Uyanış: Tarihin sonu ertelendi – Yuval Noah Harari

0
258

Tarihte ilk defa kıtlıktan ölenlerin sayısı aşırı kilodan ölenlerden ve zorbalıktan ölenlerin sayısı trafik kazalarında ölenlerden daha az.

İnsan zihni gerçekliği değerlendirmekten aciz kalınca felaket senaryolarına sarılır

İnsanlar bulgular, sayılar veya denklemlerden ziyade anlatılar üzerinden düşünür ve anlatı ne kadar basitse o kadar iyidir. Her insanın, grubun ve milletin kendi öyküleri ve mitleri vardır. Fakat 20. yüzyılda New York, Londra, Berlin ve Moskova’da dünyaya şekil veren seçkinler tüm dünyanın geçmişini açıklama ve geleceğini öngörme iddiası taşıyan üç büyük anlatı formüle ettiler: faşist anlatı, komünist anlatı ve liberal anlatı. II. Dünya Savaşı faşist anlatıyı devirdi ve 1940’ların sonlarından 1980’lerin sonlarına kadar dünya sadece iki anlatının savaş alanıydı: komünizm ve liberalizm. Sonra Sovyetler ve liberal anlatı baskın bir biçimde, en azından dünya çapındaki seçkinlere göre, insanlığın geçmişine rehber ve dünyanın geleceğinin olmazsa olmaz kılavuzu haline geldi.

Liberal anlatı özgürlüğün değerini ve gücünü el üstünde tutar. Bu anlatıda insanlığın binlerce yıldır bireylere son derece kısıtlı siyasal haklar, ekonomik imkânlar ve kişisel özgürlükler tanıyan; bireylerin, fikirlerin ve malların dolaşımını kısıtlayan baskıcı rejimler altında yaşadığı anlatılır. Ama insanlar özgürlükleri için savaştı ve özgürlük yolunda adımlar atıldı. Vahşi diktatörlüklerin yerini demokratik rejimler aldı. Serbest girişimler ekonomik kısıtlamaları alt etti. İnsanlar körü körüne bağnaz din adamlarına ve tutucu geleneklere itaat etmeyi bırakıp kendileri için düşünmeyi ve yüreklerinin sesini dinlemeyi öğrendi. Duvarların ve dikenli tellerle çevrili çitlerin yerini açık yollar, sağlam köprüler ve vızır vızır işleyen havalimanları aldı.

Liberal anlatı dünyada her şeyin yolunda olmadığını ve üstesinden gelinecek daha pek çok engel olduğunu kabul eder. Gezegenimizin büyük kısmına zorbalar hâkimdir ve en liberal ülkelerde bile çoğu vatandaş yoksulluk, şiddet ve baskıdan mustariptir. Ancak en azından bu sorunların üstesinden gelmek için ne yapılması gerektiğini biliyoruz: İnsanlara daha çok özgürlük tanımalıyız. İnsan haklarını korumalı, herkese oy hakkı tanımalı, serbest piyasalar oluşturmalı ve bireylerin, fikirlerin ve malların küresel dolaşımını mümkün mertebe kolaylaştırmalıyız. Ufak farklılıklar barındırmakla birlikte, George W. Bush’un da Barack Obama’nın da uygun bulduğu bu liberal sihirli iksire göre siyasi ve ekonomik sistemlerimizi özgürleştirmeye ve küreselleştirmeye devam ettiğimiz müddetçe herkesi kapsayacak bir barış ve refah ortamı sağlayabiliriz.

Bu engellenemez gelişim yoluna giren ülkeler barış ve refahtan paylarını daha kısa sürede alacak. Kaçınılmaz olana direnen ülkelerse sonunda doğru yolu bulup sınırlarını açana, toplumlarını, siyasetlerini ve piyasalarını özgürleştirene dek cezalarını çekecek. Zaman alabilir ama nihayetinde Kuzey Kore, Irak ve El Salvador da Danimarka’ya ya da Iowa’ya benzeyecek.

199o’larda ve 2ooo’lerde bu anlatı küresel bir düstur haline geldi. Brezilya’dan Hindistan’a pek çok ülke bu amansız tarih geçidine katılma amacıyla liberal reçeteler uygulamaya soktu. Bu yolu izlemeyi beceremeyenler eski çağlardan kalma fosiller gibi görünüyordu. 1997’de ABD başkanı Bill Clinton, kendinden emin bir şekilde, Çin hükümetinin Çin siyasetini liberalleştirmeyi reddetmesinin onu “tarihin yanlış tarafında” konumlandırdığını ifade etmişti.

Fakat 2008’de yaşanan küresel finans krizinin ardından liberal anlatı, dünyanın dört bir yanında gittikçe daha fazla insanı hayal kırıklığına uğratıyor. Duvarlar ve güvenlik duvarları tekrar su yüzüne çıkıyor. Göç ve ticaret anlaşmalarına karşı direniş tırmanışa geçti. Sözde demokratik devletler hukuk sistemini hiçe sayıyor, basın özgürlüğünü kısıtlıyor, her tür muhalefeti hainlik diye nitelendiriyor. Türkiye ve Rusya gibi ülkelerin başındaki iktidar sahipleri yeni bağnaz demokrasi tipleri deneyip düpedüz diktatörlük uyguluyorlar. Günümüzde pek az insan çıkıp Çin Komünist Partisi’nin tarihin yanlış tarafında olduğunu iddia edebilir.

