Yıllar da durulmayan istasyonlardan geçer gibi geçiliyor – Sait Faik Abasıyanık

Bin dokuz yüz otuz yediden beri İstanbul’a gelmemişti. Otuz yediden kırk yediye on, kırk sekize on bir, kırk dokuza on iki, elli üçe varmaya dört, demek tam on altı yıl. Otuz yedide bir şubat sonunda idi. Bu seferki marta rastladığına göre on altı yıl bir ay şu kadar gün. Yıllar da durulmayan istasyonlardan geçer gibi geçiliyor be!

Trenden indiği zaman pek şaşkındı, pek pişmandı. Ne demeye terliğini, hela kokan ılık sofaları bırakmıştı? Karıcağızının hâlâ pembe yüzünü, oğlunun ikide bir şaplak indirdiği güzel ensesini, kızının kirpiğini bir özleyiş özledi!… İnsan radyosunu, radyosunun bulanık yeşil gözünü; kırmızı, yeşil, sarı çizgilerle çizikli gâvur şehirleri adı dolu aydınlık yerini de özler miymiş? Allah kahretsin! Özlermiş insan duygulu olunca. Bereket; şu Sirkeci’nin otelleri her Anadolu kasabasından eşya ve merhaba taşır. Her otel kıraathanesinin aynasına Hacı Mustafa Efendi’ye, ziaatçiye, Baytar Fuad’a, Kangaloğlu’na, İdris Bey’in damadına, sakallı oğlunun çenesine ait iki canlı çizgi çizilmiştir. Yoksa daha da garipseyecekti. Hani nerede ise… Fen biraz daha terakki etmiş olsa, insanı şöyle bir iğnede semalara uçurup evinin damına bırakıverse, basıp gidecekti. Evin damına insem ne yapardım? diye düşündü. Bacadan içeriye ip mi sarkıtmalı inmek için? Yoksam damdan bağırıp çağırmalı mı? Bağırıp çağırmak ayıp olur. Ne diye hem çocukları uyandırmak. Ama bu saatte onlar radyonun başındadırlar. Bu saatte kim, hangi hanende veryansın ederdi?

Neye evin damına iniyordu sanki? Düşüncesizlik, düpedüz enayilik! Oraya kadar fen sayesinde kaba etine vurulmuş bir iğne ile geldiğine göre bahçeye, hatta evin kapısına da inebilirdi. İğne fazla gelmiş olursa kasabanın üzerine şöyle bir dolanırdı. Değil mi canım?

Evdekiler ne şaşıracaklardı… Karısı saf saf, cahil cahil:

— Rıza Efendi, diyecekti, nasıl oldu bu iş hele?

— Eczahaneye vardım. Vir bana şu seyahat iğnelerinden eczacı bey, dedim. Olmaz, dedi, doktor laporu lazım. İtme, eyleme, yapma, bize de mi eczacıbaşı, dedim. Nasıl olsa doktordan alırım almasına ya, neden para verelim değil mi ya? Veremem efendi, veremem, dedi eczacı, ya kalbin varsa? Ya tansiyonun yüksekse? Ya ganserli isen? Ya ciğerlerinde gapanmamış yaran varsa?.. İçimden ağzını yel alsın herif, dedim. Dıştan vallahi bir şeyciğim yok eczacıbaşı, dedim, billahi bir şeyim yok. Turp gibiyim. Ne pansiyonum var ne basurum. Bu vakit ben doktoru nirede bulayım? Vereyim sana bir doktor parası vir şu iğnelerden bana. Gülümsedi. Düşündü taşındı, gene güldü. Fen ne gadar ilerlerse ilerlesin insanoğlu bu zamanda galıyor, karı. Razılık getirdi. Tosla bakalım, dedi, evvel emirde vizita parasını, yirmi beş papeldir. Fenlen beraber doktor vizitaları da ilerliyormuş İstanbul vilâyetinde garı…

Rıza Efendi silkindi. Amma da yapıyordu ha! Evinde iken kafası hiç böyle olmaza işlemezdi. Ama neden olmasındı? Fen sayesinde şu hayal ettiklerim pekâlâ mümkündür ama, dedi kendi kendine, biz gene de bırakalım bu bahsi. Ne de olsa hayal. Şimdilik, halihazırda hayal!

