcı olan hükümdarın o toplumdaki iktidarının sürmesinin bütün topluma yararı olduğu görüşü demek. Kamu yararı ilkesi. Bu kamu yararı ilkesi o zamanlar yok. Yani siyasal toplumla sivil toplum kavramları da yok o zamanlar, yok ama bakıyorsunuz filizleniyor. Toplumun mutluluğu için her şey mübah.
Ö. Akyüz- Devletin Âli menfaati o zaman başlamış.
A. Ünsal- Ben bunları söyleyecektim. Çaldınız benden.
Ö. Akyüz- Not almışım.
A. Ünsal- Not almışsınız. Peki, çok güzel. Aynı, değişmiyor değil mi? Devlet uğruna neler yapılıyor? Biz henüz aşamadık. O, 1500’lerde bunu aşabiliyor. Şimdi, yani ahlaksız bir hükümdar değil. Ama şurası da muhakkak ki her hükümdar da belli ölçüde kendi menfaatini düşünecek. Öyle idealist bir hükümdar hiçbir zaman olmadı, hiçbir zaman da olmayacak. Ama yine de mazeretimiz var: Kamu çıkarı, Res Publicium. Şimdi, res publicium’u bazıları cumhuriyet diye şey yapıyorlar, bunun anlamında devlet de belki cumhuriyet ama, daha henüz İtalya birliği olduğunda, gerçekleştiğinde bir devlet olabilecek. O anda o toplumun iyi yönetilmesi lazım her şeyden önce. Daha sonra tabii, yine daha sonraki yıllarda Titus livius’un, Roma tarihinde on yıl üzerine söylemler. Neticede bir bakıyorsunuz Aristo’yu okumuş adam. Ne var? Bir yanda tek kişi var. Prens var, monark var. Bir yanda ne var? Azınlık var. Bir yanda ne var? Kıymetli halkımız, yüce milletimiz var. Değil mi? Şimdi, buna ne demiş? Monarşi, aristokrasi, demokrasi. Demokrasi, Aristo’da pek yoktur. Daha çok timokrasi ama temelde bir kişinin bir grubu ve çoğunluğu yönetmesi. Neticede, yıllar sonra Montesquieu’nün de alabildiği gibi bir dengeci zihniyet var. Ne şiş yansın ne kebap. E malum ya, bütün bunları kime yazıyoruz? Tek kişiye yazıyoruz. Soylulara yazıyoruz. Ücreti var bu işin. Evet, nedir o? Efendim, bir monark olsun, arkada ne olsun? Aristokrasi olsun, bir yandan da halk olsun. Eski İtalya’ya baktığınız zaman DOJ bir yandan kral, DOJ, şehrin emini diyelim, en yüksek ailenin bir de büyükler meclisi. Büyükler meclisi, bu şekilde. Düşündüğünüz zaman karma, mix bir hükümet sistemi. Bir yandan tek kişi, çünkü bunların dejenerasyonu neyi veriyordu bize? Despotu veriyordu, oligarşiyi veriyordu ve halk yığınlarının çapulculuğunu veriyordu, değil mi? İnsanlarda daima bir güven duygusu var. Ha, bu arada tabii Osmanlı da bunu çok iyi bilir. Ulufet. Şimdi benim görüşüme göre, benim görüşüme göre Machiavelli devlete bir şirket gibi bakıyor. Çok hoş. Bugün Amerika devlete şirket gibi bakar. Son makalelere baktığınız zaman, devlet, yönetim üzerinde, özellikle oyun teorisinde kazanılacaklarla kaybedilecekler. Mesela General Motors’un menfaatleri, Amerika’nın menfaatidir der. Değil mi? General Motors aksırırsa, Amerika öksürdü, ama, bunu siyasal bilimin modern, matematiksel ve oyun teorisine göre şeylerden bir tanesi, toplum büyük bir şirkettir, yöneticiler vardır, biz vatandaşızdır ve bizim, o şirket iyi yönetilirse vatandaş olarak hisselerimiz artar. Ama hisselerimizin artması için de biz yönetimin iyi işlemesini isteriz. Amerikan demokrasisinde bu şekilde. Yöneticileri denetlemek hakkımız. Yani aynen şirket yöneticileri, çünkü, neticede o refah dağıtılıyor. Bu ulufe de ne diyor, yeni bir yere gidersen, bir kere teknik bilgiler var. Senyörlerle fazla anlaşma yapma, halkla anlaşma yap. Bizim Osmanlı bunu hep yapmış tabii, değil mi? Kapıkulları vasıtasıyla, Çandarlı Beyliği’nin bir anda ortadan kaldırılmasıyla, değil mi? Bizdeki herhangi güçlü bir ailenin devlet içinde devlet olmasını önlemişler. Kapıkulu sistemiyle kendine doğrudan bağlı. Batı, buradaki sancakları, köleleri, bütün yönetim sistemini gayet iyi anlamış ve bunun ne kadar kalıcı olduğunu anlıyor ve ne kadar zor Türklerin ülkesini yönetmek; çünkü, sana şuranın mülkü, sana şuranın mülkü, geri verir, hepsi benim ama, sen de ye koçum. Sana da şu 4. dereceden, 3. dereceden, bilmem tuğlardan en üst tımarını vereyim, zeametini vereyim, hasmı vereyim, sen kal. Herkese bir menfaat vermek, Yavuz da aynı şekilde, doğuda Kürt beylerine verdiği, sen toprağın da sahibisin koçum, sen bizi İran’ın şiflerine karşı koru vs. Bunu yaptığınız zaman ne oluyor şirket? Menfaatleri paylaştırdığınız zaman, bir kere öbürleri, fakat, gayet hin tabii Machiavelli’nin gözündeki, tilki gibi kurnaz, aslan gibi acımasız, öbürlerini korkut diyor. Halk da korksun, ama halkı da daima mutlu et. En kötü zamanında ne yapacak? Roma tarihini okuyacak, bedava buğday önce, sonra bedava ekmek. Şimdi bu durumda, fazla uzatmam gereksiz çünkü, hepiniz tahmin ediyorum okudunuz. Fakat birkaç ana şey: Bir kere bir gözlemcilik var. Metot bakımından. Aristo’dan daha ileri aşamada bir gözlemcilik var. Tarihe hiç referans yok. Ve diyor ki toplumun yasaları toplumun içindeki koşullardan oluşur, diyor. Yani iktidarın yasalarını o zaman