Britanya’daki Brexit oyları ve ABD’deki Donald Trump’ın yükselişinin damgasını vurduğu 2016 yılı bu uyanış dalgasının Batı ve Kuzey Amerika’nın merkezindeki liberal devletlere ulaştığı dönem olarak dikkat çekiyor. Amerikalı ve Avrupalılar bundan birkaç sene önce Irak ve Libya’yı silah zoruyla özgürleştirmeye çalışırken, Kentucky ve Yorkshire’daki çoğu insan liberal görüşü ya nahoş ya da erişilemez bir şey olarak kabul etti. Kimileri eski hiyerarşik yapıya sahip dünyaya sempati duymaya başladı ve ırk, millet ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrıcalıklarını ellerinde tutmak ister oldu. Kimileri de (doğru ya da yanlış bir biçimde) liberalleşme ve küreselleşmenin çoğunluğu hiçe sayan bir avuç seçkini kayırmaya yönelik bir düzenbazlıktan ibaret olduğu sonucuna vardı.

1938’de insanların tercih edebileceği üç küresel anlatı mevcuttu, 1968’de sadece iki, 1998’deyse tek bir anlatı hüküm sürüyor gibiydi; 2018’e gelindiğindeyse elimiz boş kaldı. Dünyaya hâkim liberal seçkinlerin geçtiğimiz yıllarda sarsılmış ve afallamış olmasına şaşmamalı. Tek bir anlatı olması kadar güven verici bir durum yoktur. Her şey tamamen ortadadır. Birdenbire anlatıdan yoksun kalmak dehşet vericidir. Hiçbir şey bir anlam ifade etmez. 1980’lerin Sovyetler Birliği’nin seçkinleri gibi liberaller de tarihin önceden belirlenmiş izleğinden nasıl saptığını anlamıyor ve ellerinde gerçekliği yorumlamaya yarayacak başka bir mercek de yok. Kafa karışıklığı sebebiyle durumu kıyamet alameti, tarihin öngörülen mutlu sona ulaşmaması, olsa olsa mahşer yerine doğru gidildiği yönünde değerlendiriyorlar. İnsan zihni gerçekliği değerlendirmekten aciz kalınca felaket senaryolarına sarılır. Nasıl ki korkunç baş ağrısı çeken bir insan beyninde tümör olduğu fikrine kapılır, çoğu liberal de İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasının ve Donald Trump’ın başa geçmesinin medeniyetin sonunun geldiğine delalet olmasından korkuyor.

Sinek avından düşünce avına
Yaşanan sersemlik ve kapıya dayanan kıyamet hissi teknolojik sıçrama hızının artışıyla daha da şiddetleniyor. Buharlı makineler, petrol rafinerileri ve televizyonları idare etmek için sanayi çağında şekillendirilmiş liberal siyasal sistem, bilişim teknolojileriyle biyoteknoloji alanlarında süregiden devrimlerle başa çıkmakta zorlanıyor.

Siyasetçilerle seçmenler yeni teknolojileri ve bu teknolojilerin çığır açıcı potansiyellerini işlevsel kılmak şöyle dursun, ne olduğunu bile zar zor anlıyorlar. İnternet devrimi siyasi partilerden ziyade mühendisler tarafından yönlendirilmiş olsa da İnternet dünyayı 1990’lardan bu yana herhangi başka bir etkenden çok daha fazla değiştirdi denilebilir. İnternet hakkında bir oylamaya katıldığınız oldu mu? Demokratik sistem başına ne geldiğini anlamakta hâlâ güçlük çektiği gibi yapay zekânın yükselişi ve blok zincir devrimi gibi yeni sıçramalara neredeyse hiç hazırlıklı değil.

Bilgisayarlar finansal sistemi daha şimdiden pek az insanın anlayabileceği düzeyde karmaşıklaştırmış durumda. Kısa sürede gelişim kaydeden yapay zekâ karşısında hiç kimsenin finanstan anlamadığı bir noktaya gelebiliriz. Böyle bir durumda ne tür bir siyasi süreç yaşanacak? Eli kolu bağlı bir şekilde bütçenin ya da yeni vergi reformunun bir algoritma tarafından onaylanmasını bekleyen bir devlet hayal edebiliyor musunuz? Öte yandan uçtan uca blok zinciri ağları ve bitcoin gibi kripto para birimleri mali sistemin yüzünü bütünüyle değiştirip radikal vergi reformlarını kaçınılmaz kılabilir. Örneğin çoğu ticari işlem bir milli para birimi ya da esasen herhangi bir para birimi değiş tokuşu gerektirmeyeceğinden, dolar üzerinden vergilendirme yapmak imkansız ya da yersiz hale gelecektir. Dolayısıyla hükümetler tamamen yeni vergiler icat etmek durumunda kalabilirler, mesela (ekonomideki en önemli malvarlığı ve çoğu alışverişte değiş tokuş edilen tek şey haline gelecek) bilginin vergisi kesilebilir. Siyasal sistem paralar suyunu çekmeden bu krizle başa çıkabilecek mi?