Kıraathanenin kapısından giren gazeteci “Mareşal Tito’yu Londra’da vurdular!” diye haykırdı. Vir bakalım şu gazeteyi, dedi. On kuruşu verdi. Gazeteci beş kuruş geri verince sevinir gibi yaptı. Ucuzmuş bu gazete be, dedi, bizim taraflara gelmez bu gazeteler… Hep on beşliklerini gönderirler. Bak şu İstanbullulara hele… Kendileri beş kuruşa gazete okur, bize on beşe okuturlar.

Soğan… Kaç bin kilo soğanı vardı? Patates, sarımsağı, yulafı, arpası, mısırı?… Onar kuruş üste koy… Bir hesapladı. Bir patlak verseydi harp… milyonerdi. Rıza Efendi’nin gayesi buydu. Babası Hafız Saim Efendi’den bir ev bir dükkân, bir tarla kalmıştı. Eve, dükkâna kendi yerleşmişti. Tarlayı ortaklama yarıcıya vermişti. Alır satar, geçinir giderdi.

Üç yüz dönüm tarla su kenarında idi. Su kenarındaki tarlada mısırlar alimallah göğe tırmanırdı. Mısırlığın içinde gezinirken insanın püskül kokusundan başı dönerdi. Mısır tarlasında ay ışığını hatırladı. Ne ay ışığıydı o! Kaç para ederdi denizde mehtap! Hani bir mehtaplı akşam mısırlığın içine kandırıp götürdüğü, nasıl olmuştu o gün. Akşam güneşi mısırların içine batmıştı lök gibi.

Bir karpuz kesip yemişti. Tarlanın kenarından geçerken Çingene kızının şalvarını görmüştü.

Sonra günün birinde Çingene uğurlu gelmiş olacak ki şeker fabrikası için dönümüne bin lira ödemişlerdi tarlanın. Üç yüz dönümü üç yüz bin lira. Deli olacaktı. O akşam da böyle abuk sabuk hülya kurmuştu. Karı karı üstüne almıştı yatağa yatar yatmaz. Bir Boşnak kızı sarı saçlı, mavi gözlü; bir Serezli Çingene esmer, baygın bakışlı, yonca kokulu… Bir Çerkes ince belli. Bir Gürcü çekik badem gözlü, cumudiye tenli… Bir, bir araba almıştı yağız atlı bir araba. Yaylada bir ev yaptırmıştı. Şeftali ağaçları dikmişti şeftali.

Ama rahat edememişti. Beş yüz bine çıkarmak için anasından emdiği burnundan gelmişti. Eskisinden daha cimri olmuştu. Şimdi de milyonu bir doğrultabilseydi milyonu. Ne kelime idi bu be, ne kelime? Mi…li…yon!..

Çabuk söylendiğine ne bakarsın milyonun. Çocuk ağzı olduğuna ne aldanırsın hemşerim. Anasının gözüdür milyon… “Milyon er”: Milyonun erkeği, milyonun adamı. Tam o sıralarda piyangodan da 60.000 lira çıkmamış mıydı. Soyadını da değiştirebilseydi. Şu babası da ne soyadı bulmuştu ya. “Karagözoğlu”. Üç yüz lira harcadı. İsmini Rıza Milyon-er koydu. “Rıza Milyoner”: Dükkânın kapısına levhayı astı ama yap hesabını sen milyoner değilsin derseler diye yüreği titrerdi.

Bir harp çıksa iş tamamdı. O zaman gösterecekti, onu sarakaya alanlara. Kilo başına on kuruş bile çoktu. Sekiz kuruşla iş tamamdı. Milyonerdi.

Tito’nun resmine baktı. Ulan olur mu olurdu. Doğru ise şu havadis harp çıkardı. İlk Cihan Harbi de Avusturya veliahdının öldürülmesinden patlamamış mıydı? Hep Sırbiyadan patlak vermiyor muydu?

Bir ses: Oğlunu askere alırlar. Bir başkası: Şimdiki zamanda bir bomba ne milyon bırakır, ne er, ne ev, ne yaylada köşk Rıza Efendi! Rıza Efendi diye kulağına haykırdı.

Yerini değiştirdi. Pencerenin önüne gidip oturdu. Tramvayları seyretti. Bomboş geçen bir tramvaya atlasa, Beyoğlu’na çıksa, dolaşsa hiç de fena olmayacaktı. Gideyim mi, gitmeyeyim mi bir karar veremeden patatese kilo başına beş kuruş daha bindirdi. Kafasındaki harp ihtimali ile beraber şuna buna yaptığı zamlarla çifte milyoner oldu. Harp çıksın mı çıkmasın mı?… Çıkarsa milyoner olacaktı ama ya erkek evlât? Tıpkı kendisine benzeyen kara yağız erkek evlat elden gitmiş, yayladaki aşı boyalı ev gitmese bile kazadaki hela kokulu, sac sobalı, haklı sedirli, bahçesi erik ağaçlı, asmalı ev yıkılmış, karı nalları dikmiş… Milyon damada kaldıktan sonra paranın kıymeti yoktu. Hiçbir şeyin kıymeti yoktu. Birdenbire bütün ömrünü boşu boşuna harcadığını sandı. İtibarının paraya, refahının paraya, selametin paraya, radyonun paraya, yayladaki evin paraya dayandığını anlayıverdi.

Kıymeti yoktu. Hiçbir şeyin kıymeti yoktu. Kendi kıymeti bile yoktu. İş miydi sanki alıp satmak? İş miydi sanki malı bekletmek? İş miydi sanki vaktiyle üç yüz kuruş getirmeyen, ikide bir su basan tarlayı üç yüz bine okutup sokakta, mahallede birdenbire selamın, sabahın, saygının, itibarın değişivermesi? Bütün bunlar iş miydi be?! Birdenbire içini bir fenalık bastı. Sokağa gene daldı.

İşti ya!… İşti ya!… Herkes yapabiliyor muydu? Hani talihi de yabana atmamalıydı. Allah insanla bir olmalıydı. Ama Allah da ne demeye seçer seçer de onun gibisini seçerdi, talihli diye?… O da bilinmez. Hikmetinden sual olunmaz. Akıl ermez buna. Günaha girer adam. Günaha girmemek için fazla düşünmemeli. Hikmetinden sual olunmaz demeli!… Dini bütün olmalı. Dindar olan derin düşünmemeli, şüphe etmemeli!… Bu böyledir, böyle yazılmıştır levhi hikmette demeli. Bu hikmetin sualini sormamalı. Soranlar günaha girsin sorsunlar isterlerse… Hiç olmazsa onun gibi talihliler sormamak!

— Oğlum kahveci! Çocuğum! Biraz kaşar peynirinlen yarım francala alır mısın bana?

— Peki amca alayım.

Düşünmüyor, tramvaylara bakıyor… Düşünmemek olur mu? Kafası saat gibi. Karısını düşünüyor şimdi. Uyumuştur. Horluyordur. Düşünmüyordun Rüya görmüyordun Bir ayağını durmadan Rıza Efendi’nin üstüne atmaya savaşıyordun Ama Rıza Efendi olmayınca ayak soğuk şilteye düşü düşüveriyor olmalı. Hüsniye Hanım uykusunda tedirgin oluyordur. Kocasının ovluğuna ayağını atmadan rahat edemez ki o. Kahvenin içine dalgın dalgın baktı. Kimseler kalmamıştı. Beyoğlu’na çıkanlar çıkmış, çıkmayanlar odalarına çekilmişti. Yüksek sesle:

— Çeksene şu ayağını be karı, deyiverdi.

— Getirdim amca.

— Bir de çay söyle oğlum.

— Ocakçı kapadı gitti amca. İstersen ben kahve yapayım?

— Ehh… Pek gitmez ama, yap bakalım!

Babasıyla tam on altı sene evvel inmişlerdi. Bu otele değil, yandakine inmişlerdi. Babası ertesi günü onu doktora götürmüş, filmler aldırmışlardı. Ertesi günü doktor filmi görünce kendisine şüpheli şüpheli bakmıştı. Bir film daha çekilsin, bu olmamış, demişti. Bir film daha çektirmişlerdi. Doktor iki filme de bakmış, kafasını sallamış, babasına iki filmde de bulunan toplu iğne büyüklüğünde bir siyahlığı gösterip “Tuhaf!” demişti. Ona sualler sormuştu.

— Uykuların nasıl, demişti.

— Gece terler misin?

— Kendini odanın ortasında bulduğun zaman şaşırır mısın?

— Işıkla yatarsan olmaz mı?

— Pek karanlık odada mı o hal geliyor?

— Çok su içer misin akşamları?

— Çok mu yemek yersin?

— İçki kullanır mısın?

— İçki içtiğin akşam mı bu haller olur?

— Kendini sofada bulduğunun sabahı nasıl uyanırsın?

— Bekâr mısın?

— Karıya gittiğin zaman, yahut başka türlü – anlarsın ya -rahat ettiğin zaman olmaz mı bunlar?

Demiş. Dışarı çıkarttığı babasını çağırmış. Bu sefer kendisini dışarı çıkarmıştı.

Trende kasabaya dönerlerken babası:

— Bir şeyin yokmuş ulan! Evlenince bir şeyin kalmayacak. Bu haller de geçecek. Toplu iğne kadar kara leke. Tövbe yarabbi! Günah bütün bunlar be! İnsanın kafasının içi gözükür mü? Bunlar dalavere hep! Hep para tuzağı! Sen askerde iken şubenin doktoru da söylemişti bana… Ulan sen askerde iken gider başkasının yatağına oturur konuşurmuşsun gece yarısı. Ne bok yemektir bu! Hiç haberin olmaz mıydı? Uykuda gezme hastalığı da olur muymuş? Böyle hastalık mı olurmuş? Yanında karı olunca, şöyle bir gözünle uyuyan bir karı, böyle hastalık mı kalır adamda boş ver Rıza sen de… Keyfine bak. Öyle her şeye sinirlenme. Bu herifler hep para tuzağı! Aldırma! Ama çok da içme, yorulma. Ne ise hemen paçaları sıvamalı. Bir gözünlen uyuyan bir karı bulmalı sana.

Ama işte on beş senedir bir gece bile kendini odanın ortasında bulmamıştı. Demek ki hasta masta değildi. Ne diye karısı onu İstanbul’a göndermez, ben de geleceğim diye tuttururdu. Bu sefer de çocuk gibi ağlamıştı. İçini şüpheli bir korku sardı. Keşke karıyı getirseydi. Getirmemişti de sanki bir yere mi gitmişti? Halbuki şöyle bir Beyoğlu’na kadar uzanmalı değil miydi bu akşam? İşte canı bile istemiyordu.

Rıza Efendi ışıkları ağır ağır söndürülmüş kıraathaneden odasına çıktığı zaman paranın para olduğunu yeniden bulmuştu. Patates on kuruş fırlasın da isterse harp çıksındı… Çıkarsa çıksın, para ile harbe de karşı dururdu. Biraz altın almalı sarraflardan. Parayı mala çevirmeli. Hemen memlekete dönmeli. Yarın sabah dönmek kararını verince uyudu.

Havadisi ertesi günkü akşam gazeteleri yazdı:

“… tüccarlarından Rıza Milyon-er indiği Şirin Manyas Oteli’nin üçüncü kattaki odasından, meçhul bir sebepten sokağa düşerek koma halinde hastahaneye kaldırılırken yolda ölmüştür. Polisçe tahkikata başlanılmıştır.”

Birkaç gün sonraki gazeteler tamamlayıcı malumatla çıktılar: “Geçenlerde, Sirkeci’de Şirin Manyas Oteli’nde vukuunu haber verdiğimiz pencereden sokağa düşerek ölme vakasının esrarı çözülmüştür. Tüccar Rıza Milyon-er’in ‘Sair filmenam’ hastalığına müptela olduğu, geceleyin gelen bir kriz neticesinde pencereden sokağa düştüğü anlaşılmış, morga kaldırılan ceset ailesine teslim edilmiştir.”

Sait Faik Abasıyanık
Öykü: Rıza Milyon-er,  
Kaynak: Varlık, 1 Temmuz 1953

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here