bulacak. Nereden bulacak? Topluma bakarak, toplumdaki evrime bakarak. İçindeki koşullara göre. Bu bakımdan değerlerden arındırılmış, artık ne ölçüde arındırılmış yüzde yüz bir şey yok ama, modernleşmeyle karşı karşıyayız. Rönesans sonrası ilk atılım. Rasyonellik. Şirket gibi bakıyor. Sonra Hobbes da aynı şeyi yapacak. Çünkü Hobbes’un dediğiyle Machiavelli’nin dediği aynıdır: Bütün insanlar kötüdür. Güvenilmez onlara. Ne yapacaksın? Korkut! Ne yapacaksın? Besle! Bilge Han da aynı şeyleri söylemiş. Göreceğiz. Halkımı doyurdum diyor Bilge Kağan. Bu bakımdan bir geçiş dönemi. İtalya’nın genel kültürel yapısı, zenginliklerinin yanında siyasal cüce olmasını engellemediği gibi, yasaklanan yazarlardan bir tanesi de o dönemde olmuş. Bu ulusal birlik ifadesini fazla hatırlatmaya gerek yok. Ama unutmayacağız; bir yandan becerimiz olacak, bir yandan da tarihimiz olacak ama; tarihi beceriyle yeni tarihleri dönüştürmek mümkün. Ama mesela diyor, kilisenin böyle bir endişesi yok diyor. Çünkü insanların çoğu inanıyor. Onun için zaten oradan giydiriliyor bir sürü adam, bundan ekmek yiyip papalığı kızdırıyor fakat Papa Leon’a bir sürü övgüler. Şimdi efendim, benim hedeflediğim, Nasrettin Hoca’dan da başladığımız şeyler, aslında bu tür şeyler bizde çok. Okumayayım izin verirseniz. Biraz Kutadgu Bilig’e değineceğim ama bu siyasetname, hep nakiller ama, burada işte şunları yap, bunları yap. Ama daima bir dinsellik var. Ama bazı yerde göreceğiz; hiç dinsellikle alakası yok. Şöyle yap, böyle yap. Mesela daire-i adaleti ele aldığınız zaman aslında bu bir sistemler teorisi. Yani her şey birbiriyle rabıtalı. İşte adalet olacak, efendim, padişahın adaleti olacak, padişah ne yapacak, malı bir araya getirecek çünkü asker besleyecek, askeri besleyecek nedir, çiftçidir vs. Ordu ülkeyi koruyacak, çiftçi askeri besleyecek. Çiftçinin askeri beslemesi için adil bir şekilde götürmesi lazım. Bir sistem teorisi, bir şey, dikkat ederseniz adalet kavramı ve ilginç tarafı mesela Kınalızade’nin son cümlesi, Aristo’dan atıfta bulunuyor; âlemin nizamının birbirine bağlılığını bir dairede tespit ettim, böylece, yani adalet dairesinin Aristo’dan geldiğini de söylüyor, böylece eşyanın devamı ve irtibatı anlaşılmış ve görülmüş olur. Montesquieu ne diyor? “De l’espri delua” diyor. Değil mi? Bütün her şey yasaların ruhunda birbirinden etkilenmenin sonucu ama bizde daima tarihe atıf var. İki ya da üç örnek vermek isterim; bunlardan bir tanesi ilginç; bir tanesi Kutadgu Bilig’den: Tanrı’ya yani atıfta bulunmadan pratik bilgiler… Fakat daima tabii Allah Müslümanlara yardımcı olsun, Allah Müslümanları korusun gibi deyişler… mesela oluverirse, saadet kibirlenme, iyilik et ve kötülük yapma vb. içeride okursunuz toplumu, buduna, yani kara buduna, yani yönetenler yönetilenleri ikiye ayırır. Diyecektir ki; bu budunla fazla laubali olma. Mesafeli ol. Bunları besle yeter. Orhun Yazıtları’nda da fazla bir şey yok. Devlet ve aile ahlakında biraz daha ilginç şeyler var fakat benim esas anlatmak istediğim iki küçük şey var. Bunlardan bir tanesi Babürname. Babürname 1520’ler. Tamamen üstadın yaşı. Bir de daha sonra, yani sual ediliyor, küffar-ı mekser zamanında galebesine ve ehli İslamın mağlubiyetine sebep nedir diye bir sual tahtında galibiyete vesile olacak tarih arıyor sultan. Ve bunu İbrahim Müteferrika, matbaayı getiren, Hıristiyan asıllı, burada içeride aslında milletlerin düzeninde ilmi usuller. Arapça adını bir türlü ezberleyemiyorum. Burada neden şeyler yapıldı? Bence uluslararası ilişkiler, strateji konusunda ender kitaplardan biri. Fakat her yerinde, işte Petro böyle yaptı, o namussuz Moskof, Hıristiyan, kötü. Ama bakalım ne yapmış bu İngilizler, ne yapmış bu Ruslar diye bir merak… İlk kez Türkiye’de dışa doğru merak. Fakat ben Babürname’den bir mektupla bitirmek istiyorum; bir-iki sözle. Bakın şey diyor, şirket yöneticisinden bugün beklenen nedir? Geliyorlar 20.000 dolar veriyorsunuz, 30.000 dolar veriyorsunuz, 40.000 dolar veriyorsunuz, konferanslar oluyor, değil mi? Cihangirlik durmakla telif edilmez, dünya acele etmesini bilenlerindir. Time is money. Değil mi? Her işte efendinin sükûnu yaraşır, padişahlıktan müstesna. Ağır git molla desinler, padişahlıkta çabuk karar alma. Mesela burada devlet ve aile ahlakında ve aynı zamanda İskender’de de görebileceğiniz şey… Puteleme diyor ki İskender’e, ben sizin yerinizde olsaydım, ama ben sen olmadığıma göre bırak da ben istediğim gibi yapayım diyor. Şimdi yine bu Mogulların, Moğolların değil, Mogulların yani Taşkentlilerin, Babürlerin, Gaznelilerin ahvadında Hindistan önüne gittiğinde işte kalelerin alınması, sıcak, ferganadan gelinmiş yemyeşil sular, Afganistan’da meyve bol. Burada sıkıntı çok; artık hastalıklar mı var?! En sevdiği emire sövüyorlar; git söyle diyorlar şöyle şöyle yapalım da, seni