Daha da önemlisi bilişim ve biyolojik teknolojiler ikilisi, ekonomiler ve toplumların yanı sıra bedenlerimizi ve zihinlerimizi yeniden şekillendirebilir. Biz insanlar geçmişte dış dünyayı kontrol etmeyi öğrendik ama iç dünyamız üzerinde çok az kontrole sahiptik. Baraj inşa edip nehirlerin akışını durdurmayı biliyorduk ama bedensel yaşlanma nasıl durdurulur bilmiyorduk. Kanalizasyon sistemi tasarlamayı biliyorduk ama beynin nasıl tasarlandığı konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Kulağımızın dibinde vızıldayıp uykumuzu kaçıran sinekleri avlamak bildiğimiz bir şeydi fakat zihnimizi meşgul eden bir düşünceden ötürü uyuyamadığımızda, çoğumuz bu düşünceyi nasıl avlayacağını bilmiyordu.

Biyoteknoloji ve bilişim teknolojisi alanlarındaki devrimler bize iç dünyamızın kontrolünü bahşedecek, yaşam üretimi ve mühendisliği yapabilmemizi sağlayacak. Beyinler tasarlamayı, yaşam sürelerini uzatmayı ve uygun gördüğümüz vakit düşünceleri avlamayı öğreneceğiz. Ortaya çıkacak sonuçların neler olacağını kimse bilmiyor. İnsanlar oldum olası, aletler icat etmekte aletleri akıllıca kullanmaktan daha başarılı olmuştur. Üzerine baraj inşa edip nehrin akışına müdahale etmek, bunun ekolojik sistemde yaratacağı karmaşık sonuçları öngörmekten daha kolaydır. Benzer şekilde zihinlerimizin akışını yönlendirmek, bunun psikolojimiz ya da toplumsal sistemler üzerindeki etkisinin ne olacağını tahmin etmekten daha kolay olacaktır.

Geçmişte etrafımızdaki dünyayı şekillendirme, tüm bir gezegeni yeniden biçimlendirme gücüne nail olmuştuk ama küresel ekolojinin karmaşıklığına vâkıf olmadığımızdan yol açtığımız değişiklikler, kasıtlı olmasa da tüm ekolojik sistemi bozduğu için şimdi ekolojik çöküşle karşı karşıyayız. Önümüzdeki yüzyılda biyoteknoloji ve bilişim teknolojisi sayesinde iç dünyamızı şekillendirme ve kendimizi yeniden biçimlendirme gücüne erişeceğiz ama kendi zihinlerimizin karmaşıklığına vâkıf olmadığımız için yol açacağımız değişiklikler zihinsel sistemimizi arızaya sebep verecek ölçüde altüst edebilir.

Biyoteknoloji ve bilişim teknolojisindeki devrimler, verdikleri kararların potansiyel siyasi sonuçlarının pek de farkında olmayan ve hiç şüphesiz kimseyi temsil etmeyen mühendisler ve yatırımcıların elinde. Meclisler ve partiler duruma müdahale edebilir mi? Halihazırda öyle görünmüyor. Teknolojik sıçrama siyasi gündemin başat maddelerinden biri bile değil. O yüzden 2016 ABD başkanlık yarışında teknolojik kargaşa Hillary Clinton’ın elektronik postaları fiyaskosundan’ ibaretti ve insanların işlerini kaybedeceğinden söz açılsa da adayların hiçbiri otomasyonun potansiyel etkilerine değinmedi. Donald Trump seçmenleri Meksikalıların ve Cinlerin işlerini ellerinden alacağı konusunda uyarıp Meksika sınırına duvar çekmeleri gerektiğini belirtti. Algoritmaların işlerini ellerinden alacağı gibi bir uyarıda asla bulunmadığı gibi Kaliforniya sınırına güvenlik duvarı çekme önerisi bile getirmedi.

Liberal Batı’nın kalbinin attığı yerlerdeki seçmenlerin bile liberal anlatı ve demokratik sürece inançlarını kaybediyor olmalarının sebeplerinden biri de bu olabilir (tabii tek sebep bu değil). Sıradan insanlar yapay zekâ ya da biyoteknolojiyi anlamayabilirler ama geleceğin ellerinden kayıp gittiğini sezinleyebiliyorlar.

2018’de yaşayan alelade bir vatandaş kendini gitgide daha işe yaramaz hissediyor. TED konuşmalarında, hükümetlerin düzenlediği beyin takımı toplantılarında, ileri teknoloji konferanslarında herkesin ağzına pelesenk olan bir dizi gizemli kelime heyecanla telaffuz ediliyor (küreselleşme, blok zinciri, genetik mühendisliği, yapay zekâ, makine öğrenmesi) ve sıradan insanlar bu kelimelerin hiçbirinin kendileriyle bir alakası olmadığını varsaymakta haklı sayılırlar. Liberal anlatı sıradan insanların anlatısıydı. Siborg ve ağ tabanlı algoritmaların dünyasında geçerliliğini nasıl koruyabilir?

20. yüzyılda halk kitleleri sömürüye karşı ayaklanıp ekonomideki hayati rollerini siyasi güce dönüştürmeye çabalamıştı. Artık halk kitleleri işlevsiz kalma korkusu taşıyor, ellerinde kalan siyasi gücü çok geç olmadan kullanabilmek için debeleniyor. Bu sebeple Brexit ve Trump’ın seçilmesi geleneksel sosyalist devrimlerin aksi istikametinde seyredildiğini gözler önüne seriyor olabilir. Rus, Çin ve Küba devrimleri siyasi güçten yoksun ama ekonomide hayati rol oynayan insanlar tarafından gerçekleştirilmişti; 2016’da Trump ve Brexit halen siyasi güce sahip olsalar da ekonomik değerlerini yitirme korkusu taşıyan insanlar tarafından desteklendi. Belki de 21. yüzyılda halk ayaklanmaları insanları sömüren sermaye sahiplerine karşı değil de artık kendilerine ihtiyaç duymayan sermaye sahiplerine karşı yapılır. Ama bu savaşın sonunda zafer elde edilemeyebilir. İşlevsizliğe karşı mücadele sömürüye karşı mücadeleden çok daha zordur.

Liberal Zümrüdüanka
İlk defa özgüven kriziyle karşı karşıya kalmıyor liberal anlatı. Bu anlatı 19. yüzyılın ikinci yarısında küresel nüfuz elde ettiğinden bu yana dönem dönem böyle krizler atlatıldı. Küreselleşme ve liberalleşmenin ilk dönemi, küresel ilerleme adımlarının imparatorlukların iktidar politikaları tarafından sekteye uğratıldığı 1. Dünya Savaşı’nda ortalığın kan gölüne dönmesiyle sona erdi. Arşidük Franz Ferdinand’ın Saraybosna’da öldürülmesini takip eden günlerde, büyük güçlerin liberalizmden ziyade emperyalizme inandığı ortaya çıktı ve bu güçler özgür ve barışçıl ticaret aracılığıyla dünyayı birleştirmek yerine kaba kuvvet yoluyla yerküreden daha büyük bir dilim kapma yoluna gitti. Yine de liberalizm Franz Ferdinand vakasını atlatıp bu büyük fırtınadan güçlenerek çıktı ve yaşanan savaşın “tüm savaşları sonlandıran savaş” olduğu vaadinde bulundu. Eşi benzeri görülmemiş bu katliam, güya insanlığa emperyalizmin korkunç sonuçlarını göstermişti ve artık insanlık özgürlük ve barış ilkeleri çerçevesinde yeni bir dünya düzeni kurmaya nihayet hazırdı.

Sonra 1930’larla 1940’ların başlarında, bir süreliğine çok cazip görünen faşizmle birlikte Hitler vakası peydahlandı. Bu tehlikenin mağlup edilmesi adeta bir sonrakinin habercisiydi. 1950’lerle 1970’ler arasında Che Guevara rüzgârları eserken yine liberalizm yıkılacak ve gelecek komünizmin eline geçecek gibi görünüyordu. Sonuçta yıkılan komünizm oldu. Süpermarketler gulag kamplarından güçlü çıktı. Daha da önemlisi liberal anlatı diğer tüm rakiplerinden daha esnek ve dinamik çıktı. Emperyalizmi, faşizmi ve komünizmi, bu anlatıların en parlak fikir ve uygulamalarını bünyesine alarak alt etti. Özellikle de komünizmden empati çemberini genişletmeyi ve özgürlüğün yanı sıra eşitliğe de değer vermeyi öğrendi.

Başlangıçta liberal anlatı esasen ortasınıf Avrupalı erkeklerin özgürlükleri ve ayrıcalıklarını umursuyordu ve işçi sınıfı, kadınlar, azınlıklar ve Batılı olmayanlara duyarsız görünüyordu. 1918’de savaştan galip çıkmış Britanya ve Fransa özgürlük söylevleri verirken dünyanın dört bir yanına yayılmış imparatorluklarındaki tebaaları akıllarına gelmiyordu bile. Mesela Hindistan’daki özerklik taleplerine 1919’da Amritsar katliamıyla karşılık verilmiş ve yüzlerce silahsız gösterici İngiliz ordusu tarafından katledilmişti.

Batılı liberaller II. Dünya Savaşı’nın ardından bile sözde evrensel değerlerini Batılı olmayanları içerecek şekilde uygulamakta büyük zorluk çekiyordu. Buna istinaden 1945’te beş yıllık Nazi işgali zulmünden kurtulan Hollanda’nın yaptığı neredeyse ilk şey, bir ordu tertip edip bu orduyu eski kolonileri Endonezya’yı yeniden işgal etmek için dünyanın öbür ucuna göndermek oldu. 1940’ta kendi bağımsızlığını dört günü anca geçen kısa süreli bir mücadelenin ardından teslim eden Hollanda, dört yılı aşkın zorlu seneler boyunca Endonezya’nın bağımsızlığını ortadan kaldırmak için savaştı. Çoğu milli özgürlük hareketinin umutlarını, kendilerini özgürlük savunucusu ilan eden Batılılara değil de Moskova ve Pekin’e bağlamasına şaşmamak gerek.

Ancak liberal anlatı yavaşça ufkunu genişletti ve en azından teoride, ayrım gözetmeksizin tüm insanların özgürlüklerini ve haklarını gözetir oldu. Özgürlük çemberi genişlerken, liberal anlatı sınırları içinde komünist tarzda sosyal yardım programları uygulamanın önemi de fark edildi. Bir tür sosyal güvenlik ağıyla desteklenmediği müddetçe özgürlüğün pek bir değeri yoktur. Sosyal demokrat devletler demokrasi ve insan haklarını devlet destekli eğitim ve sağlık hizmetleriyle birleştirdi. Ultra kapitalist ABD bile özgürlüğün korunmasının, en azından bir ölçüde, devlet destekli sosyal hizmete ihtiyaç duyduğunu kabul etti. Açlık çeken çocukların özgürlüğünden söz edilemez.

1990’ların başına gelindiğinde düşünürler de siyasetçiler de “Tarihin Sonu” geldi diye haykırıyor, kendilerinden emin bir şekilde geçmişin tüm siyasi ve ekonomik sorunlarının karara bağlandığını, geriye kalan tek şeyin demokrasi, insan hakları, serbest piyasalar ve devlet destekli sosyal hizmetlerle donatılmış liberal paket olduğunu ileri sürüyorlardı. Dünyanın dört bir yanına ulaşmak, tüm engelleri aşmak, tüm ulusal sınırları kaldırmak ve insanlığı özgür bir küresel topluluğa dönüştürmek bu paketin alın yazısıydı sanki.

Ama tarihin sonu gelmedi ve Franz Ferdinand vakası, Hitler vakası ve Che Guevara vakasının ardından şimdi de Trump vakasıyla karşı karşıyayız. Ancak bu defa liberal anlatının karşısında emperyalizm, faşizm ya da komünizm gibi tutarlı bir ideolojik rakip yok. Trump vakası çok daha nihilist bir ortamda cereyan ediyor.

20. yüzyılın anaakımlarının hepsi, ister küresel hâkimiyet ister devrim ya da özgürleşme olsun, tüm insanları kapsayan bir görüşe sahipken Donald Trump böyle bir şey sunmuyor. Tam aksine. Trump’ın temel mesajı ABD’nin küresel bir görüş belirleme ve geliştirme gibi bir görevi olmadığı yönünde. Benzer şekilde Brexit destekçisi İngilizler de Ayrık Krallık’ın geleceği hakkında elle tutulur bir plana sahip değiller; Avrupa’nın ve dünyanın geleceği görüş açılarının fersah fersah dışında kalıyor. Trump’a ve AB’den ayrılmaya oy verenlerin çoğu liberal paketi topyekûn reddetmiş değil, daha ziyade küreselleşme kısmına inançlarını yitirmiş durumdalar. Demokrasiye, serbest piyasaya, insan haklarına ve sosyal sorumluluğa inanmayı sürdürüyorlar ama bu latif fikirlerin belli sınırlar içinde kalabileceğini düşünüyorlar. Hatta Yorkshire ya da Kentucky’de hürriyet ve saadeti korumak için sınırlara duvar örüp yabancılara hoşgörüsüz davranmanın uygun bulunabileceğine inanıyorlar.

Yükselen süpergüç Çin de neredeyse tam tersi bir görüntü sergiliyor. Yerel siyaseti liberalleştirmekten sakınsa da dünyanın geri kalanına karşı çok daha liberal bir yaklaşım sergiliyor. Hatta serbestticaret ve uluslararası işbirliği sözkonusu olduğunda, Xi Jinping için Obama’nın gerçek vârisi denilebilir. MarksistLeninist ideolojiyi rafa kaldıran Çin, liberal dünya düzeninden son derece hoşnut görünüyor.

Yeniden dirilen Rusya kendini liberal düzenin çok daha dişli bir rakibi olarak görüyor ama askeri gücünü toparlamış olsa da ideolojik açıdan cebi delik. Hiç şüphesiz Vladimir Putin hem Rusya’da hem de dünyanın çeşitli yerlerindeki sağcı akımlar arasında popüler bir isim, fakat kendisinin İspanyol asıllı işsizleri, durumlarından şikâyetçi Brezilyalıları ya da Cambridge’de okuyan uçarı öğrencileri cezbedecek küresel bir dünya görüşü yok.

Rusya liberal demokrasiye alternatif bir model sunuyor ama bu model tutarlı bir siyasi ideoloji değil. Bu daha ziyade oligarşiyi benimsemiş birtakım yöneticilerin, ülkenin varlıklarının ve iktidar alanlarının çoğunu tekellerine alıp basın yayın organları üzerindeki kontrollerini kullanarak etkinliklerini gizleme ve egemenliklerini pekiştirme amacı güttüğü siyasi bir uygulama. Demokrasi Abraham Lincoln’ın, “Tüm insanları bir süre kandırabilirsiniz, birtakım insanları sürekli kandırabilirsiniz ama tüm insanları sürekli kandıramazsınız,” prensibi üzerine kuruludur. Bir hükümet yozlaşmış ve insanların hayatını iyileştirmekten acizse, eninde sonunda yeterli sayıda vatandaş durumu idrak eder ve bu hükümetin yerine başkasını getirir. Ancak hükümetin medya üzerindeki kontrolü Lincoln’ın mantığını boşa çıkarır çünkü bu durum vatandaşların hakikatin farkına varmasını engeller. Medyayı tekeline alan oligarşi tüm başarısızlıklarını tekrar tekrar başkalarının üzerine atıp dikkati hayali ya da gerçekdışı mihraklar üzerine çeker.

Böyle bir oligarşide yaşadığınızda öncelik, sağlık hizmetleri ve çevre kirliliği gibi sıkıcı konular değil her daim patlak veren şu veya bu krizdir. Millet dış saldırılara ya da şeytani darbelere maruzken, dolup taşan hastaneleri ve kirli dereleri kim kafaya takar ki? Yozlaşmış bir oligarşi dur durak bilmeyen kriz selini bahane ederek egemenlik süresini dilediğince uzatabilir.

Uygulamada süreklilik gösterse de bu oligarşi modeli kimseye çekici gelmez. Görüşlerini gururlailan eden diğer ideolojilerin aksine yönetimdeki oligarşiler uygulamalarından gurur duymazlar ve başka ideolojileri sis perdesi olarak kullanır. Dolayısıyla Rusya demokrasi taklidi yapar ve yöneticileri oligarşiye değil Rus milliyetçiliği ve Ortodoks Hıristiyan değerlerine bağlılıklarını beyan ederler. Fransa ve Britanya’daki aşırı sağcılar Rusya’ dan medet umup Putin’e hayranlıklarını dile getirseler de bu seçmenler bile gerçekten Rus modelinin kopyası olan, yolsuzluğun kol gezdiği, hizmetlerin işlemediği, hukukun üstünlüğünün olmadığı, sarsıcı bir eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir ülkede yaşamak istemezler. Birtakım ölçümlere göre Rusya eşitsizlik konusunda ön sıralarda yer alıyor; nüfusun en zengin yüzde 10’u servetin yüzde 87’sini elinde bulunduruyor. Front Nationalın işçi sınıfına mensup kaç destekçisi böyle bir servet dağılımını Fransa’ya aktarmak ister?
İnsanların oylarını ayakları ele verir. Dünyayı gezip dolaşırken ABD, Almanya, Kanada ya da Avustralya’ya göç etmek isteyen bir sürü insanla tanıştım. Tanıştıklarım arasında Çin’e ya da Japonya’ya göç etmek isteyenler de vardı. Ama bugüne bugün Rusya’ya göç etme hayali kuran biriyle karşılaşmadım.

“Küresel İslam” konusuna gelince, bunu cazip bulanlar genellikle zaten bunun içine doğmuş olanlar. Suriye ve Irak’taki bazı insanlara hatta Almanya ve Birleşik Krallık’taki yabancılaştırılmış Müslüman gençlere hitap etse de (Kanada veya Güney Kore şöyle dursun) Yunanistan ya da Güney Afrika gibi ülkelerin dertlerine deva bulmak için küresel bir halifeliğe katılacağını düşünmek zor. İnsanların oyunu bu hususta da ayakları ele veriyor. Müslüman bir teokrasi altında yaşamak için Almanya’dan Ortadoğu’ya giden her genç başına muhtemelen yüzlerce Ortadoğulu genç ters istikamette seyahat etmeyi ve liberal Almanya’da yeni bir hayat kurmayı arzuluyor.

Bu da günümüzde yaşanan inanç krizinin öncekilerden daha hafif olduğuna işaret edebilir. Son birkaç yılın olayları karşısında umutsuzluğa düşen bir liberalin, durumun 1918, 1938 ya da 1968’de ne denli daha kötü göründüğünü kendine hatırlatması kafi gelecektir. Sonuçta insanlık liberal anlatıyı bir kenara atmayacak çünkü elinde başka bir seçenek yok. İnsanlar hiddete kapılıp sistemin karnına tekmeyi basabilir ama gidecek başka yerleri olmadığından eninde sonunda geri dönecekler.

Buna alternatifolarak, insanların küresel anlatıdan tamamen vazgeçmesi ve yerel milliyetçi ve dini anlatılara sığınması da mümkün. 20. yüzyılda milliyetçi hareketler son derece önemli siyasi aktörlerdi ama gezegenin bağımsız ulusdevletlere bölünmesini desteklemek dışında dünyanın geleceğine dair tutarlı bir görüşe sahip değillerdi. Bu doğrultuda Endonezyalı milliyetçiler Hollanda hâkimiyetine karşı savaştı ve Vietnamlı milliyetçiler özgür bir Vietnam arzuladı ama insanlığın bütününü ilgilendiren bir Endonezya ya da Vietnam anlatısı yoktu ortada. Endonezya, Vietnam ve tüm diğer bağımsız milletlerin birbiriyle nasıl ilişkileneceği ve insanların nükleer savaş gibi küresel sorunlarla nasıl başa çıkacağı gibi meselelerde, milliyetçiler istinasız bir şekilde ya liberal ya da komünist fikirlere başvurdular.

Ama artık hem liberalizm hem de komünizm gözden düştüğüne göre insanların tek bir küresel anlatı fikrini toptan bir kenara atması gerekir mi? Ne de olsatümbu küresel anlatılar, komünizm bile, Batı emperyalizminin ürünü değil miydi? Vietnamlı çiftçiler neden Trier’li bir Alman’ın ve Manchester’lı bir sanayicinin buluşuna bel bağlasın ki? Belki de her ülke kendi kadim geleneği tarafından şekillendirilmiş, farklı ve kendine özgü bir yol izlemelidir? Hatta Batılılar da dünyayı yönetmeye çalışmaktan vazgeçip bu defa kendi işlerine mi baksa?

Tüm dünyada olup bitenler de zaten biraz bu minvalde, zira liberalizm çökünce ortaya çıkan boşluk bir süreliğine eski güzel günler nostaljisiyle dolduruluyor. Donald Trump ABD’yi soyutlama politikasının yanına Amerika’yı eskisi gibi harika bir yer haline getirme sözü de serpiştirmişti (“Make America Great Again”); sanki I98o’lerin ya da I95o’lerin Amerika’sı kusursuz bir toplumdu da Amerikalılar aynısını 21. yüzyılda yeniden yaratmalıydı. Brexit destekçileri hâlâ Kraliçe Victoria döneminde yaşıyorlarmış ve “şaşaalı tecrit siyaseti”, İnternet ve küresel ısınma çağında uygulanabilirmiş gibi Britanya’yı bağımsız bir güç haline getirme hayali kuruyorlar. Çin’li seçkinler Batı’ dan ithal ettikleri müphem Marksist ideolojiye eşlik edecek hatta onu ikame edecek yerel imparatorluklarını ve Konfüçyüsçü miraslarını yeniden keşfetti. Rusya’da Putin’in resmi görüşü yolsuzluğa bulaşmış bir oligarşi inşa etmek değil eski çarlık rejimini diriltmek. Bolşevik Devrimi’nden yüz yıl sonra Putin Baltık Denizi’nden Kafkaslara uzanan Ortodoksluğa sarılmış otokrat bir hükümetle Rus milliyetçiliği eşliğinde eski çarlığın şaşaasını vadediyor.

Milliyetçi bağlarla dini gelenekleri kaynaştıran benzer nostaljik hayaller Hindistan, Polonya, Türkiye ve birçok başka ülkedeki rejimlerin belirleyici özelliğidir. Bu tür fantezilerin en şiddetli tezahürleri de Ortadoğu’da görülüyor: İslamcılar 1400 yıl önce Hz. Muhammed tarafından Medine’de kurulan sistemi diriltme peşindeyken, köktendinci Yahudiler onların bir adım ötesine gidip 2500 yıl öncesine, Tevrat zamanlarına dönme hayali kuruyorlar. İsrail’in başındaki koalisyon hükümetinin üyeleri modern İsrail’in sınırlarını Tevrat’ta bahsi geçen sınırlara yakınlaştırma, Tevrat kanunlarını yürürlüğe koyma ve hatta Kudüs’teki Mescidi Aksa’nın yerine eski Süleyman Tapınağı’nı inşa etme umutlarından açık açık bahsediyorlar.’0
Liberal seçkinler bu gelişmeleri dehşet içinde izleyip insanlığın bir felaket yaşanmadan liberal çizgiye geri dönmesini umuyor. Başkan Obama 2oı6’da Birleşmiş Milletler’e son defa hitap ederken dinleyicileri, “Nuh Nebi’den kalma millet, kabile, ırk ve din ayrımları doğrultusunda keskin bir biçimde bölünmüş ve sonuç olarak çatışma içine düşmüş bir dünyaya” doğru gerilemek konusunda uyarmıştı. Bunun aksine, “Serbest piyasalar ve sorumluluk sahibi yönetimlerin, demokrasinin ve insan haklarının ve uluslararası hukukun ilkeleri (… ) insanlığın gelişimi için yüzyılımızın en sağlam temelleridir,” demişti.”
Obama liberal paketin çeşitli yetersizliklerine rağmen, diğer seçeneklerden daha parlak bir sicili olduğunu ifade etmekte haklıydı. Pek çok insan 21. yüzyıl başlarındaki liberal düzenin himayesinde yaşanan barış ve bolluğu daha önce hiç tatmamıştı. Tarihte ilk defa salgın hastalıktan ölen insan sayısı yaşlılıktan ölenlerden, kıtlıktan ölenlerin sayısı aşırı kilodan ölenlerden ve zorbalıktan ölenlerin sayısı trafik kazalarında ölenlerden daha az.

Ancak liberalizmin karşımızdaki en büyük sorunlara, ekolojik çöküş ve teknolojik sıçramaya verebildiği net bir cevap yok. Liberalizm geleneksel olarak ekonomik büyümenin zorlu toplumsal ve siyasi sorunları sihirli bir şekilde çözeceğine inanıyordu. Herkese pastadan daha büyük bir pay vadederek proletaryayı burjuvaziyle, inançlıları ateistlerle, yerlileri göçmenlerle, Avrupalıları Asyalılarla uzlaştırmıştı. Pastanın boyutları büyüyüp durduğu için böyle bir şey mümkündü. Ne var ki ekonomik büyüme küresel ekosistemi kurtarmayacak, aksine ekolojik krizin sebebi. Ekonomik sistem teknolojik sıçramanın getirdiği sorunları da çözemeyecek, aksine varlığı, sıçrama yaratacak teknolojiler icat edilmesine bağlı.

Liberal anlatı ve serbest piyasa kapitalizmi mantığı, insanları muazzam beklentilere sürükler. 20. yüzyılın son dönemlerinde, ister Houston ya da Şanghay’da ister İstanbul’da ya da Sao Paulo’da yaşıyor olsun, her nesil öncekinden daha iyi bir eğitim, daha gelişmiş bir sağlık hizmeti ve daha fazla gelirin tadını çıkardı. Fakat önümüzdeki yıllarda teknolojik sıçramayla ekolojik çözülmenin ortak etkisi sonucunda genç kuşaklar için aynı seviyeyi tutturmak bile şans sayılır.

Mütemadiyen dünyanın güncellenmiş bir anlatısını yaratma göreviyle baş başa kalıyoruz. Sanayi Devrimi’nin yarattığı büyük değişikliklerin 20. yüzyılın yeni ideolojilerini doğurması gibi önümüzdeki bilişim teknolojileri ve biyoteknoloji devrimlerinin de yeni bir bakış açısı getirmesi muhtemel. Bu yüzden önümüzdeki senelerin belirleyici özelliği yoğun bir içsel sorgulama ve yeni toplumsal ve siyasi modellerin geliştirilmesi olabilir. Liberalizm 1930’lar ve 1960’larda yaşanan krizlerde olduğu gibi bir kez daha kendini yeniden şekillendirip öncekinden daha cazip hale gelebilecek mi? Liberallerin bulamadığı cevabı geleneksel dinler ve milliyetçilik bulup kadim bilgileri güncel bir dünya görüşü yaratmakta kullanabilir mi? Yoksa geçmişe sünger çekip sadece eski tanrılar ve milletlerin değil özgürlükve eşitliğin de ötesine geçen bütünüyle yeni bir anlatı kurgulamanın vakti geldi mi?

İnsanlık halihazırda bu sorular üzerinde uzlaşmaya varmaktan çok uzak. İnsanların eski anlatılara inancını yitirip henüz yeni bir anlatıya kucak açmadığı, hayal kırıklığı ve kızgınlığın yarattığı nihilist aşamadayız hâlâ. Peki sırada ne var? İlk adım, kıyamet kehanetlerinin sesini kısıp panik durumundan şaşkınlık durumuna geçmek. Panik bir kibir biçimidir. Dünyanın ne yöne (aşağı doğru) ilerlediğini bildiğine emin bir histen kaynaklanır. Şaşkınlık duymak daha mütevazı, dolayısıyla daha sağduyuludur. İçinizden kendinizi sokağa atıp, “Kıyamet geliyor!” diye bağırmak geliyorsa, kendinize şunu söylemeyi deneyin: “Yok, öyle değil. İşin aslı dünyada neler olup bittiğini anlamıyorum, o kadar.”

İlerleyen bölümlerde önümüzdeki birtakım şaşkınlık verici yeni olasılıkları ve bu noktadan nasıl ilerleyebiliriz sorusunu açıklığa kavuşturmaya çalışacağım. Ama insanlığın ahvaline ilişkin muhtemel çözümleri masaya yatırmadan önce teknolojinin önümüze çıkardığı zorlukları daha iyi kavramamız gerekiyor. Bilişim ve biyoteknoloji devrimleri henüz emekleme çağında ve bunların liberalizmin içine düştüğü bu krizden gerçekten ne denli sorumlu oldukları tartışmalı bir konu. Birmingham, İstanbul, St. Petersburg ve Mumbai’de yaşayan çoğu insan yapay zekânın yükselişi ve bunun hayatları üzerindeki potansiyel etkilerinin olsa olsa çok az farkındadır. Oysa önümüzdeki yıllarda teknolojik devrimlerin ivme kazanacağı ve bunun insanlığı eşi benzeri görülmemiş zorlukta sınamalara tabi tutacağı su götürmez bir gerçek. İnsanlığı kendisine çekme amacı güden herhangi bir anlatı her şeyden önce bilişim ve biyoteknolojiden oluşan çifte devrimle başa çıkma yetisi üzerinden değerlendirilecek. Liberalizm, milliyetçilik, İslam veya yeni bir öğreti 2050’nin dünyasını şekillendirmek istiyorsa, sadece yapay zekâyı değil, büyük veri algoritmalarını ve biyomühendisliği de anlamlandırması ve bunları anlamlı bir yeni anlatının içine yedirmesi gerekecek.

Bu teknolojik zorluğun doğasını anlayabilmek için öncelikle iş piyasasına bakmak yerinde olabilir. 2015’ten bu yana dünyayı dolaşıp insanlığın durumu hakkında devlet memurları, işinsanları, aktivistler ve öğrencilerle konuşuyorum. Yapay zekâ, büyük veri algoritmaları ve biyomühendislik konularında dönen muhabbetten ne zaman sıkılsalar, ilgilerini geri kazanmak için tek bir kelime sarfetmem yetiyor: iş. Teknolojik devrim kısa süre içinde milyarlarca insanı iş dünyasının dışına atıp mevcut hiçbir ideolojinin nasıl başa çıkılacağını bilmediği, ani toplumsal ve siyasi değişimlere sebep verecek genişlikte işlevsiz bir kitle oluşmasına yol açabilir. Teknoloji ve ideoloji konuları kulağa son derece soyut ve uzak gelebilir ama kitlesel işsizlik ya da kişisel işsizlik gibi son derece gerçek olasılıklar karşısında kimse kayıtsız kalamaz.

Yuval Noah Harari
21. Yüzyıl İçin 21 Ders

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz