Yusuf Atılgan ve Eserleri: Aylak Adam ve Anayurt Oteli Üzerine

Yusuf Atılgan’ın yarım kalan romanı Canıstan 2000’in son günlerinde yayımlandı. Sağlığında iki roman ve bir hikâye kitabı yayımlayan Atılgan, hikâye kitabı Bodur Minareden Öte’yi üç bölüme ayırmıştı: “Kasabadan”»”Köyden” ve “Kentten”. (Son baskıda Bütün Öyküleri adını alan kitaba, Atılgan’ın daha önce Eylemci adıyla yapılan baskıdaki iki hikayesiyle Ekmek Elden Süt Memeden adlı masal kitabındaki masalları da eklenmiş,) İlk romanı Aylak Adam’ın büyük kentte ve ikinci romanı Anayurt Oteli’nin kasaba irisi bir şehirde geçtiğini anımsayınca, bu son romanın köyde geçiyor oluşuyla, Atılgan’ın hikâye kitabında olduğu gibi, bir bütünlüğe ulaşma çabasında olduğunu düşünebiliriz. Atılgan’ın yapıtları, farklı mekânları ve dolayısıyla farklı toplumsal kesim İnsanlarını ele almalarına karşın, çoğunlukla birlikte değerlendirilmiştir Örneğin Berna Moran/’ikİ roman arasında öyle benzerlikler göze çarpar ki İnsan, Atılgan’ın aynı konuyu, farklı roman anlayışlarının getirdiği yeni bir teknikle yazmak istediği sanısına kapılabilir,” diye yazar Moran’dan farklı olarak bu iki roman arasındaki benzerliklerden çok farklılıkların romanlardaki teknik farkım doğurduğunu savlayan Nurdan Gürbilek de, farklılığı bir bütünün iki görünümü olarak tanımlar: “Zebercet olsa olsa aylak adamın öbür yüzüdür; aydının bastırdığı yüzü, şehrin dışı”

Berna Moran, Aylak Adam’ın “klasik roman kurallarıyla” yazıldığını, Anayurt Oteli’nin ise biçimsel olarak da bir şeyler anlatan yapıtlardan olduğunu belirtir. Teknik olarak bakıldığında, bu son romanın Aylak Adam’dan da “klasik” bir tarzda kaleme alındığını görüyoruz. Aylak Adam’da, mektuplarda örneğin» farklı bir söylemle karşılaşırız ve bu mektuplarda gerçeğin tahrif edildiğini gören anlatıcı müdahale eder; Okurun dikkatini mektup yazarının yalanına çeker örneğin. Bu müdahaleler “klasik” romanlarda pek de farkına varmadığımız “anlatıcı”nın farkına varmamızı sağlayan müdahalelerdir

Canistan’ın karşımıza çıkan bitmemiş halinde herhangi bir biçimsel arayışa rastlanmıyor ve öbür İki romana göre çok hızlı akan bir temposu var anlatımın, İlk iki romanda ayrıntılara önem verilir; bazı hareketleri neredeyse, yavaşlatılmış biçimde seyrettiğimiz hissini uyandıran bir kesik kesiklik vardır anlatımda. Canistan’da aylar yıllar birkaç cümlede devril iver ir insanlar birkaç paragrafta oluverirler. Bu tempo farkını nasıl yorumlamalı? “Aylak Adam” (adını değil, yalnızca adının baş harfini biliriz: C), çevresini kuşatan kent hayatının dışındadır; çalışmadığından zaman onun için kentteki öbür İnsanlar iç in olduğundan daha farklı akar Zebercedin taşrasında da, hayatın ritmi kentteki kadar hızlı değildir, ama Zebercet o kadar yalnızdır ki onun zamanı ötekilerin zamanlarından ayrılmıştır; aksak bir ritimdir. Bu rit m, otele müşteri almamaya başladığında neredeyse durur Kestaneci ona tezgâhın önünde “maşatlık taşı gibi” dikilip durduğu İçin kızdığında geçen zaman m farkında değildir örneğin, (Zebercet’in yedi aylık doğduğunu ve çocukluğunda bunun sürekli yüzüne vurulması nedeniyle “sabrı” öğrendiğini de anımsayabiliriz burada,)

Türkiye’de roman kentlilerin hikâyelerini anlatan bir tür olarak doğmuştu “Milli edebiyattı” savunan yazarlar Cumhuriyetle birlikte Anadolu’ya yöneldilerse de, doğrudan köy hayatına odaklandılar. 1960 sonrası toplumculuğun edebiyat dünyasında yaygınlaştığı dönemde de bu değişmedi; yoksul köylü-ağa çelişkisi üzerinden yazılan romanlar yayımlandı. Kasaba hayatı ya da “taşramda yaşayanların hikayeleri görece az yazıldı ve yayımlandı. Yusuf Alılgan’ın bir özelliği de “taşra”yı edebiyat dünyasına taşımış olmasıdır, diyebiliriz. Nurdan Gürtnlek, yukarıda da andığım, Atılgan’ın romanlarının yanı sıra “taşra” duygusunu da anlattığı “Taşra Sıkıntısı” başlıklı denemesinde, C’nin “şehrin yüzeyini tararken, dönüp dolaşıp taşraya gerdiğini yazar (Yer Değiştiren Gölge, Metis Yayınları, 1995). Canistan’da da köy hayatı anlatılır büyük ölçüde,ama yoksul ırgat Selin’in evlendikten sonra “kasaba toplumuna uyma eğitimi” alması ve akabinde kasaba siyasetine bulaşması da ilgi çekicidir. Osmanlının büyük dönüşümler yaşadığı “hürriyet” yıllarının bir Ege kasabasındaki karşılığını okuruz bu kitapta. (Bugün ülke siyasetini Orta Anadolu’dan gelen oyların belirlediği sıkça söylenir, ama nedense Yusuf Atılgan gibi “taşra”yı anlatan çağdaş bir yazarımız, neredeyse, yok! Büyük medya gibi edebiyat dünyası da kendisini İstanbul’a, bir parça da Ankara’ya hapsetmiş gibi.)

Canistan’da hikâyesini öğrenebildiğimiz iki kahraman “Yargıç” Selim ile “Tanık” Kadir, Zebercet ve C’den farklı olarak içinde bulundukları ortamla ve öteki insanlarla büyük içsel çelişkiler yaşamazlar Hayatın onlara sunduğu o koşullardaki başka insanların hayatlarından farklı değildir hayatları ve çoğu kez bir başkasının da yapmayı seçebileceği şeyleri yapmışlardır. Zamanın oradaki akış hızına uymuşlardır. Belirli bir ritm içerisinde kurmuşlardır hayatlarını Belki de Zebercet’in hareket alanını daraltan “olanakların çeşitliliği” onlar için söz konusu olmadığından, “neyi, neden yapıyorum?” sorusu akıllarına gelmeden harekete geçmişlerdir. Selim ile Kadir’in hayat çizgilerinde şaşırtıcı bir benzerlik vardır; Selim’in hayat çizgisinin sonlandığı gün Kadir, Selin’in bir zamanlar ki hayatının bir benzerini yaşamaya başlar. Olanakların azlığını (çeşitsiziiğin i) göstermez mi bu döngü?

Bununla birlikte, romanın ortaya çıkması için bu tempoda süreksizlik yaratan bir kırılma gerekir Selin’in hayat çizgisine yakından baktığımızda, gördüğümüz iki ana kınlım noktasından birincisini romanın hemen başında öğreniriz. Yanaşma olarak yaşadığı evin oğluyla çelişkiye düştüğü an bir şeyler değişiverir Selim için. Ağanın oğlu Ali’yle arkadaştırlar. Başkaları onları “bir” tutmazlar, bunu çok önemsemez Selim, sıpa meselesinde Ali’nin de ötekiler gibi düşündüğünü sezer, orayı terk eder Selim; kimse anlayamaz neden gittiğini. Bu “birtutulmama”yı bir haysiyet sorunu olarak yaşamıştır Selim. Yıllar sonra bu nedenle Aliyi öldürdüğünde, “öldürdüm, ama horlayamadım,” demesinden, yaşadığını “horlanma” olarak algıladığını anlarız.

İkinci kırılmayı eşinin ölümünde yaşar Selim. Bu kez onu horlayan “Tanrı’dır. Çalışıp didinerek kurduğu hayat altüst olmuştur bu ölümle. Yabanıl bir ırgat olmaktan çıkıp toprak sahipliğine geçmişken ve onun gereklerini yerine getirmeye, namaza gitmeye, kahveye çıkmaya, gazete okumaya başlamışken hepsini bırakır. Eski ırgat haline de dönemez. Araya savaş ve asker kaçaklığı girince kendisini çetebaşı olarak bulur.

Atılgan, öbür iki kahramanının, G ile Zebercet’in psikolojik çözümlemelerinin yapılmasını mümkün kılar; “ruhsal balamdan sağlıksız insanlardır ikisi de,” diye yazar Berna Moran örneğin. Yaşadıklarının toplumsallıkla ilişkisi yok gibidir, başlarına gelenler tekil durumlardır Zebercetle bu tekil hayat, otel ve geri dönüşü beklenen insan metaforları bağlamında bir parça toplumsallaşabilirse de, C, romanın sonunda yaptığı psikolojik çözümlemeyle sorunsalını babasıyla yaşadığı çelişkiye indirger adeta. Onun alameti farikası olan aylaklığı babası gibi çalışmak istememesinin sonucudur. Babası aylak olsaydı o çalışmayı seçecekti; bu nedenle C.’nin hikâyesi tekillikten çıkıp genelleşemez

Selim’de somutlaşanlara çok daha toplumsaldın İnsanın hayatında bazı şeyler belirli bir rahatlıktan sonra mümkündür. Karnı doyup barındıktan, eşini bulduktan sonra toplum hayatı, din, memleket meseleleri gibi sorunlar insanı meşgul etmeye başlar Selim’i, yine de, doğal (ilkel) hayatın bir temsilcisi olarak göremeyiz, “haysiyet”li bir hayat ihtiyacı maddî ihtiyaçların da önüne geçer. Horlandığını sezdiği yerde her şeyi bırakmıştır. Ya da şöyle düşünebiliriz: “Haysiyet” de doğal bir şeydir. Kentli insanlar olarak nasıl işlendiğini anlayamadığımız “namus cinayetlerini işleyenlere benzemez mi bu bakış açısıyla Selim? Yunanlılarla çatışırken de onu harekete geçiren aşağılanmamak arzusudur. Yunanlıların kendilerini “horlamamaları” için direnir belki de. Ondaki “ulusal bilinç” ötekin in tahakkümüne girmemektir.
Zebercetle C.’nin yaptıkları “saçma” olarak adlandırılabilir. Oysa Selin’in Aliyi öldürmesi, vahşicedir; belki tam olarak anlaşılabilir bir şey de değildin ama saçma değildir. Selim, horlanmasının intikamını almıştır (almaya çalışmıştır). Aliyi yalnızca çocukken onu horlamış bir arkadaş olarak alamayız; Ali, toplumsal olarak da Selim gibileri horlayanları temsil eder. Arkadaşlarıyla birlikte Yunan ordusuna karşı savaşırken zenginler “ilk günlerde para ve yiyecek sağlamakta yanaşmadığında, onları işkenceyle yola getiren Selin’in kurtuluştan sonrası için de çok umudu yoktur.

Mahmut Bey gibi iyiler, yürekliler hep ölecek anlaşılan. Ne tuhaf, gâvurlar kovulduktan sonra buralar tümden korkaklara, sünepelere kalacak der Hem Aliyi öldürür hem de kendi ölümünü seçerken bir etmen de bu olsa gerek. Atılgan’ın Anayurt Oteli’nde otelin adının kaynağı için yazdıkları, ne kadarda Selim’in düşünceleriyle benzeşir:

Düşman dindeyken belirli bir direnme göstermemiş kasaba ya da kentlerde kurtuluşun ilk yıllarındaki utançlı yurtseverlik coşkusunun etkisi belki.

Ali bir sıpa hikâyesi nedeniyle ölmekte olduğuna inanamaz. “Büyük bir suçum o İmalı, bu yazgıyı yaşamam için. Selimalet oldu buna,” diye geçirir içinden. Yusuf Atılgan, romanın botum başlıklarıyla Aliyi destekler, işkence yapan ve öldürene “Yargıç”, ölene “Sanık” der (demezde, bunu kitabın arka kapak yazısından öğrendiğimiz gibi, tahmin de edebiliyoruz. îlk bölüm “Duruşma” olduğuna göre, oradaki üçüncünün hikâyesi, yazılamayan “Sanık” başlıklı bölümde anlatılacak olsa gerek[ti].

Buradan da anlıyoruz ki ortada bir “suç” var ve bu “suç”, Selim’in yaptıklarını “saçma” olmakları çıkarmaktadır. Selim Ali’yi cezalandırmıştır. Bu “suç” ve “ecza” kavramlarından Yusuf Atılgan’daki adalet duygusuna geçebiliriz. Özellikle gündelik hayattaki adaletsizlikleri sıkça ele almıştır Atılgan. Sineye çekilebilecek adaletsizlikleri kendilerine sorun yapar kahramanlar, ya da bize ilk başla tuhaf gelecek bir adalet duygulan vardır. Bunlara örnek olarak C’nin kendisini döven terzileri, yanlış kişiyi dövdüklerini anlamak için araması ya da kendi içi bulanırken “başkalarının iştahla yiyebilmeleri’ni “alçakça bir haksızlık” olarak algılaması verilebilir. Zebercet’in kendisine bağıran kestaneciyle ödeşmek için kestaneleri para karşılığı soydurtması, önceki aşağılanmanın karşılığı değil midir?

Ali ile Selim’in hikayesine dönersek, Ali, kendince, her zaman “adil” davranmıştır Selim’e karşı. Ama “sıpa hikâyesi”ni,”adil” davrandığını sananların bilinçatlarının açığa çıktığı an olarak yorumlamamız gerekir belki de; Selim’in sezdiği de budur “Mahrem olan “malanında asıl niyet ortaya çıkmıştır Ali bilinçli olarak horlamamış da olsa. Selim horlandığını hissetmiş ve yıllarca intikam isteğini diri tutmuştur içinde. Ali’nin damdan içeri ilk giren olması değil,”ilk kim girecek?” diye sormamasıdır bozulduğu. “Eşit” olarak görülmediğini sezmiştir o an.

Eşinin ölümünü, Selim’in hayatındaki ikinci kırılma olarak tanımlamıştım. Evlendikten sonra “kasaba hayatı”na uyum sağlayan Selim, eşiyle dingin ve pastoral bir hayat kurmuştur (Selimle eşinin hikâyesinin Anayurt Oteli’nin sonunda anlatılan, Zebercet’in annesinin yaşadığı konaklakilerin hayatlarıyla akrabalığı vardır. Selim’in eşinin ilk kocasının ölümü Haşim Beyin damadının ölümüyle aynıdır. Selim’le eşinin sıcak gecelerde ırmak kıyısına inip sevişmeleri de, Rüstem Beyle eşinin hikâyelerinin aynısıdır.) Hayatındaki bu ikinci kırılma sonrasında da, Selim’in adalet duygusu görünür hale gelir. Eşinin ölümünden sonra başkasıyla evlenme önerilerine hep aynı yanıtı verir, yaşadığı ev esinindir, başka bir kadın la orada yaşayamaz. Mutlak anlamda sahiplenememiştir bağı, bahçeyi. Oysa bir malikten daha istekli ve çalışkan olmuştur her aman; çalıştığı heryerde emeğiyle toprağı canlandırmış, bağları bayındır hale getirmiştir

Zebereel,harekete geçeceği zaman yapabileceklerinin çokluğuna takmıştır kafayı: “İnsan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu,” diye geçirir içinden. “Ne için yaşar insan?” sorusunu, bir sonraki hangi adımı, niçin atacağı sorusuyla karşılamaya kalkışır; bir sonraki “an”dan başka tutunacak bir şeyi yoktur C. biraz daha fazla farkındalık taşır gibidir “Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. („.) Kimi zenginliğe tutunur; kimi müdürlüğüne, kimi işine, kimi sanatına. (…) Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır gülünçlüğünü farketmez,” dedikten sonra, “gülünç olmayan tek tutamağı” aradığını söyler, “gerçek sevgi’yi arıyordur Bulamayacaktır C. “(gerçek sevgi”, “gerçek”in sıfat olarak kullanıldığı her yerde olduğu gibi, ülküsel kalacaktır ve bu nedenle “Aylak Adam’ bu “tutamağı” tutamayacaktır. Başkalarının tutamakları gülünç ama gerçekken, onun trajedisi ötekilere gülerken hayatın dışına düşmesindedir belki de. Selim, Zebercetken de, C.’den de farklı olarak harekete geçmeden önce fazla düşünmez, daha içgüdüsel bir dünya görüşü vardır. Tanrı’yla ilişkisi de arızîdir, daha ünce de belirttim, bazı asgari koşullardan sonra aklına gelir Tanrı. Bu nedenle, çocukken de, evlendikten sonra da oruç tutamaz, gizli gizli bir şeyler atıştırır. Selim’in asgarîsinin “onur” kavramını içerdiğini, bir kez daha. vurgu la ırak gerek. Kendi seçimi olan ölümüne giderken geri dönüşün, “yazgısını değiştirmenin” mümkün olacağı geliraklma biran, ama “bu utançla yaşayamam.” der. “Eh, ne yapalım, yazgımız böyleymiş,” derken kadercidir belki, ama unutmamak gerekir, bu yazgıyı “seçmiştir”.

Selim’in yoldaşı Kadir de, “Tanrım bağışlar. Boy aptestim yarın alırız»” derken arzularım öne çıkartır. Halden anlayan bir Tanrı’ya inanabilir ikisi de. Yaşam koşullarını bilen ve anlayan bir Tanrı. Adalet kavramına dönüyoruz yine. Ancak adil bir Tanrı’ın varlığını kabul edebilir Selimle Kadir. Yerküre yeterince adaletsizken, göklerdekinin de adaletsizi) İmasını düşünemezler. Nitekim, Kadir, miranın sonunda karısına, “bunca patırtıda canımı almayan Tanrı bizi kayırır. Korkma,” der. Kurmaca ve dıştan dayatılan değil, yaşantısal ve seçilmiş bir yazgıya işaret eder. Yaşadıklarının yaşayacaklarını belirleyeceğini düşünen birisinin sözleridir bunlar.

 


Yusuf Atılgan (d. 27 Haziran 1921, Manisa – ö. 9 Ekim 1989, İstanbul) roman ve öykü yazarı.

1936 yılında Manisa Ortaokulu’nu, 1939 yılında ise Balıkesir Lisesi’ni ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Nihat Tarlan’ın yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu Tokatlı Kani: Sanat, şahsiyet ve psikoloji idi. Aynı dönemde Akşehir’de Maltepe Askeri Lisesi’nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. Üniversite öğrenciliği sırasında Türkiye Komünist Partisi’ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak ceza kanunu’nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. altı ay Sansaryan Han’nda, dört ay da tophane cezaevi’nde olmak üzere on ay hapis yattı.

26 Ocak 1946’da serbest kalmış, öğretmenliği elinden alınmıştır. 1946 yılında Manisa’nın Hacırahmanlı Köyü’ne yerleşerek çiftçilik yaptı. 1976’da İstanbul’a döndü danışmanlık, çevirmenlik ve redaktörlük yaptı. Yazımı devam eden Canistan adlı romanını tamamlayamadan kalp krizi nedeni ile İstanbul’da öldü.

Aylak Adam ve Anayurt Oteli adlı romanlarında psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı ve modern Türk edebiyatının önde gelen ustaları arasında yer aldı. 1987’de Anayurt Oteli romanı, Ömer Kavur tarafından aynı adlı sinema filmi olarak çekildi.

Kitapları
Roman

Aylak Adam (1959)
Anayurt Oteli (1973)
Canistan (2000)

Öykü

Bodur Minareden Öte (1960)
Eylemci (Bütün Öyküleri, 1992)
Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden (1981)

Çeviri

Toplumda Sanat (K. Baynes; 1980).

Piyes

Çıkış Gecesi (Barıman yayınevi, İst. 1947)

Kitaplaşmamış Öteki Yazıları [değiştir]

Şiirleri :

Ölü Su (şiir) Yazı, Sayı 1,1978.
Ayrılık (Şiir) Milliyet Sanat Dergisi, sayı 1, Şubat 1980.

Çeviri Şiirleri :

Gözler, (Şiir) Ezra Pound’dan, Yusuf Atılgan’a Armağan, s.129-130
Bir Yerde Hiç Gitmediğim, e.e.cummings’ten, Yayımlanmamıştır.

Çeviri Yazıları :

Kierkegaard’dan (Korku ve Titreme’den),Değişim, Sayı 2
Kierkegaard’dan (Günce’den), Değişim, Sayı 1
Kierkegaard’dan (Ölümcül Hastalık’tan), Değişim, Sayı 7

Ödülleri

1955 Tercüman Gazetesi Öykü Yarışması’nda Evdeki öyküsü ile birincilik ve Kümesin Ötesinde öyküsü ile dokuzunculuk
Aylak Adam romanı ile 1957-1958 Yunus Nadi Roman Armağanı’nda ikincilik.
‘Bodur Minareden Öte’ Sait Faik Öykü Ödülü

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Türk aydınının işlevi ve iktidar karşısındaki konumu | Aydınlar ve resmi ideoloji – Doç. Dr. F. Başkaya

Osmanlı dönemi kültürü inkâr edilince, geriye halk edebiyatı dışında pek bir şey kalmıyordu. Ortaya çıkan kültür boşluğu da Batı'ya daha...

Kapat