sever. İşte: hünkârım bu kuşatmayı bırakalım, geri dönelim gibi şeyler, orada neyi gösteriyor? Tamam diyor kardeşim, sen doğru mutfağa git diyor, mutfaktaki adamı çağır buraya diyor bir anda. Üç gün sonra kale fethediliyor ama adamın ömrü mutfakta geçiyor… yani bir kararda sebat et, sebatı sonuna kadar getir. Burada insan iradesinin, virtus, önemini ortaya koyması önemli… Şimdi, eğer ayağın bağlı ise razı ol, kim olduğunu söyleyeceğim. Razı ol, eğer tek atlı isen bildiğin gibi hareket et diyor. Şimdi birkaç laftan sonra mektuptan birkaç parça okumak istiyorum. Bu bediyye dedikleri şeyler çok güzeldir. Acele et, cihangirlik vs. Şimdi hasretle öpüyor, ediyor, ediyor, ediyor. Şöyle diyor: tembellik ve ihmalkârlık padişahlık ile telif edilemez. Üstat diyor ki; şehvet de yöneticilikle uyuşmaz. Hep anlatırlar, Roma İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu şehvet uğruna gittiler. İşte Eski Yunan, Eski Bizans vs. Şimdi burada güzel cümleler var: hiçbir kayıt padişah kaydı gibi değildir. Padişahlık ile yalnızlık bir araya gelmez. Sonra oğluna fırça çekiyor. Çok hoşuma gidiyor. Ama düşünün, burada ilk defa bir padişah oğluna yazıyor. Bugüne kadar hep padişaha birtakım şeyler… burada da bir nasihat var. Padişah bir babanın oğluna mektubu. Baba Babür, oğlu da meşhur Akbar. Yani herhangi bir simitçi değil. Bazı şeyleri çok hoşuma gidiyor. Bir yerde babaçlık yapıyor. Sonra bakın siyasal bilimci olacak. “Padişahlık” diyor, “yalnızlıkla bir araya gelmez. Sonra, dediğim gibi yazdığım mektupları okumuyorsun; çünkü, okumak istesen bile okuyamazdın. Okuyamayınca da elbette değiştirirdin”. Mektubunu ancak müşkülatla okumak mümkündür. Fakat çok muğlaktır. Mensur muammayı hiç kimse görmemiştir. “İmlan o kadar doğru olmamakla beraber fena değildir. İltifatı ‘tö’ ile, ve kuluncu ‘ya’ ile yazmışsın. Mektubun ise şöyle böyle okunabilir. Fakat bu muğlak sözlerinden maksat tamamen anlaşılmıyor. Herhalde mektup yazmaktaki tembelliğin de bu yüzdendir. Tekellüf yapmak istiyorsun ve o yüzden muğlak oluyor. Bundan sonra tekellüfsüz, açık ve basit sözlerle yaz. Sana da zahmet daha az olur, okuyana da. Sonra, büyük bir iş için gidiyorsun. İş görmüş, fikir ve tedbir sahibi beyler ile istişare edip onların sözüyle hareket etmelisin”. Babalık bitiyor şimdi, bir devlet kavramı giriyor: İstişare. Meşveret kavramı. “Eğer benim memnuniyetimi istiyorsan yalnızlığı ve halktan uzak durmayı bırak.” Aynen Machiavelli’de de halkla ilişki kur, halka yakın ol, vergi al, korkut ama nefret ettirme kendinden, kopartma halkı, fazla şey yapma gibi öğütler var. Şimdi ondan sonra birtakım dağıtımlar var. “Kamuran Behte (?) mazbut adamlara bırakıp kendi benim yanıma gelsin, sonra bu kadar fetih ve zaferler Kabil’deyken oldu. Kâbil’i uğur sayıyorum, onu mülkü yaptım. Hiçbiriniz ona tema etmeyiniz. Paylaştırıyor, paylaştırıyor, kardeşine şunu yap, askerlere şunu yap, şunu dağıt vs. Bütün bunlar… Demek ki; bizim her ne kadar dinin, şeriatın şeyin altında gözükmesine rağmen temelde bu üç kitaba ve İslam’a her zaman Kutadgu Bilig’den tutun Babürname’ye, en nihayet o da milletlerin düzenindeki ilmi usuller. Bu da padişaha sunulmuş. Efendim şöyle yapalım. Yani dışa ilgi duyalım diyor. Dışa ilgi duyalım. 1688 yılında Dowson’un yazdıkları var. Ben ancak birkaç bölümü okudum; temel eserler, tercüman çevirdiğinde, çünkü sekiz ciltlik, 1688’deki tablo aynı. Türkler tembel. Türkiye’yi seven birisi Dowson. “Türkler dış dünyayla ilişkili değil. Türkler küçük şeyler peşinde” diyor. Değişen bir şey var mı bilmiyorum. O kadar da mazoşist değilim. Ben Türkiye’ye, Türklere her an, Türkiye’de yaşayan herkesin yaratıcılığına inanıyorum ama bazı şeyleri çözemiyoruz. Hâlâ “dövlet” kavramını çözemiyoruz. “Dövlet” kavramı üzerinde bir şeyler oldu? Camlar kırıldı değil mi? Züccaciye mağazası kırıldı. Neticesi 5 milyar. Yani bu kadar “dövlet” bir anda bakıyorsunuz ki borsa iplikte, bir bakıyorsunuz IMF, Dünya Bankası. Biz hâlâ 16 devlet kurduk diyoruz. Şimdi devleti isterseniz yeryüzüne indirelim. İşte bunu en güzel indirenlerden bir tanesi de…
Ö. Akyüz- O 16 devleti nasıl kurmuşuz? Biri ötekini batırmış. Öyle değil mi?
A. Ünsal- Evet, temelde şunu vurgulamak istiyorum: Machiavelli’nin katkıları çok büyük. Ama fazla da gözümüzde büyütmeyelim. Ama kendi kültürümüze, Ortadoğu kültürüne öyle yabancılaşmışız ki herkes Machiavelli’yi biliyor ama bir Kınalızade’yi ancak tarihçiler biliyor. Bu kitaplar MEB Yayınları’nda 20-30 bin liraya satılıyor ama kimse yüzüne bakmıyor. Bir dergi fiyatına neredeyse. Yahut bir Kutadgu Bilig’in ki, bu Milli Eğitim Bakanlığı’nın çok daha şeyleriyle, neler neler var ama herkes Machiavelli’yi biliyor. Ama Machiavelli’nin de bilinmeyecek yanları yok çünkü zamanının çok ötesinde düşünüyor. Copernicus gibi. Teşekkür ediyorum efendim.
Ö. Akyüz- Ağzınıza sağlık. Şimdi, ben, tabii o hatırlamadığım kelimeyi hatırladım bu arada, ‘hezeyan’ idi. Bir şey daha eksik kalmış söyleyeyim. Copernicus’un dün 528’inci doğum günüydü. 19 Şubat 1473’te doğmuş. Bir iki şey sormak istiyorum, tabii siz daha çok şeyler soracaksınız. Şimdi tabii, söylerken o çok iyi bildiği için bazı ayrıntıları söylemedi, Artun Bey. Ben yeni din sahibi gibi, böyle dün hemen yahu Machiavelli kimmiş diye bir yerlerden bir şeyler baktım. İşte bu mesela Giovanni de Medici, işte, Papa 10. Leo olmuş. Machiavelli oturmuş, bir şarkı bestelemiş. Kutsanmış ruhlar şarkısı. Yağcılıkla. Hani ayrıntıyı ben söyleyeyim diyorum, lafını ederken bu ayrıntıya girmedi. Mesela bu Cesare Boccia, işte papalardan birinin oğlu, o bir ara çok şeyler yapmaya kalkmış. Sonra onu çok sevmiş. Sanki aradığı prens Cesare diye çok heveslenmiş. Sonra beceremeyince Cesare, bu sefer işte hapse atmışlar, o da işte çok rezil adamdı diye arkasından yergiler döşemiş. Fakat işte gayet güzel uyuyor. İyi ise iyi, iyi değilse…
A. Ünsal- Ben televole kısmını almadım.
Ö. Akyüz- Tamam onu da ben ekleyeyim. Çünkü başka söyleyecek bir şey yok. Tabii soru olarak şunu sormak istiyorum. Bu, işin ciddi kısmı. Şimdi, İtalya, tamamıyla bir kelimeyi amaçlayarak mı söyledin, yoksa öyle mi çıktı diye. İtalya bölünmüş müydü, parçalı mıydı?
A. Ünsal- İtalya divize karşılığı. Hiçbir zaman bütünleşmemiş ki!
Ö. Akyüz- Yani bölünmüş değil.
A. Ünsal- Roma’dan sonra. Fakat bir yandan da mukaddes Roma İmparatorluğu diyor.
Ö. Akyüz- Yani bir bütünken bölünmek başka, bir de parçalı olarak ortaya çıkmak ama pax romana’dan bakarsak bölünmüş demek doğru. Yani öyle söyledin de. Acaba ben yanlış mı yorumluyorum diye sordum. Asıl soruların sizlerden gelmesi lazım ki heyecanlı olsun.
Gökhan Saraçoğlu- O Papalık yüzünden mi bölünme sürdü?
A. Ünsal- Yani bir rakip otorite var. Papalığın ordu beslemeye ihtiyacı yok, topraklar almaya ihtiyacı yok.
GK- Ama müdahalesi var sürekli.
A. Ünsal- Ama büyük bir etkinliği var. Şimdi tabii bizim bugünkü Papayla karşılaştırmayın Ortaçağ papalarını. Papaların çoğu laik kişiler zaten. Önemli ailelerden gelip papa oluyorlar. Din adamı olmadan papa olan kişiler var. Hatta bir papa halk için çalıştığını beyan ediyor, burada örnekleri var. Ben vakitten kazanalım diye veriyorum, ondan sonra çocuğuna kalıyor. Çocuğu var papanın. Yani papaların sevgilileri falan. Bunların çocukları, aileleri var; Mussolini zamanında Latran Anlaşması yapıldığında Vatikan bir minyatür, ama işte bugün Vatikan dikkat ederseniz, Afrika’dan bilmem nereye kadar… Yani bu devlet içinde devlet olma 1925’e kadar devam etti. Veya aynı papa Mohaç yıldönümünde veyahut Viyana kuşatmasında, birinden birinde Yugoslavya’ya kadar gitti değil mi? Papa oksijen gibi bir şey, ele avuca sığmıyor, tutamıyorsunuz. En büyük avantajı. Şimdi bugün Türkiye’deki şeye bağlayacak olursanız; Türk solcuları, Türk ilericileri de diyelim, Kemalistleri de dahil, sosyalistleri de dahil, halkımıza her şeyi anlatırsak halkımız bizi anlayacak ve doğru yolu bulacak temasıyla bütün seçimlerde oy saatinin sona ermesini ve açıklanmasını beklediler. Son seçimlerde %0 vs. En yüksek katılım 1965’te olmuş. Bazılarının gerisinde bir rejibilite var ki yüzyılların getirdiği. Bugün Türkiye’de Marx olsun veya herhangi birinin mi, yoksa Muhammed’in bayrağını taşımak mı daha kolay? Kilise için de bu vardı. Kilisenin daima bu avantajı, bugün de devam ediyor. Globalleşen dünyada Papa bile globalleşmenin içinde… Papaya bir bakıyorsunuz, mesela uçuş rezervasyonlarında falan en fazla yere sahip. Yani bedava bilet alma tarzından. Bu şekilde yani içinde. Onun için yasak edilmiş kitap.
Ö. Akyüz- Laik kişiler dediniz papalar. İlginç bir şey bu. Copernicus’un asıl söz konusu olan kitabı basılacak. Nihayet artık basılsın falan deniyor. Papa da arkasında. Nürnberg’de bunun baskısını gözetecek kimse, Yuhanim Retikus diye biri, öğrencisi gibi Copernicus’un. Fakat Nürnberg’de Martin Luther ve benzerlerinin etkisi fazla ve bunlar hiç laik değil. Yani papadan çok daha bağnazlar. Tabii basamıyorlar Nürnberg’de ve sonra Andreas Osiander, diğer bir öğrencisi Leipzig’de bastırıyor. Fakat yine de bir önsöz ekliyor. Diyor ki, her ihtimale karşı, ne olur ne olmaz, bu din adamları tekin değildir deyip, anlaşılan… Bu kitap sadece bir matematiksel kolaylık içindir, başka bir şey iddia etmemektedir, diye birkaç satır ekleyip öyle bastırıyor. Galiba da Copernicus ölmek üzereyken ilk baskısını sanırım görebiliyor.
A. Ünsal- Mesela Thomas More da, değil mi, aynı yıllarda yaşadı. Ve idam ediliyor. Anglikan kilisesi! Güya daha solda bir kilise… Thomas More gidiyor aynı yıllarda. Ütopya’nın yazarı.
Vedat Çakmak- Artun Bey’in özellikle bilginin uzak coğrafyalarındaki paralelliklerine dokunduğu yönünde bir soru soracağım. Yaklaşık iki yıl önce, tesadüfen, internette bir okuma esnasında keşfettim Robinson Crusoe diye tanıdığımız roman aslında 10. yüzyılda İbni Rüşd tarafından yazılmış bir romanın genişletilmiş versiyonu. Arada yaklaşık bir dokuz asır var. Buna bir yorum yapabilir misiniz?
A. Ünsal- Valla tarihçi olsam yapabilirim ama… Şimdi, Türkiye’de yazılan bir sürü kitaptan bazıları reedisyon oluyor. Yeni yazarlarla. Yani bu her zaman var. Şöyle düşünelim; İbni Haldun’un bizdeki tercümesi basılmadığı sürece 5-10 kişinin elinde olacaktır. Ancak 19. yüzyılın başında Fransızların Tunus ve Cezayir’i etkileri altına almasıyla çıktı ve bizimkiler İbni Haldun’u bile oradan öğrendiler. Yani sürekli belki Çin şiirlerinden ilham alan, nasıl Fransız mutfağı Japon mutfağından aldı ama, şimdi, bir kere İslam’ın geleneğinde, nakil var, nakil dediğimiz zaman, herkes kendinden bir şey katıyor. Yani, tekrarlar var. Hatta güzel sözlerde falan bir bakıyorsunuz Arap tarihçilerde de aynı örnekler var. Machiavelli’de böyle, şuna göre buna göre şeyler az var, alıntılar. Sadece yaşamları üzerine konuşuyor. (X) yazar böyle dedi değil. Bir gün işte Peygamber Efendimiz şuraya gider. Bir gün işte padişah şunları yapar. Bu arada kendinden biraz fikri varsa katar… ama sürekli alıntı. Ben amatör bir tarihçi olarak bakıyorum kendime. Ben eski Türkçeyi bile yarım yamalak, o da ancak yardımla bazı yerlerini okuyorum. Fakat şeye baktığımızda mesela, Farabi’de olsun, İbni Sina’da olsun, bunların Yunan felsefesinden etkilenmemesi mümkün değil. Ve işin komik tarafı; Araplardan aldı batılılar Yunan felsefesini… Bizde filozof denildiği zaman kim akla geliyordu? Eflatun vs… Benim fazla bir bilgim yok. Ama bu nakilcilik her yerde var.
Ö. Akyüz- İbni Rüşd çok ünlü, o çağların coğrafyacısı ve Batı çok iyi öğrenmiş İbni Rüşd’ü. Çok referans görürsünüz bilim tarihi kitaplarında falan. Tabii böyle bir olay olup olmadığını ben derin okumadığım için, yüzeysel bildiğim için bilmiyorum ama, olabilir yani çok okunan, çok yararlanılan bir kimse. Gezmiş, yani sadece yazmamış, gezdiklerinden esinlenip yazmış. Mümkündür. Evet siz bir soru daha soracaktınız.
G. Saraçoğlu- Eğer Machiavelli’nin düşü gerçekleşmiş olsaydı, yani İtalyan birliği gerçekleşseydi, Osmanlı’ya olumsuz etkisi olurdu herhalde veya yıkılması daha erkene rastgelirdi belki de diye düşünüyorum.
A. Ünsal- Kanuni’nin öldüğü gün Türkiye’nin gerileme dönemi başlamıştır. 1546 mı, 1560 mı, kaç Kanuni’nin ölümü? 46 yıl başta kaldı. Onu biliyoruz. (Salondan 66 yıl diye uyarılıyor) Ha 66. Yani, 20’den, ama bitmişti. Teknoloji değişmişti. Çünkü bütün Rönesans’ın getirdiği şeyler. Ama düşüş kime yaradı? 16. yüzyıl kimin yüzyılıdır? İtalyanların değil mi? 17. yüzyıl Hollandalıların, İngilizlerin yüzyılıdır. Yani teknoloji ve sanayileşme. İtalya endüstrileşmemişti. Sadece küçük küçük prenslikler var. Feodaliteye karşıydı ama feodaliteyi yenemediler. Ama dikkat ederseniz, diyelim ki; laikleşti, devlet birliğini kurdu… yine de, teknolojiniz yoksa, örneğin İspanya battı. Pizaroları, Aztekleri, Mayaları aldı ama neticede bütün altınlar kime gitti? Yani kapitalizmin ruhunu herhalde Braudel benden çok daha iyi anlatır.
Ö. Akyüz- Üretim olmazsa, iş olmaz. Yaratım ve üretim. Onu beceremiyorsa. İşte birinin bir sözüyle batarız.
A. Ünsal- Nasıl, en güzel anayasa nasıl atılıyor? Böyle mi atılıyor?
Ö. Akyüz- Valla, tabii, işin o taraflarının yüzde yüz nasıl olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Yani, sadece, davranış biçimleri… Bulunan pozisyona göre bazı davranışları yapmaya hakkımız var mı, yok mu? Bu çok önemli. Yani devlet adamlığı bazı şeylere hak tanımıyor. Öyle bir lüksü yok devlet adamının. Hele çıkıp ağlamaya hiç lüksü yok. Maalesef; yani üzücü, bundan 25-30 yıl önce miydi neydi, margarin yiyemiyorduk. Evet, tabii, yeni din sahibi gibi Machiavelli’nin yazış tarzı çok iyi, burada benim okuduğum şeyde övüyor, çok iyi bir yazardı falan diyor, şairliği de vardı. Tabii şairliği o kadar önemli değildi ama diyor, yazıları çok etkiliydi. Şimdi, şairliği öne çıksaymış Machiavelli’nin yazdıkları 5 para etmeyecekmiş.
A. Ünsal- Leman toplantısına döndü burası ha! Ama güldürmek yine güzel bir şey.
Murat Sezen- Machiavelli’nin yazarlık kısmına, yani, yazar olmasında kullandığı tarza baktığınız zaman, işte, krala öğütler, eski ifadelerle, eski aynı benzer kitaplara tanımlamak için kullandığınız o krala öğüt, krala nasihat gibi şeyden çok herhalde gözlem ve siyasetbilimde tespite dayalı. Çünkü bakıyoruz o dönemin Osmanlı yönetiminde Machiavelli’nin tespit ettiği şeyler reel siyaset olarak gerçekleşiyor. Yani Devlet-i Âli için adam öldürmeler, kardeş öldürmeler, yıkılmasın diye, reel siyaset olarak var. Machiavelli belki burada kendi eski birikimlerini, diğer insanların yaptığı bu dinsel öğütler, nasihatler, ahlak değerleri ve kralın duymak istediklerini onlara öğütlemekten çok sosyal bilimi kullanarak reel tespitleri yazmış olması onu farklılaştıran.
A. Ünsal- Zaten gözlem dedik. İktidar nasıl elde edilir, nasıl korunur? Bunun yasaları vardır. Bunun da tamamen sosyolojik bir yaklaşımın öncüsü olduğu aşikâr zaten.
G.K.- Ben bu noktada bir tek şey eklemek istiyorum. Keşke biraz da halkı, halka yazsalardı. Yaa şu devlete karşı, Devlet-i Âli’den çok kendinizi nasıl koruyacaksınız diye. Böyle bir şey hiç gerçekleşmemiş…
A. Ünsal- Latincede şey var. Benim Latincem müsait değil ama. Quis qus ko des! Bekçilere kim bekçilik yapacak! Bu söz çok güncel Türkiye’de.
Ö. Akyüz- Yani yine düne döndük.
A. Ünsal- Temizel’i kim denetleyecek? Quis qus ko des. Edebiyatın ilk nüshası Latince yazılmıştır, sonra İtalyancaya tercüme edilmiştir. Onu da hatırlatayım. Yani ilk başta, çünkü egemen dil Latince o zaman. Yani Osmanlıca gibi bir şey. Daha İtalyancanın halk dili oluşu, Dante vs., bu klasikler esnasında. Dediğinizde ben %100 hemfikirim. Çünkü siyasal bilimin kurucuları arasında kendisini, daima bütün derslerimde söylerim; bunu vurgulamak isterim. Nasihatname gibi gözükür. Bir nasihatname hikâyesi yok burada. Burada yalakalık var. Ama öbürlerinin de bir yalakalığı var. Demek istediğim, baktığınız zaman, bunda da dinin, ahlakın dışında çok pratik tavsiyeler var. Tavsiyeler var ama daha da ilginci bir padişahın bir padişaha öğütleri var. Daima alttaki. Yani nedir? Danışman. Bugün çok moda bir kavram. Değil mi? Bir adam, anlat ağam, seni danışman yaptım der, değil mi? Sonra anlatır. Şimdi bu değildir o. Yani burada, ben paramı veriyorum, hocalar önümde diz çöküyor. Değil mi? Olay bu. Veyahut bilmem nereye işte, holdinge şey aldık, hocaları parmağımda oynatıyorum. Ben işte ilkokul veya lise mezunuyum. Paranın gücüyle işimi görüyorum! E, bende ne var? Bende de virtus var, beceri var. Talih de var. Fortuna da var. Ben istihdam ederim. Şimdi buradakiler sadece… Bunların hepsi bürokrat tabii. Şimdi okuma yazma bilen kişi o kadar az ki. Ayrıcalık var. Matbaanın gelişi 1727. Mesela Diderot’dan bahsediyoruz… Olayda laik unsurlar da her yerde var aslında. Siyaset de her zaman var ama bunun mazereti, efendim bütün iktidar Tanrı’dan gelir. E peki, Tanrı orada, kim hükmedecek? Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi. Halife-i ruhu zemin. Veyahut firavun. Tanrı bizzat kendisi. İskender tanrılaştırıldı.
Ö. Akyüz- Caligula’nın atı da tanrılaştırıldı canım!
A. Ünsal- Tamam, tamam, ona özel zaman verildi herhalde. Yani daima en laik olmayan toplumda en Ortodoks dinin hükümranlığı altında bile ben seküler, dünyasal, veya şöyle diyelim, bu dünyacı bakışların dozu toplumlara göre farklı olabilir. Demin de söylediniz, bugün yıldız falına inananlar, inanmayanlar. “Ay, burcunuz ne?” sorusu. Ne diyor, konuşan güllerimiz gelmiştir diyor, değil mi? Evet, biz de konuşan güllere döndük, çok konuştuk. Evet, 14 Şubatı bitirmedik ama… Evet, başka sıralar?
Dinleyici- Galilei, pozitivist bakışı, anlayışından sonra bilim felsefesi olarak yeni gelişmeler veya sizin hayatınızda bir şeyler varsa, bunları kısaca öğrenmek isteriz.
Ö. Akyüz- Şimdi, bakın. Önemli olan bilim şeklinde ifade ettiğimiz uğraş doğayı anlamaya yönelik. Bütünüyle. Tabii herkes bütünüyle ilgilenemiyor, bazı ufak tefek fikir sahibi olabiliyoruz. Doğayı anlarken doğaya bakmak lazım. Yani benim anlayışım, doğaya uyuyor mu diye. Ancak bu tür bakış tarzı aşağı yukarı Galilei ile başladıktan sonradır ki ciddi bir aşama olabilmiş ve şimdi Galilei’den 19. yüzyılın sonuna kadar gittikçe hızlanarak çok ciddi aşamalardan geçmiş ve orada yine bir duraklama eğilimi belirmiş. İnsanlar demişler ki; tamam bitti. Artık bizim doğada anlamamız gereken hiçbir şey kalmadı. Hatta bir tanesi, o zaman için kuramsal fizikçilerin en büyüğü sayılan Lord Caluin demiş ki bitti. Ancak birtakım şeyleri daha iyi ölçeceğiz. İşte birtakım önemli sayılar var maddeyi betimlemek için. Onları daha iyi ölçeceğiz. Yanlış demiş, uzakta iki tane küçük kara bulut var. Bunları da herhalde yok etmenin yolunu buluruz. Ne ilginçtir ki o iki kara bulut kısa zamanda, yani bu söz söylendikten 5-10 yıl içinde büyüdüler, ağardılar ve bugün bütün bizim doğayı anlayışımızın temelini oluşturdular. Bunlara kuantum mekaniği ve görelilik adını veriyoruz. Yani bugün doğanın her şeyini onunla anlıyoruz, temelde. Yani cansız doğanın diyelim. Canlıya doğru da gidiş yolu kapalı değil. Ama matematiksel karmaşıklıklar orada engel oluyor. Şimdi, doğayla ilgili bir şey düşünüyorsanız, bir spekülasyon, bu mümkün yani, her türlü varsayımı kurabilirsiniz, modeli kurabilirsiniz ama sonuçlarını doğayla kıyaslamanız lazım. Mükemmel, harikulade, nefis bir matematiksel yapı olabilir, şiir gibi olur, ama uymuyorsa çöp. Fakat çok ilginçtir ki çoğu zaman doğaya en uygun olanları en basit görünümlü olanları çıkıyor bunların. Yani bu bir kural değil ama bir görünüm. Ve dolayısıyla bir seçme durumunda kalırsa insanlar, daima daha basit görüneni seçerek işe başlıyorlar. O yetersiz kalırsa onun daha karmaşık ya da ayrıntılı olanlarına geçiyorlar.
Dinleyici- Yani basit artı karmaşık olabilir, değil mi?
Ö. Akyüz- Şimdi bakın. Karmaşıklık genellikle matematiksel zorluklardan ileri geliyor. Baştan karmaşıklık koyarak yapmak, bu ta işte William of Ockham denen Ockham’ın usturası diye, yani gereksiz varsayımları atalım. Bu çağlardan da önce koyulmuş ilke diyelim, çok güzel, çok yararlı bir şey. Tabii Ortaçağ’da, Rönesans’ta falan nispeten daha az etkili olmuş ama giderek önem kazanıyor.
Tabii siz bir model yapmak istiyorsunuz, matematiksel yapılarla bunu ifade etmek istiyorsunuz. Matematiğiniz çok karışıksa ilerlemeniz daha zor oluyor ama bir noktada belki zorunlu kalıyorsunuz. Çünkü doğaya, daha karışık görünen yapı daha iyi uyuyorsa onunla kalıyorsunuz. Bakın, işin fizik tarafına baktığınızda çok çok önemli bir yanı var işin. Biz hiçbir zaman fizik, kimya, biyoloji, ne derseniz deyin, bunların doğru olduğunu iddia etmeyiz. Bugünün anlayışı bu. Geçerli, yeteri kadar geçerli olduğunu söyleriz. Daima sınırları vardır, olmuştur bugüne kadar. Bugün için henüz daha, işte sözünü ettiğim görelilik ve kuantum mekaniği gibi şeylerin sınırına, henüz geçerlik sınırına varmamış görünüyoruz. Belki, günün birinde varacağız. O zaman daha geniş bir yapı çıkacak falan. Ama doğaya uyumluluk, yani temel fen felsefesi, doğaya uyumluluktan geçiyor. En temel özü bu.
Dinleyici- Artun Bey’e bir sorum olacak. Şimdi şöyle bir tartışma var: Artık bilimle geleneği eşitliyorlar postmodenistler. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi almak istedim…
A. Ünsal- Bir fizikçinin dünyaya bakışıyla bir sosyal bilimcinin dünyaya bakışı arasında çok büyük fark yoktur. Demin arkadaşımız gayet güzel katkıda bulundu. Pozitivizmin temellerini siyaset olayına bakışta gördüğümüz gibi Copernicus’ta pozitivizmi, dünyanın dönmesinde görebiliyoruz. Yani farklı bir yaklaşım söz konusu değil. Belki farklı bir bilgi, farklı bir ehliyet. Ben, yani, bu konuda birazcık, dikkatli olmayı tercih ederim. Çünkü; kendi ihtisas alanımın dışında sadece bir genel kültür düzeyinde konuşabilirim.
Sosyolojinin kurucularından bir tanesi zaten gelenek kavramına sığınmıştır. Folkways dediğimiz Graham Summer yanılmıyorsam. Sosyolojiye giriş dersinde hepimizin hatırladığı Folkways. Önce âdetler vardır, töreler vardır. Daha sonra bunlar daha da düzenlilik içerisinde belirli yaptırımlar, toplumsal onay ve sosyalleşme sürecine paralel olarak birtakım yasalara dönüşürler. Tepkileri bellidir. Yani o Folkways, içinden çıktığı toplumun koşullarından soyutlanamaz. Yani suyun bol olduğu bir yerde insanların su başında kavga etme olasılığı! Mesela Nil’i düşündüğünüz zaman, belirli alanlarda şey yapılıyor. Kanallar açılıyor. Ninova’yı düşündüğünüz zaman, Babil’i düşündüğünüz zaman, daha aşağıya indiğiniz zaman taşmalar Dicle’ye kadar. Yani doğa da geleneklerimiz üzerinde; çünkü gelenekler insanın silsilesidir, beyefendi, değil mi? Değerler silsilesi de insanın birbiriyle ve toplumla mücadelesi içindeki yaşamıyla oluşturduğu bir şeydir. Kültür dediğimiz, insanın ihtiyacından doğan şeylerdir, insanın oyuncaklarıdır. Doğayı yermeye çalışmak, sonra birbiriyle… Bir oyuncağın rolünü düşünün. Bu bakımdan kültüre de pozitivist bir açıdan, matematiksel açıdan da bakılacağını kabul etmemek mümkün değil. Yani yerçekimi belli koşullar uygun olduğunda olur. Yani Popper’lara falan girmeyelim ama bilimde de bir rölativite var zaten. Geleneklerde de bir rölativite var zaten. Sanıyorum ki en değer olarak görebileceğimiz şeylere matematik olarak yaklaşmak mümkün diyorum. Ama ben bilim tarihçisi veya bilim filozofu değilim. Basit bir siyasalbilimciyim. Türkiye’de zaten herkes siyasalbilimci. Ve aynı zamanda Türkiye’de herkes futbol antrenörü. Değil mi? Ve bu akşam maçımız var.
Hayati Şener-Ben kısaca, biraz da kışkırtıcı olsun diye, not almak için. Şimdi Ömer Bey bir ara şey söyledi. Bu, dünyanın anlaşılması, açıklanması şeklinde bir çaba! Şimdi, bu tarihte, geçmişte çok oldu. Fakat Rönesans’la birlikte birdenbire bu dünyayı açıklama hevesine kapıldılar. Daha doğrusu, ne bileyim ben, Osmanlı’da insan, uçmak üzere kanat taktığı için cezalandırılırken birdenbire Rönesans’ta bu tür garip işler yapan, garip icatlar bulan insanlar siyasi iktidarlarca desteklenmeye başlandı. Yani buradaki dünyayı açıklama mekanizmasından çok siyasetin bilimi bir iktidar aracı olarak kullanmayı keşfetmiş olması! Aydınlanmayı da dahil etmek istiyorum. Bu bakımdan da meseleye hiç bakıldı mı bilmiyorum.
A. Ünsal- Diderot’da bu görülebilir mesela. Diderot, ansiklopedist.
H. Şener- Bir başka konu, Artun Bey de söyledi. Tüm bu geçmişteki. Machiavelli’de ve diğer yazarlarda… İşte halktan uzak dur, ona gücenme, ama onu besle. Şimdi burada, halka bu tür bir yaklaşım insanın aşağılanması değil mi? Çünkü bu, biraz ağır bir itham olacak ama, sanki insanın köpek yerine konmasına benziyor. Yani onu besleyeceksiniz. İstediğiniz şekilde kullanacaksınız.
A.Ünsal- Şimdi, birinci sorunuza hemen geçeyim. Mesela Leonardo da Vinci’nin yapmak istediği şeyler, bütün o teknolojik, ressamlığın dışında, bunların direkt faydası var. Yani savaşta kullanabilirsiniz helikopterini. İkincisi; Machiavelli ise hükümdarın dini kullanmasını söylüyor. Dine karşı olmasını değil, dini kullanabileceğini düşünüyor. Ama modern insan, insan hakları, insan değeri çok yeni kavramlar. Yani bu kişilerin, sen halka bakma, halkı doyur, bunlar böyledir dediği zaman, zaten zengin sofrası, fakir sofrası. Halk tarafından nefret edilme dediği yani halk değil. Bugünün insanı yok. Çoğu kırsallığın içinde. Yani bağımsız değil. Bir kere birey değil. Ailenin altında. Üretimin ailesel üretim olduğunu düşünün. Hayvanlarla yer yarışında. Eğer buğday istiyorsanız hayvancılıktan vazgeçeceksiniz. Eğer hayvancılık yapacaksanız orman keseceksiniz, tarla açacaksınız. Bütün bunlar sırasında Avrupa’da 11 tane kıtlık oluyor. Bunun içine vebası da dahil. Yani insanlar üzerinde uğraşılmıyor. ‘İnsan mutluluğu’ kavramı, 1776’da Amerikan anayasasında görülür ilk defa. Ama insanların hakir olduğu değil, insanın kötü olduğu değil. Bir Bektaşi edebiyatını, bir Yunus’u düşünün. İnsan, hakir olduğu zaman mutlu olunmaz. Yaratığı severim yaradandan dolayı diyen insanlar hakir değil ama siyaset açısından bu adamların lafına fazla bakma. İnsanlar kötüdür. Bu bir anlayış. Şimdi bunun gerisinde, isterseniz oradan bitireyim. Bir ideoloji vardır. Bir ideoloji tanımında temel boyutlardan bir tanesi; insanı nasıl kabul ediyorsun? Liberal ideoloji, sosyalist ideoloji insanı doğuştan iyi kabul eder. Muhafazakâr ideoloji insanı doğuştan kötü, kilise, günah kavramını düşünün, Katolikliği düşünün, günahkâr doğar insan, Müslümanlıkta günahsız doğar, Katoliklikte günahkâr doğar.
Ö. Akyüz- Doğuma sebep olan aksiyon kötüdür.
A. Ünsal- Aksiyon kötüdür. İnsan suçlanır. İnsanlar eşit değildir, muhafazakârlığın temel kavramında; bunun boyutu da faşizme kadar varır. Allaha şükürler olsun bilim adamlarına artık baktılar ki zencilerle beyazlar arasında bir üstünlük yok. Maymunlarla da aramızda fark yok. Ama bunlar yüzyıllar boyu bir sürü savaşlara neden oldu. En azından bahane oldu. Beyaz adamın yükü. Yani demek istediğim insan kavramına değer verilmez değil, tersine insan için ne güzel şeyler söylenmiştir. Dinde olsun, insan en yüce değerdir. Fakat insan hâlâ en yüce değer olamıyor. En yüce değer dolar.
Ö. Akyüz- Tabii her çağda bazıları daha eşitti de o sınıflar değişiyor. Kim kime karşı daha çok eşitti, o değişti. İşte Eski Yunan’ın demokratik sitelerine baksanız.
A. Ünsal- 20 bin kişi.
Ö. Akyüz- Köleler yok. Onlar adam sayılmıyor. Çünkü yapı o. Yani “ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler”. Yani standart yapı o olduğu için orada bir kavga yok. Köle sınıfıyla. Sınıf bile değil belki bilmiyorum. Yani siz nasıl nitelendiriyorsunuz?
A. Ünsal- Köle sınıfı. Bir kere köleye ne için gereğiniz var?
Ö. Akyüz- İş yaptırmak için. Makine.
A. Ünsal- Bu kadar basit. Yani aile işletmesini aşmışsınız. Güçlenmişsiniz ve köleye ihtiyacınız var. Amerika’da pamuk ekimi olduğu zaman köleye, Küba’da şekerkamışında köleye ihtiyaç var. Bir ekstra yüke ihtiyaç var. Osmanlı zamanında da pamuk işinde, Etiyopya’dan insanlar getirmeler vs. Fakat temelinde insanı kötü kabul etmiyorlar. Fakat şu olay bir kulüp havasında, yönetici azınlık kendi aralarında belli aileler, belli sülaleler. Yani Babür’ü okuyun. Gelecek hafta hangi sinemaya gideceğiz gibi, gelecek hafta nereye bir sefer düzenliyoruz şeklinde geçen bir yaşamı var. Yani okursanız hayrete düşersiniz. İnsan kötü olduğu, insan değersiz olduğu için değil. Kim yönetecek? Kim nasıl iktidarını koruyacak? Bütün olay bu. Çünkü insanın doğasında var bu. Hıristiyanlıkta da insanlar için kötü gördükleri şey bilgi arzusu, Ortaçağ kilisesi için kötü bilme arzusu. İki, insanlara hükmetme arzusu, kilise için kötü. İnsanların şehvete mağlup olmaları, cinsiyete mağlup olmaları. Başat kötülükler. Ortaçağ bunu reddetti. Ama Ortaçağ rahiplerinden tutun papalarına kadar hepsi bunun içindeydi. Papa mümkün olduğu kadar zengin olmak, mümkün olduğu kadar kilisenin mallarını artırmak için didindi, değil mi? Kendi başına buyruk olmak. İnsanın temel içgüdüsü…
Ö. Akyüz- Şimdi bu Rönesans’tan, bilimin gittikçe daha değer kazanması bilim adamlarının mühendislik yapabildikleri ki bu ta Arşimet’ten beri bilinen bir şey. Bunu öğrenmeye başladılar. Bir bu tarafı var işin. Bir de işte bu doğanın açıklanması işte bu Newton’a kadar gelen ya da ondan sonra süren birdenbire bazı şeylerin çok daha kolay anlaşılabildiğinin keşfi falan aristokrasiyi, bilimi bir kültür olarak algılamasına yol açtı. Hatta bakın 19. yüzyılın sonlarına kadar birçok fizikçi, kimyacı diyeceğimiz kişiler para karşılığı halka deneyler gösterirlerdi. Yani birçok buluş da o sırada falan yapılmıştır. Bütün 19. yüzyıl boyunca bunlar çok revaçtaydı. Sonra gittikçe yok oldu. Şimdi, para karşılığı ben size bir fizik deneyi yapacağım desem herhalde gelmezsiniz, sinemaya gidersiniz.
A. Ünsal- Hatırlar mısınız pazar yerlerinde motosikletler böyle…
Ö. Akyüz- Ama bir deney değil o. Orada ölüme meydan okumak var. Tabii o çok güzel bir fizik demonstrasyonu ama ölüme meydan okumak olmasa kimse beş para vermez. Önemli değil, ama başka şeyler var onun yerine geçen. İyi ya da kötü. Ama ilerlemesinde bunun çok büyük etkileri oldu. Aristokrasi ve krallar kendilerine, mesela çok ünlü Descartes mı, Pascal mı, şimdi unuttum. Belçika kraliçesi kendini bilimsel olarak danışman diye yanına çağırıyor. Çok soğuk sarayda zatürreeden gidiyor adam. 6 ay dayanıyor. Yazık. Descartes. Yani böyle şeyler var. Dolayısıyla ilerliyor bilim. Hatta birçok da aristokrat bilimadamı var 19. yüzyılda sonradan aristokrat olanları da var. Aristokrasiden gelenleri de var.
A. Ünsal- Kuantumcu.
Ö. Akyüz- Tabii tabii. Tarih okumuş. Abisinin laboratuvarında fiziğe ilgi duymuş, ondan sonra da, parçacıklar dalga gibi davranır düşüncesini ortaya atmış. İki yıl sonra da gözlemle bu gösterilmiş. Evet…
A. Ünsal- Bina okuduk.
Ö. Akyüz- Evet, bina okuduk. Bir daha dönüp dönüp okumadan önce gidelim. Alkışlar…

20 Şubat 2001
Dante’den McLuhan’a 24 Başyapıt Üzerine Konuşmalar

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz