“Alışkanlıklar duyarsızlaştırıyor insanı!..” Godot’yu Beklerken – Samuel Beckett

0
336

“Başka günlerden farksız bir gün dilsiz oldu, günün birinde de ben kör oldum. Günün birinde sağır olacağız. Günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz. Aynı gün, aynı an, size yetmiyor mu bu kadarını bilmek? (Daha sakin.) Bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi, güneş bir an parıldar, sonra yine gecedir.”

Samuel Beckett – Godot’yu Beklerken, Lyotard – Postmodern Durum
Konuşmacılar: Tarık Günersel,  Melih Başaran

Tank Günersel- Godot’yu Beklerken uzmanı bile değilim. Sadece titiz bir şekilde prodüksiyonda dramaturg olarak çalıştım. Çevirisini ve araştırmasını yaptım. Bütün bunlar benim iddialı konuşmama yol açmıyor. Dolayısıyla beni hoşgörüyle dinlemenizi rica edeceğim. Önce, hakkında konuşacağımız oyunun kritik bazı noktalarına değinelim, onları hatırlamaya çalışalım. Önce şunu belirtmek isterim ki çeviri ciddi bir sorun. Bu konudaki samimi fikrimi söyleyecek olursam, söze böyle başlayınca devamını getirmek zorundayım, iyi çeviri çok az. Bu bakımdan, mesela Türkiye’de Shakespeare hâlâ oynanamamıştır. Çünkü Shakespeare’in çevirilerinin hiçbirini beğenmiyorum. Mesela Sabahattin Eyüboğlu’nun Hamlet çevirisi, çok nazik bir ifade ile vasat bir çeviridir. ‘Troilus’ oyununda, bizim tiyatrodaki prodüksiyonda, Mîna Urgan ile Sabahattin Eyüboğlu’nun ortak çevirisi de, vasat bir çeviri. Oyuna gidiyorsunuz, ‘arzu’ kelimesi hiçbir yerde geçmiyor. ‘Arzu’ öztürkçe olmadığı için hep ‘istek’ derlermiş. Güzel de, ‘istek’ ile ‘arzu’ aynı şey mi? ‘İstek’ kelimesi, ‘arzu’ kelimesinin gücüne sahip mi? Değil. Dolayısıyla mümkün olduğu kadar, en azından İngilizceyi, Türkçe çeviri okumaya ihtiyaç bırakmayacak şekilde öğrenip, İngilizceden olayı takip etmekte yarar var. Sinirlerinizi daha iyi koruyabilirsiniz. Bu çeviri de harika mı? Bence değil. Yani rötuş yapılabilir. Mesela çocuk geliyor, İngilizcesinde “Yes, Sir” diye cevapları var. “Yes, Sir”ü “Evet efendim” diye çevirdik. Ben bu çeviriden memnun değilim. Neden değilim? Çünkü, “Yes, Sir”, İngilizcedeki bu ifade, oyuna şöyle bir imkân getirir; “Yes, Sir” askerde de söylenen bir ifadedir. Geçer asker komutanının karşısına, “Yes, Sir” der. Ama bunun Türkçesinde “evet efendim” dediğimizde, aynı imkân yok. Yani yorumda bir kısıtlama ortaya çıkmış oluyor. Bunun gibi şeyler. Ama, belki de önceki çevirilerden daha iyi bir noktada bu çeviri. Beş yıl sonra daha iyi bir noktaya da gelinebilir. Estragon ile Vladimir ikilisi ile başlıyor oyun ve ilk söz şu: “Yapacak bir şey yok”. Daha ileride bir noktada bir şeyi yapmak ya da yapamamak ile ilgili bir atıf var ve orada “işte bütün mesele bu” “That is the Question” diyor biri. Burada Shakespeare’in “To be or not to be”sine direkt bir atıf var. “Olmak”, yani belki de Shakespeare’in tiradında “var olmak” ile ilgili sorun, Beckett’in ona atıfta bulunulan bu oyununda, Olmalı mı? Olmamalı mı? Yapmalı mı? Yapmamalı mı? farkını getiriyor bize.

Eleştiri teorilerinde, tabii biliriz burada Beckett’ten, yazandan bağımsız bir tekst var ve bunu incelerken Beckett’in hayatının nasıl bir şey olduğu hiç Önem taşımamalı. Böyle bir anlayış var. Bu anlayışı benimsemiyor değilim ama aklıma gelen bir şeyleri de paylaşmadan edemeyeceğim. Estragon ile Vladimir arasında geçen birçok konuşma, Beckett, Fransa içlerinde, sevgilisi ile kaçarken 2. Dünya Savaşı sırasın da, sevgilisi ile kendi arasındaki ilişkiye hatta konuşmalara çok benziyormuş. Nitekim, Estragon ile Vladimitiin ilişkisinde, kızım Barış Günersel’in de yazısında belirttiği gibi, Vladimir erkek, daha erkek. Belki de ebeveyn konumunda; Estragon ise daha dişi bir konumda, daha tabi olan konumunda. Vladimir, aklı, mantığı sembolize eden bir karakter; Estragon ise daha ziyade kalbi, duyguları sembolize eden bir karakter. Godot’yu Beklerken ile ilgili hepimizin bildiği bir şey, “Beckett bir oyun yazmış ve bu oyunun sahnesinde hiçbir şey olmuyor. Büyük ihtimalle de sıkıcı bir oyun”. Büyük bir hatadır bu. Oyun hiç sıkıcı değil, gayet neşeli, keyifli olabilen bir oyun. Fakat Türkiye’de genellikle sıkıcı olarak yorumlanmış. Şehir Tiyatrosu’nda, bizim prodüksiyonda gayet eğlenceliydi. O kadar eğlenceli oldu ki, bazı eleştirmenler yadırgadı. Godot’yu Beklerken! aşağılanmış gibi hissettiler. Hâlbuki Beckett, kendisi ne diyor? “Ben oyunlarımın hafif ve eğlenceli oynanmasını isterim.” Türkiye’de bazı saplantılar var; saplantılarımızdan bir tanesi şu: Bir şeyi ciddiye almak istiyorsanız, ciddiye alınmasını istiyorsanız, onu, böyle asık suratlı ve sıkıcı yapacaksınız. İşin ne kadar sıkıcı olursa o sanki entelektüel, o kadar harika. Alakası yok. Godot bekleniyor, şimdi Godot deyince tartışılan şeylerden biridir, Godot’dan kasıt ne? Tanrı mı acaba, gibi. Godot kelimesinin “Good” kelimesi ile yakınlığına değinilmiştir. Hâlbuki Beckett, bu konuya bir açıklık getirir, biliyoruz ki önce Fransızca yazmış. Fransızcada Godot kelimesi ile “Tanrı” kelimesi arasında hiçbir bağlantı yok. Fakat biz bir şeyleri anlamaya çalışırken, zihnimizde net bir yerlere oturtmaya çalışırız. Normal, insani bir çaba. Bertrand Russell’ın bir sözü var, çok sevdiğim: “Bir miktar belirsizliğe tahammül etmeyi öğrenmeliyiz” der. Bunu demek kolay da, yaşamak çok zor.

Hayatımızda belirsizliklerden adeta nefret ederiz ve bunu inançlarla, kendimizce bulduğumuz analizlerle kapatırız. Boşluk sevmiyoruz. Hâlbuki Beckett’in hınzırlıklarından bir tanesi şu: Kendisi de kendi yazdıklarını her okuyuşunda farklı şeyler keşfediyordu. Çünkü, çağrışımlara gebe yazmış. O bakımdan tüketilemeyecek, yeniden üretilecek bir oyun. Ben bu arada Melih Bey’e teşekkür ederim, lütfedip oraya oturdu. Sizi görebileceğim bir yere oturmanız bana pozitif etki yapar. Yardım rica ettim, beni kırmadı, teşekkür ederim. Bu akşam üst üste iki yerde konuşmam var, aksilik, o bakımdan Melih dostumun konuşmasını daha sonra basılıyken okuyabileceğim. Özür dilerim kendisinden. Vladimir ile Estragon, Godot hakkında konuşuyor,

Vladimir- Bekleyip görelim bakalım ne diyecek bize?
Estragon- Kim?
V- Godot!
E- İyi fikir. Tam olarak nasıl davranmamız gerektiğini öğreninceye kadar bekleyelim. Öte yandan demiri tavında dövmek gerek.
V- Teklifini merak ediyorum. Kabul ederiz veya etmeyiz.
E- Tam olarak ne istemiştik ondan?
V- Sen orada değil miydin?
E- Demek dinlememişim.
V- Şey, e, pek kesin bir şey söylemedik. Bir çeşit duaydı, belli belirsiz bir rica. Tamamen.
E- O ne cevap vermişti?
V- Bakayım, dedi. Tekrar, hiçbir şey vaat edemeyeceğini söyledi. Evinde düşünmesi gerektiğini söyledi. Sakin kafa ile Ailesi ile danışarak. Dostlarına, danışmanlarına, mektup arkadaşlarına, kitaplarına, banka hesabına, karar vermeden önce Değil mi? Bence öyle.
E- Bence de.
V- Efendim?
E- Dedim ki yani ya biz?
V- Anlamadım.
E- Bu işte bizim rolümüz ne?
V- Rolümüz mü!!!
E- Telaşlanma!
V- Rolümüz mü? Diz çöküp yalvar yakar olacağız.
E- O kadar aşağılanacak mıyız?
V- Öncelikler hususunda bir şartnameniz mi var, ekselans?
E- Artık hiçbir hakkımız yok mu?
V- Yasak olmasa gülerdim bu sözüne
E- Haklarımızı kaybettik ha?
V- Haklarımızdan kurtulduk.

Bir süre sonra, elinde kırbaçla bir adam girer. Pozo. Lucky. Lucky köpeklere verilen bir isim. Kölesidir Lucky, onla girer. Emirler verir vesaire. Bir aristokrat tipi çizilir… Lucky de, orijinalinde ve ilk prodüksiyonlarda çok yaşlı bir adamdır. Ama bizim tiyatrodaki prodüksiyonda, daha Yuppi’ye benzeyen bir tip olarak çizildi. Pozo, Lucky’i satmak üzere panayıra götürmektedir. Vladimir ile Estragon, Pozo’nun kölesine kötü davranışını kınar.

Pozo ile Lucky gittikten sonra, bizim Edi ile Büdü, geçmişte gezinmeye devam eder: bazı anılar, bazı umutlar, hayaller ve birinci perde şöyle son bulur. Estragon der ki: “Acaba beraber olmasaydık, ikimiz için de daha iyi olmaz mıydı? Aynı yolun yolcuları değiliz aslında” Vladimir, kızmadan şöyle der: “Orası belli değil” Estragon, “Doğru, hiçbir şey belli değil.” Vladimir, “Her zaman ayrılabiliriz, bizim için daha iyi olacağına inanıyorsan.” Estragon ne der? “Artık dönmez”. Ben ağlamıştım burayı ilk okuduğumda. Vladimir, “Doğru, artık dönmez.” Estragon, “Eee, gidelim mi?” “Evet, gidelim”… Kımıldamazlar… Birinci perde böyle biter. İkinci perde, aynı yer, bir kır yolu, bir tane ağaç var. Beckett’in kötümser biri olduğu zannedilegelmiştir. Oysaki o şöyle der: Beckett diyor: “Oyunlarımdaki kilit kelime, ‘belki’dir.” Bu arada basında son zamanlarda ve çeviride, “anahtar” kelimesini görüyoruz. İngilizcede “key” kelimesini gören, hemen “anahtar” diye çeviriyor. Halbuki, İngilizcenin dünya görüşünde “key” yani anahtar, Türkçeye çevirdiğinde “kilit”tir. Zaman zaman, Türkçeyi, öfkemden dolayı anadilim olarak reddetmeyi düşünmüşümdür. İstanbul Olimpiyatı demeyi bile öğrenemedik. İstanbul Olimpiyatları deniyor. Bir tane olimpiyat düzenlenecek. Bu şehre 3000 yılında ancak gelir. Çünkü daha ne istediğimizi bilmiyoruz. Olimpiyat Komitesi de yanlış kullanıyor. ‘Olimpiyat’, tekil. Ben bunu yazdım. Hakkı Devrim’e de yazdım. O da yeterince ciddi davranmıyor. Sanal kelimesini de yanlış kullanıyorlar; Ecevit de yanlış kullandı. Sanal, hayali demek değil ki. “Virtual”, bilgisayardaki ortam. Sanal deyince hava gibi bir şey anlaşılıyor. Sanal, hayali değil ki. Neyse, Beckett demiş ki, “Bana kötümser denemez. Çünkü yargıda bulunma konusunda ne hevesli ne de yeterliyim. Ben sadece kötülüğe daha çok rastladım. Hepsi bu.” Form, biçim konusunda şöyle diyor Beckett, “Kaosu içeren bir biçim bulmak, sanatçının görevi bu şimdi.” Bir başka sözü şu: “Kendi hayatına biraz bakabilen herkes, temelde bilmediğini ve yapamadığını görür. Ben bir nesne üretirim. Başkaları ondan ne çıkarır, beni ilgilendirmez. Kendi eserlerime eleştirel bir giriş yazısı yazabilecek konumda değilim doğrusu. Bana göre değil o, Grotowski’ler, yöntemler… Mümkün olan en iyi oyun, hiçbir oyuncunun olmadığı, sırf metnin olduğu oyundur. Öyle bir oyun yazmanın yolunu arıyorum.”; “Önce yüksek sesle söylemeden, tek kelime bile yazmadım.”; “Tiyatro müziği takip ediyor.” Ve nihayet, “Oyunlarımın hafif ve süratli oynanmasını tercih ederim.” Birinci perde bitti, ikinci perde açıldığında, o hiçbir yaprağın olmadığı tek ağaç -başta belirtmedim, özür dilerim- tek ağaç var sahnede, hiç yaprağı yok. İkinci perde başlar, bir bakarız, bir tane yaprak filizlenmiştir. Bir tane yaprak vardır. Hiç de kötümser bir adam değil, Şimdi biz çeviriyi yayınevine teslim ettikten sonra, kitabı alıp bir baktım, bir iki değişiklik yapılmış ve bu konuda da bize danışılmamış. Şimdi, “damdan düştü bir kurbağa, titretti kuyruğunu” diye bir tekerleme vardır ya, onu o şekilde verdikten sonra, nasıl oluyor da o kurbağa, köpek oldu, onu anlayamadım. “Damdan düştü köpek, titretti kuyruğu” diyor. Ben okuyucu olsam çevirmeni suçlarım. Adamlar bunu yanlış çevirmiş diye. Oyunun en çarpıcı yerlerinden birisidir bu. Vladimir ile Estragon arasında şöyle bir diyalog geçiyor: Estragon “Mademki susmasını beceremiyoruz, beklerken sakin konuşmaya çalışalım.” Vladimir, “Haklısın, biz tükenmeyiz, düşünmeyelim diye. Özrümüz var, işitmeyelim diye. Nedenlerimiz var, bütün ölü sesleri kanat çırpar gibi gürültü çıkarır, yapraklar gibi, kum gibi, yapraklar gibi, bir ağızdan konuşur hepsi, her biri kendi kendine. Fısıldarlar daha çok, hışırdarlar”, “Ne derler?”, “Hayatlarından bahsederler. Yaşamış olmak onlara yetmez, bir de bahsetmeleri gerekir. Ölmüş olmak onlara yetmez, yeterli gelmez. Kül sesi çıkarırlar, yapraklar gibi, kül gibi, yapraklar gibi”… Uzun bir sessizlik olur, ve sessizlik onları tedirgin eder. Vladimir, “Bir şey söyle” der. “Arıyorum”. Godot, ertesi gün de beklenir; Pozo ile Lucky tekrar gelir; bu sefer Pozo kör olmuştur ve Lucky ona kötü davranmaktadır. Vladimir ile Estragon, tekrar yalnız kalır. Birinci perdenin sonunda Godot’dan haber getiren küçük çocuk, tekrar gelir ama bu gelen onun ikiz kardeşi midir yoksa? O da belli değildir.

Godot’nun gelemeyeceğini, ancak ertesi gün mutlaka geleceğini söyler. Artık burasına gelmiş olan Vladimir de tepki gösterir, “Yarın tekrar gelip, aynı şeyi söylemeyeceksin değil mi?” der. Bir de çocuk daha önce görmemiş gibi konuşur. Pozo bunları hatırlamaz. Birinci perdede Pozo ile Lucky’yi gördükten sonra ve onlar gittikten sonra, Estragon ile Vladimir aralarında konuşurken, birisi der ki: “Değişmişler değil mi?”, “Kim?”, “İşte bu gelenler”, “Bunlar ilk defa geldi, daha önce gelmedi ki”. Yani geçmişle bağlantıları kesik kesiktir, kopuktur. İkinci perdede çocuğun gelmesinden önce, Estragon uyuklarken, Vladimir arkadaşının başucunda şöyle düşünür: “Niye uyudum ben başkaları acı çekerken. Şu an uyuyorum. Yarın uyanınca veya uyandığımı sandığımda, bugün hakkında neler söyleyeceğim? Dostum Estragon ile gece olana kadar Godot’yu beklediğimi mi? Pozo’nun kölesiyle birlikte geçip, bizimle konuştuğunu mu? Muhtemelen. Ama bütün bunların içinde ne kadar doğruluk payı olacak?” Estragon’u kastederek: “O hiçbir şeyin farkında olmayacak. Yediği tekmelerden söz edecek, ben de ona havuç vereceğim. Bir ayağımız mezarda zor bir doğum doğrusu. Mezarcı çukurun dibinde forsepsi yerleştirir. İhtiyarlığa daha vakit var önümüzde. Hava çığlıklarımızla dolu. Ama alışkanlıklar duyarsızlaştırıyor insanı. Bana da bir başkası bakarak ‘Uyuyor’ diyecek. Kendisinin de uyuduğunun farkına varmadan uyuyor, hiçbir şey bilmiyor. ‘Uyusun bakalım’ diyor benim için. Böyle devam edemem”. “Böyle devam edemem” der, ama eder. İkinci perde, birinci perdenin finali gibidir. “Gidelim mi?”, “Gidelim”. Kımıldamazlar… Çağrışımlarla yüklü oyunda, oyunun özü diye bir şey varsa, tartışmalı bir kavramdır bu ama hani kilit sözlerden biri, kanımca en azından şu, belki de en önemlisi. Estragon der ki bir noktada; “Vladimir, daima bir şey buluruz değil mi, bize var olduğumuz izlenimini verecek?” Tekrar okuyorum; “Daima bir şey buluruz değil mi, bize var olduğumuz izlenimini verecek.” Burada ufak bir şeyi paylaşmak istiyorum. 22 Mayıs’ta ilginç bir şey yaşadım ve çok hoşuma gitti. Psikolojik olarak öldüm, öldüğümü hissettim ve bir yeniden doğuş hissettim. Hayatımda bir başka dönem başladı. Şimdi okurken daha da ilginç geliyor. Beckett’in hınzırlığı, hicvi, Vladimir ile Estragon arasındaki küfürleşmede de görülür. Şimdi galada bir iki eleştirmen sinirlenip çıktı. Oyunu bilselerdi, çıkmazlardı. Bizim kattığımızı zannettiler. Biz bir şey katmamıştık. Vladimir ile Estragon arasında şöyle bir küfürleşme geçiyor, Vladimir “Hödük” diyor, Estragon “güdük”; “prematüre”, editör yapmış onu, “yalak” diyecek, “salak”; “hıyar”, “davar”; Vladimir, “bok yiyen” Estragon “eleştirmen”; çok ağır hakaret. Şimdi İngilizcesinde “kritik” diye bir şey var, biz “eleştirmen”e kafiye olsun diye “bok yiyen” bulduk. Editör, maalesef “yalak” yerine “prematüre” yazmış. Hâlbuki kafiyelere ihtiyaç var, hödük-güdük, yalak-salak, hıyar-davar, bok yiyen-eleştirmen. Beckett, heceye bile önem veren bir kişi. Daha doğrusu Türkçe çeviride, mesela 2-3 yer dışında “bilmiyorum” diye çevirmemek lazım. “Bilmem” demek lazım. Niye? “Bilmiyorum” 4 hece, “bilmem” 2 hece. Aradaki o iki hece, hantallaştırma veya hantallaştırmama farkı oluyor. Oyunda 5 erkek var. Vladimir, Estragon, Pozo, Lucky ve bir de oğlan çocuğu geliyor. Bakın, bu oyuna 1 kadın karakter koysanız bu etki kalkar. Niye? Çünkü kadın-erkek ilişkisi sahnede olur ve bu da umut demektir bence. Çünkü burada bir tıkanmışlık anlatılıyor. O tıkanmışlık, ister istemez doğurganlığı ifade edecek; çatışsalar bile; oyuna bir kadın karakter sokarsanız, ortadan kalkar. Oyunun atmosferi, eleştirel hicvi, başka bir yöne gider. Belçika’da bir tiyatro grubu, 5 kadınla bunu oynamış. Beckett çok sinirlenmiş, mahkemeye vermiş, durdurmaya çalışmış. Maalesef bu itiraz dinlenmemiş, öylece oynanmış. Zaten tiyatro alanında kendimi ne zaman yoğrulmuş hissetsem, “Yaşasın edebiyat” derim, “Yaşasın şiir” derim. Çünkü orda siz varsınız, arada başka kimse yok. Okuyucunuz, sever ya da sevmez, ayrı hikâye, ama tiyatro olunca araya başka mekanizmalar giriyor, rejisör giriyor. Bazen iyi oluyor. Tiyatro, kötü alışkanlık işte. Bu gezintide, 97’de bir yılın üzerinde, Şehir Tiyatrosu’nda çalışırken ve çalıştıktan sonra şöyle düşündüm. Belki 20. yüzyılın en iyi oyunu. En azından benim okuduğum oyunlar arasında en iyi gelen, en çok sevdiğim. Aradan 1-2 yıl geçti, iki yüz eleştirmen, uluslararası alanda bir seçme yapmış. 20. yüzyılın en iyi İngilizce oyunu olarak Godot’yu Beklerken’i seçmiş. Bu gelişme hoşuma gitti. Bu kadar önem verdiğim bir oyun daha var, o da Arthur Miller’in Mr. Peters’in Bağlantıları, onu çevirmek bana kısmet oldu. O oyuna kadar Arthur Miller’ı pek sevmezdim, bana kuru gelirdi. Fakat adam muhteşem bir şey yazmış. Kızım Barış’ın Vladimir ile Estragon ilişkisi üzerine olan yazısına değinmiştim. Akıl ile kalbe dönük, birer temsilci oluşunu. Vladimir erkek güçtür, Estragon daha dişi güç. Bir de şöyle diyor kızım, “birbirlerine sahip olmakla, varoluşlarının, mevcudiyetlerinin sürekli bir teyidine de sahiptirler. Birbirlerinin varoluşunu teyit ederler. [Bir genelleme yapmış] neticede herkes, görülme ve tanınma, dinlenme ve doğrulanma ihtiyacı ile karşı karşıyadır.” Listemi gözden geçiriyorum, değinmek istediğim başka bir şey var mı? Şimdi son olarak şunu da söyleyeyim. İrlandalı-Fransız bir yazar malum Beckett… Bu oyundaki karakterler şapkalı. Diyelim Türkiye’de belirli bir tip şapka bize ne ifade edebilir? Bize pek bir şey ifade etmeyebilir. Beckett’in babası o tür şapka giyermiş. Mesela, burada bir şapka kullanılarak, Vladimir ile Estragon arasında, elden ele oynanan bir oyun var. Ayrıntılı tasvir edilmiş durumda. Bu İrlanda’daki Pub’larda komedyenlerin yaptığı bir şapka numarasıymış. Yani ayrıca Hıristiyanlığa dönük atıflar var. İncil’in versiyonları ile ilgili vs. Dünyanın bu köşesinden baktığımızda, o birkaç paragraf, bize çok uzak. Beckett, Türkçeye çevrilmiş Godot’yu Beklerken’in prodüksiyonunda, izleyici ile oyun arasında nasıl bir ilişki olduğunu bilemezdi ve bilemedi tabii ki. Ama bu her eserin başına gelen bir şey. Bir noktada bir yolculuğu oluyor eserlerin. Sonuç olarak, Godot’yu Beklerken’in sıkıcı bir oyun olarak oynanmaması, çok önemli. Öncelikle hiciv olduğu ve şefkatin de çok yoğun yer aldığı bir oyun. Şu anda aklıma başka bir şey gelmiyor. Soru varsa alabilirim.

Dinleyici- Vladimir ile Estragon arasında dostluk var mı? Bir iletişimsizlik söz konusu mu?
T. Günersel- Bence var. Bunlar hakikaten dost. Birbirlerini çok iyi tanıyan dost. Güzel bir soru. Ama aralarında iletişimsizlik yok. Vladimir, arkadaşı uyurken, böyle bir kısa tiradı var. Yarın yine bunları mı yaşayacağız, ben ona havuç vereceğim, o bilmem ne yapacak, yine hatırlamayacağız, ben ona uyuyor diyorum, belki şu an ben de uyuyorum. Birisi bana bakıyor, bu arkadaşı için uyuyor diyor ama kendisini uyanık sanıyor. Ama kendisi de uykuda.

Burada çok önemli bir nokta var. Ben eğlenmeyi çok ciddiye alan bir insanım. Eğlenmek hafife almak değildir. Bunu yazarken adamın mizah gücü o kadar kuvvetli ki, yani hem tebessümle hem eğlenerek derine inmek mümkün.

Melih Başaran- Ben de buradan zincirleme geçiş yapmaya çalışacağım. Ben bugün Jean-François Lyotard’dan bahsedeceğim. Jean-François Lyotard’ın bir makalesini çevirmiştim. Geçen ayki felsefelogos dergisinde yayımlandı. “Geleceğin Felsefesi” konu başlığını taşıyordu bu dergi, ben de Lyotard’ın, insan ötesi ya da insan dışı diye çevirebileceğimiz, Inhumain adlı kitabından bir makale çevirdim. “Eğer Bedensiz Düşünülebilirse” adını taşıyor bu makale. Burada oturmamın nedeni ise Salı Toplantıları’nın genellikle Gutenberg Galaksisi sorunsalı etrafında olması ya da doğru algıladımsa “Gutenberg Galaksisi nereye gidiyor” gibi bir soruya yanıt vermeye çalışacağım. Çünkü Lyotard’ın bu metninde söz konusu olan problem, aslında Beckett üzerine yapılan bu güzel konuşmadan sonra buna giriş yapmak gayet güzel oldu. Lyotard, burada bir kaybın peşine düşüyor, bir kaybın hesabını vermeye çalışıyor. Buradaki düşünceler, edebiyat, tiyatro gibi yazın konusunu oluşturan bu ufak ayrıntıların geleceğini söz konusu ediyor. Acının, yalnızlığın, bekleyişin, umudun, bir gelecek ufkunun belirsizliğinin… ama tam da bu belirsizliğin zamanı… Batı metafiziğinin, tabii bu arada diğer düşünce sistemlerinin de sorunu olmuş, derdi olmuş, konuların geleceği.

İnsanlığın geleceğinde, insanların hâlâ derdi olup olmayacağı problemini açıyor. Çok esprili ve güçlü bir metin olarak görüyorum. Şöyle başlıyor metin; aslında teatral bir yanı daha var metnin. İki başlığa ayrılan metinde bir adam ve bir kadın var. Adam, diyalog şeklinde konuşuyor ve ‘siz filozoflar’ şeklinde hitap ediyor. Henüz daha kime hitap ettiğini bilmiyoruz, sonradan anlayacağız ki kadına hitap ediyormuş, kadın da filozofmuş. Çünkü Fransızcada “La philosophie” dişil bir sözcük olduğu için bu şekilde hitap etmiş olabilir. Adam başlıyor söze ve şöyle diyor: “Siz filozoflar yanıtsız sorular ve ‘felsefi’ adını hak etmesi için de yanıtsız kalması gereken sorular soruyorsunuz.” İronik; daha açılıyor bu düşünce: “Çözülmüş sorun, sizin için yalnızca teknik bir sorundur” olarak algılanıyor. Daha doğrusu teknik bir sorunmuş ve felsefi zannedilmiş. “Yani bir sorunun felsefi olabilmesi için çözümsüz kalması gerektiğine inanıyorsunuz” diye bir anlamda suçlama tonunda yöneltiyor bunu. “Çözümü olanaksız gibi duran, ve anlayış gücü ile fethedilmeye direnen bir başka soruya yönetiyorsunuz. Eğer çözülmüşse bir sorun, bu felsefi değilmiş deyip, anlayış gücüne direnen yeni bir soruna geçiyorsunuz.” diyor. Veya “bu da aynı kapıya çıkar” diyor, “İlk sorun çözülmüşse, hemen sorunun yanlış kurulmuş olduğunu ilan ediyorsunuz. Böylece kendinize, tekniği çözdüğünüzü sanaraktan, yani teknisist yaklaşımları çözdüğünü sanaraktan aslında hatalı bir şekilde ele aldığı sorunu, çözümsüz, yani doğru kurulmuş konumda tutma ayrıcalığını atfediyorsunuz. Felsefenin alanı şudur: Sorular eğer çözülüyorsa yanlıştır, yanlış kurulmuştur sorular.” Anlatabiliyor muyum, Beckett’in atmosferi ile oldukça akraba bir atmosferden bahsediyor, filozoflar böyle bir şeyi atfediyor. Buradan nereye bağlanılacak, böyle bir şeyin geleceği var mıdır? Böyle bir şeyin kaydı tutuluyor, yazanlar var. Çünkü kayıt sorunumuz bu akşam Gutenberg Galaksisi demek. Yazıya neler geçirilebiliyor; ne yazılabiliyor; yazıdan ne çıkıyor; ve edebiyatın geleceği var mı? Bir çözüm sizin için yanılsama. Felsefenin meşhur kavramı varlığa saygıda ya da varlığa öncelik tanımada. Heidegger’ın terimleri ile alırsak; varlığın önünü kapatmama, var olanları, varlığın önüne geçirmeme anlamında bir varlığa borçlu olduğumuzda saygıda bir kusur oluyor. Bu; herhangi bir çözüme ulaşırsak, varlığı unutmuşuz anlamına geliyor. Kaba ve ironik bir şekilde diyor ki felsefecilere, “Dilerim sabrınız uzun ömürlü olur. Daima bu inanç ve şüphecilik ile ayakta kalabiliyordunuz bugüne kadar. Yalnız şunu da unutmayın, bu çözümsüzlükte ayak diremeye devam ederseniz, okuyucuyu da bunalttığınızı unutmayın.” Beckett, her ne kadar, ne dersek diyelim, Beckett bunaltır, bunaltıyor, onun gibi bir sürü yazar da bunaltıyor. Felsefe; yalan söylemeyi bırakalım, sıkıntılı bir alandır. “Ama sorun burada değil” diyor Lyotard, “Yani siz bunlarla uğraşıyorsunuz ama sorun bu değil” Peki ne? Beklerken, neyi beklerken? “Godot’u Beklerken”, beklerken güneş yaşlanıyor. Güneş sistemimiz yaşlanıyor. 4.5 milyar yıl sonra patlayacak. Onu biliyoruz. Örneğin yarısından biraz fazlasını doldurduk. Bu ne demek oluyor? 4.5 milyar yıl geçmişte var. 4.5 milyar yıl da önde bekliyor. Aynı; 80 yıl ömür biçilmiş, 45 yaşını biraz aşmış bir adamın durumunu andırıyor hali. Güneş sisteminin sonunun gelmesiyle sizin çözümsüz sorularınızdan da eser kalmayacak. Ve dolayısıyla çözümsüz kalmış olacaklar. Belki gerçekten sonuna kadar yanıtsız kalmış, yani mükemmel bir şekilde ele almış olacaklar. Ama şu var ki sormalarına gerek kalmayacak. Artık var olmak, hani iyinin kurulması, kötünün kurulması için bir yerleri olmayacak. Fransızcada bir sözcük oyunu var, kurulmak için “pour bien poser ils n’y auront pas lieux” yani bir şeyi koymak için, yer olmayacak. Bir de şey var, “n’avoir plus du lieu n’avoir pas de lieu” Fransızcada “gerek kalmayacak” deyiminde “yeri olmamak” mecazi anlamı da var. Yer konusunda, yer dediğimiz yerküreye ilişkin bir soru açılmış oluyor. Yerkürenin sonu ile düşünce ilişkisi. Ya da Lyotard’ın diğer kitaplarını, özellikle Kant’ın felsefesi ile olan özel ilgisini düşünürsek, bu düşünce ile doğa arasındaki ilişki problemi, modernlerin biraz daha kaçındığı bir sorun. Alttan alta izlenecek ve de “son nedir?” onu düşünmeye başlıyor. Ölümden bir farkı var mıdır? Bu güneş sistemi patlamasının ona göre büyük bir farkı var. Şöyle mantıksal bir şey var. Herhangi bir şeyin, iz bırakmayan bir sonunu biz düşünemiyoruz. Sonu, biz sınır olarak görüyoruz. Son diyebilmemiz için bir şeye, iki tarafında da bulunabileceğimiz varsayımından yola çıkıyoruz. Güneş sistemi sonrasını düşünemediğimiz için, bunu bir son olarak da algılayamıyoruz. Sınır olarak algılayamıyoruz. Bitmiş olana ‘bitmiş’ demek için, bitmiş olanın düşüncede devam etme gerekliliği var. Yani, önceden imgelemde canlandırılma gerekliliği var diyelim. Ya da bizim ölümümüzse söz konusu olan, bu dünyada başkaları tarafından her zaman düşünülme olasılığı var. Ancak güneşin ölümünden sonra, bunun ‘ölüm’ olduğunu bilecek düşünce de olmayacak. Bunu düşüncenin konusu haline getirecek hiç kimse olmayacak ortada! Yavaş yavaş ayrıntılı olarak anlatacak. Bunun, bir dünyanın atom bombası ya da bir dizi atom bombası ile yok olması ile aynı şey olmadığını fark edecek. Çünkü orada hâlâ bazı kültür eserlerinin ya da bunları dert edip, bir kenarda, tek başına Beckett gibi bir adamın bunları yazabilecek olmasını, atom bombasından sonra olduğunu söyleyecek. Şimdi durup dururken niye böyle sorular açılıyor? Durup dururken değil. Felsefe direkt yüzleşmiyor ama teoloji, yani erekbilim, ya da daha teolojik ilahiyatı ilgilendiren adı ile “son erekler bilimi” ya da ahiretbilim ya da eskatoloji adları altında gerek ilahiyatta gerek felsefede tartışılan sorunlar… ama sadece onların ilgi alanını oluşturmadığını fark edeceğiz. Tamamiyle teknik bir sorun haline geldiğini, yani dünyanın, evrenin sonunun olduğunu göreceğiz. Bu insanlara yönelmiş olan ve ciddiye alınması gereken sorun, bunun yanında bütün diğerleri, beyhude, boş gözüküyor, “Sizin yanıtları ertelemek için hani bu da değil, bu da değil mantığıyla, aynı birazcık negatif ilahiyat diye bir şey var. Olumsuz ilahiyat, teoloji negatif, orada da Tanrı’nın tanımı hep öyledir. Bu da değil, bu da değil diye karikatürize edebileceğimiz şekli ile yanıt ertelenir; ki metafiziğin çok önemli bir alanıdır. Bu yanıt ertelemek için kullandığınız enerji ve bunu bulduğunuz yer, bu sonsuzluk deposu; yani arayış olarak düşünce, tutku; sonunda güneşle birlikte ölmesi gerekiyorsa, böyle bir şeyin zenginliği; tek hazinemiz çatışmalar, savaşlar, fikir hareketleri, siyasi gerilimler, felsefi tartışmalar, tutkular… Bunların hepsi şimdiden öldü. Eğer sondan sonraki sonu düşünebiliyorsak, düşünemediğimiz şeyi düşünür gibi yapıp, tam olarak imgelemimize getiremediğimiz şeyi, diğer arada kalanlar, hepsi şimdiden ölü sayılabilir” diyor. Bu, felsefi bir karamsarlıktan öte, mantıksal bir çıkarım olarak da algılanabilir, eğer ciddiye alınırsa. “Ölüm belki doğru sözcük değil” diyor, “Çünkü bu patlama, sizin düşünce oyunlarınızda daima unutulan bir şey. Sanki daha baştan şimdiden, bütün bu düşünce oyunlarını, ölümden sonrasına ait bir şey haline getiriyor” diyor. Bahsetmek istediğim şey, düşüncenin konusu haline getiremediğiniz madde. Madde, çeşitli filozofların konusu haline getirilmiş, ama varlık konusu, biraz önce bahsettik, Heidegger dedi, madde değil onun adı ama varlık olarak ya da Sokrates öncesinde arkhe sorunu var vs. Her bir şekilde, varlık düşünülmeye çalışılmıştır. Direkt materyalist filozoflar var. Diderot vs maddi düşünmeye çalışmışlar yine aynı şekilde. Ama yine de kapsamlı bir şekilde her zaman aynı yoğunlukla biz maddeyi hesaba katamıyoruz. Ya da varlığın tümünü ya da doğrunun tümünü. Beckett’in kahramanlarının başına hiçbir şey gelmemiş olsa bile. Doğu blokunu bırakın, bu kadar karamsar insanlar, olsa olsa komünist bir ülkede olabilir.

Ben de gördüm, gerçekten Bulgaristan, Arnavutluk vs. gerçekten üzüntü verici manzaraları vardı. Yine de dışlamamak lazım. Belki bu adamların başına hiçbir şey gelmemiş olabilir. Vladimir ile Estragon, sadece ve sadece varlık düşüncesinin örtüsünü, hafifçe açmış olabilirler. İşte bu anlamda “yazılarınızdan durmadan dışlanmış bir şeyden, maddeden söz ediyorum, en güçlü anlamında maddeden söz ediyorum” diyor Lyotard, “Durmaksızın kendini oluşturan, bozan ve yeniden yapan, enerji düzenlemesi olarak maddeden -tabi çağdaş fiziğin getirdiği tanımları da kullanarak- önemli madde dönüşümü yani sürekli dönüşüm halindeki maddeden, zaman zaman kavrayışımızın çok dışındaki o geniş, partikül, cisimcik ve/veya evrensel düzeydeki maddeyi kastediyorum. Kozmik düzeyde ya da makro düzeyde. Yoksa sizin gözü kara büyüyen gezegeninizden, şu küçük yerküreden aynı gözün görülebilir olanla ilişkisine benzer biçimde, düşüncenin kendi nesnelerine olan şu alışık olduğumuz aşkın üstünlüğünden söz etmiyorum. Şunu kısaca, yani gündelik sözcüklerle söylersek; siz insanlar yerkürede yaşıyorsunuz, dünyayı da bu zannediyorsunuz. Aynı balık gibi suda yaşıyor ve tek dünyanın o olduğunu zannediyorsunuz. Gözünüzün bu biyolojik oluşumu, görünen dünyayla tamamiyle uyum içinde. Yani dünyaya bakıyorsunuz, dünya sizi evetliyor. Yani dünyayla alışık olduğunuz bir ilişki içindesiniz. Habitus ilişkisi içindesiniz, bu sizin meşhur ve alışık olduğunuz aşkın içkinliğiniz, ‘immenence transcendentale’den söz etmiyorum” diyor, “O sizin küçük dünyalı durumunuzun adı. Garip bir ad aslına bakarsanız, niye dünyadaki halimize basitçe içkinlik durumu demiyoruz.” Hayır, Lyotard’ın en azından felsefesi belki de Gilles Deleuze, biraz farklı olarak aşkın bir içkinlik ne demek? Hem buradasınız hem biraz burada değilsiniz. Aşkınlığı nasıl anlatalım? Öteki dünyadan bahsetmiyoruz. Ama öteki dünya tasarımı buna dahil tabii. Düşünen insanın varoluşundan bahsediyoruz. “4.5 milyar yıl sonrası” diyor, “fenomenolojinizin, hani şu kılı kırk yaran felsefe dalı, fenomenolojinizin, ütopik siyasetin tersine sonu olacak: ortada ne çan çalacak ne de bunu işitecek kimse olacak. Sizin o tutkulu, bitmek tükenmek bilmez sorgulamalarınızın, daima bir tinin yaşamı ile destekli olduğunu, bunun da önünde sonunda dünya denilen toprağa bağlı bir yaşam biçiminden başka bir şey olmadığını anlamak için artık çok geç olacak” diyor. Yani, bütün bu sorgulamalarımızın, absürde kaçan, saçmalamaya varan, gereksiz, beyhude, en ufak şeyleri dert etme biçimlerimiz, ütopik siyasetlerimiz gibi şeyleri mümkün kılan şeyin kendisi bu toprak. Toprağa bağımlı olan yaşam biçimimiz ve buna da basitçe ‘tinin yaşamı’ deniyor. Alman felsefesinde, ‘Tinyen’, benim, senin zihninin ötesinde, genel bir tin varsayımı var.. Mesela Hegel’i anımsatan bir tümce ve bizim de tam olarak içkinliğe gömülü değil de, aşkınlığa da sahip varlıklar olmamız anlamına da geliyor. Basitçe toprağın içinde solucanlar gibi değil de, bir tinin yaşamı ile beslenen varlıklar olduğumuz anlamına geliyor. “Bu yaşam tinseldir, çünkü insanidir. İnsanidir, çünkü toprağa bağlıdır. Bu toprak ki canlıların en canlısının toprağıdır” diyor. Düşüncenin ufku, yöneldiği şey, onun yönelimi varsayıldığı sınırsız sınırı, sonsuz sonu, bütün bunlar karmaşık ama yine de toprağa bağlı bir canlının, bedensel duyulara sahip ve bilişsel deneyiminden ödünç almıştır. Yani tinin yaşamı Lyotard’ın felsefesinde, tabii DescartesTa olduğu gibi, mesela ruhumuzda sonsuzluk, mükemmeliyet fikri var, bu ben mükemmel olmadığıma göre benden kaynaklanmış; yani bu dünyada mükemmeliyet olmadığı için bu dünyadan kaynaklanmış olamaz, ancak daha yüce bir varlık tarafından gelmiş olmalı, gibi bir düşünce değil Lyotard’ınki. Topraktan çıkıyor tinsellik. Toprak, tinselliği sağlıyormuş ve de biz miras almışız bu tinin yerine yaşamı, yani bizden önce başlamış, tarihsel tin içinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Devraldığımız tin içinde tarihsel dedik. Demek ki, bir geleceği de olsa gerek ama nereye kadar gideceğimiz tartışılıyor burada. Dünya yok olaraktan düşünce duracak ve bu yok oluş mutlak bir şekilde düşünülmemiş olarak kalacaktır. Bu başımıza gelebilecek en kötü şey. Bütün etkisi hikâye demek istiyor. Yani, madem bu kadar yüzyıllar boyunca, hamaratlık yaptık, basitçe karnımızı doyurduk, hayvanlar gibi yaşamadık. Her şeyi depolamaya, iz bırakmaya, semboller kazıdık, umulmadık yerlerden taşlar taşıdık, piramitler yaptık. Bunların bir gün iz bırakmadan yok olması fikri, yani hepimiz öleceğimizi biliyoruz ama bunların yok olma fikri, şüphesiz en çıldırtıcı fikir olarak duruyor. Ufuk olmayacak, yani gelecek olmayacak vs. Bu problemi açıyor, “Güneş patlaması toprağın değil aslında tinin ölümü olacaktır” diyor, tabii önlem alınmazsa gibi bir fikir var kafasının arkasında. Tam hızlı da gidebilmek için tabi bunları da söyleyelim ki bunları filozoflardan çok aslında gelişmiş süper ülkelerdeki bilim adamları düşünüyor, ve bunun için kuramlar var. Yani bunu düşünmek için ve buna karşı önlem almak için. Projeler üreten yerler var, NASA da bunlardan bir tanesi. Gündelik olarak insanlar bunun için çözüm üretmeye çalışıyorlar. Neye çözüm üretmek? “Tinin yaşamı”nı bizim adlandırmamızla “Tin yaşamı”nı. Bir çeşit modern ya da post-modern ‘Nuh’un Gemisi’ ile yani gezegenler arası bir uzay gemisiyle ya da ona benzer bir şeyle, herhangi bir madde formu içinde, bu mirası geleceğe yollamak, gelecek olana ya da ne varsa oraya yollamak.

Bunun için problem şematik olarak Lyotard’ın da açtığı gibi eğer bugünün teknik terminolojisi ile konuşursak, bu kültürel zenginliğe ya da tinin yaşamına “software” adını verirsek, buna bir “hardware” gerekiyor. Bunların uyuşumlu olması lazım. Yani bugün bahsettiğimiz ‘software’lar ya da bilgisayar bilişim donanımlarından vs ibaret mi bizim bahsettiğimiz şey? Onların bir ‘hardware’i var. Bu yeterli olacak mı? Bugünkü ‘hardware’lar yani elektronik donanımlar, maddi olan şeyler, bizim bu meşhur tinin, yere göğe koyamadığımız, Beckett de dahil olmak üzere, bu tinin yaşamının ürünlerinin ne kadarını taşıyabilirler? Diyeceksiniz ki, diskete koy Beckett’i yolla. Olay bundan ibaret mi? Pekâlâ her seferden önce Beckett’i göndereceğiniz zaman orada bir insana gönderiyorsunuz. Tanıklık edecek olan şey bu. Bizim, karmaşık bilinç yapımızın işte kalpten, beyinden bahsedildi. Bunların ötesinde anlayış gücümüz, imgelemimiz, düşsel dünyamız, hayal dünyamız, beklentilerimiz, sancılarımız ve toprakla ilişkileri içinde bunların oluşturduğu tinsel yaşam. Bir iki cümle ile ifade edilemeyecek bu karmaşık şey, hangi tür bir felsefe mirası ile depolanacak, arşivlenebilecek ve bunu taşıyabilecek software ne olabilecek? Şimdi bilim adamları için daha kolay bir problem, biraz evvel bahsettiğimiz daha dayanıklı, şu ya da bu zaman aşımına uğramayacak, kendi enerjisini üreten, yani dünyaya bağımlı olmaksızın, gökten, kozmos’taki çeşitli ışınlarla kendi enerjisini yeniden üretebilecek, insana ihtiyaç duymadan hareket edebilecek bir sistem düşünüyorlar. Ve de Lyotard’ın itiraz ettiği, kuşkulanmaya ya da tartışmaya açtığı şey; bunu yaparken hangi felsefeler arasında, ya da bilimler arasında ya da metotlar arasında, hangisinin daha iyi görüldüğü. Hangisinin uygulamaya koyulacağı problemi. Çünkü, felsefe başta da söylediği gibi, çözülmüş hiçbir sorunu felsefi ya da felsefe adını hak eden bir sorun olarak görmüyor. Yani ‘tinin yaşamı’ içinde değerli bir yere oturtmuyor. Diyelim heterojenliği, yani çözümsüzlük, aynı zamanda sorunların açık bırakılması, askıya alınması… bugün burada kullanıldı. Beckett’in beklentisi, tamamen askıya alınma ile ilgili bir şey. Mesela bütün sanatın yapmaya çalıştığı, bilimin çözümler üretmesinin ötesinde, sanatın çözümsüz soruları tekrardan ortaya atıp, verili çözümleri yeniden askıya alıp, ardına bakıp, çözülmüş gibi duranları, tekrardan çözümsüz hale getirme çabası. Bütün bunların, bu dünyanın topraksıl koşulları dışında, başka bir yerde yaşamları olup olmayacağı tartışılıyor. Felsefeciler, düşünce ile doğa ile bu yeryüzü arasındaki ilişki problemini zaten açmışlar. Mesela Husserl’in ‘Ürerde’ kavramı: kökensel yerküre ile yer kavramı; kendisi ya da bu şeyin sıcaklıkla buharlaşacak olması diyor. Ama bu toprak ya da bu dünyasal varlık koşullarımız, maddenin dönüşümlerinin anlık bir hali; yani büyük, kozmik bir takvim içinden baktığımız zaman çok küçük bir parçayı teşkil eden anlık ve durağanlık yaşayan, stabilize olmuş bir şey, yani büyük bir çölde bir vaha, bir cennet, ama kısa süreli bir cennet. O, bir kozmik takvim içinde düşündüğümüzde gelip geçici bir şey. İşte güneş, dünyamız: sizin düşüncenizin, enerjinin geçici bir halidir. Anlık bir düzen, evrenin bir köşesinde maddenin yaptığı bir gülücüktür. Yani kısa süreli bir gülümsemeden ibarettir, koca güneş sistemimizin serüveni. Siz şüpheciler, bu dünyaya, bu gülücüğe, ya da düşüncenin şeylere olan uyumuna, her şeyin ereği olduğuna çok fazla, haddinden fazla inanıyorsunuz. Hâlbuki, güneş patlaması düşüncesinin kendisi, sizi tek başına bu sarhoşluktan uyandırması gerekirdi. Sarhoşluk dediği şey, bu dünyada, biz aslında apaçıklıklar içinde yaşadığımızı zannediyoruz, gerçek budur. Bizim gerçeğimiz. Ufak milli bölünmelerimizi, yerel, kültürel kavgalarımızı, ve buradaki emin olma ve apaçık olma durumlarımızı hesaba bile katmıyorum. Yani daha çok fenomenolojik emin olma durumlarımız, “yani ufuk ordadır”, “güneş ordadır” vs, bütün bunların görece olduğunu biliyoruz; ama düşünce bunları hâlâ üstlenemedi. Bunlardan uyanmanız gerekir diyor. Şimdi Epikuros, filozoflardan Epikuros, bildiğiniz gibi ölüme ilişkin olarak, insani ölüme ilişkin olarak ne demiştir, “Beni ilgilendirmez” demiştir, “Çünkü, o geldiğinde ben burada olmayacağım, ben burada isem zaten o burada yoktur.” Yani, “benle alakalı bir durum yoktur” demiştir. Çok ilginç bir düşüncedir. Ama diyor ki Lyotard, “İnsani ölüm için dememeliydi” Epikuros’a bunu insani ölüm için dememeliydi, tam kozmik, yani güneş sisteminin ölümüne uygun bir önerme. İnsanla ölüm düşünülen bir şey; yaşanmadan düşünülen, başımıza gelmeden düşünülen, konu edilen. Bizim derdimiz Epikuros’un kolayca atmaya çalıştığı bir şey değil ama mutlak ötekilik, benle alakası olmayan, tamamen farklı bir şey olarak sunduğu şey, aslında güneş sisteminin ölümü ya da katıksız olay dediği ya da felaket dediği şey olsa gerek. Tekniğin, insanların icadı olmadığını söylüyor Lyotard; bunun daha çok tersinin doğru olduğunu, insanların tekniğin bir icadı olduğunu… İnsanlar tekniği yaratmadı, insanların teknik yaşayışı insanlığı yarattı. Antropologlar ve biyologlar, en basit bir canlı organizmanın, geçirgenlerin, birkaç milyon yıl önce, su birikintileri etrafında, güneş ısısıyla sentezize edilmiş, küçük yosunların bile daha o zamanlar teknik bir düzenek olduğu fikrini benimserler. Teknik için insanın belli bir gelişme aşamasını, işte homo sapiens ya da homo faber’i beklemek gerekmiyor. Antropologlara göre, en ufak su birikintisinde yaşayan, ufak canlıların yaşam biçimi bir teknik düzenek, yani prensip olarak: ilke, mekanizma, çalışma prensibi olarak, demek ki o patlama sonrası ‘Nuh’un Gemisi’nin çalışma tekniği nasılsa, bir “hardware”in çalışma tekniği nasılsa, bu tek hücreli organizmaların teknik bir düzenek olarak çalışmaları da benzer bir şey. Neymiş bu düzenek? Hayatta kalması için gerekli bilgiyi, -bilgi denince, dışsal, enformasyon anlamında bilgi değil, dıştan birtakım, datalar geliyor- bir süzgeçten geçiren ve bunu belleğe yükleyen, işleyen, birtakım düzenleyici kertelerden itibaren, bazı tavırlar belirleyen, çok mekanik bir tanım tabii ki, en azından çevresine karşı kendi devamlılığını güvenceleyecek olan bazı müdahalelerde bulunan, herhangi maddi sistem, tekniktir. En genel tanım. Meşhur sibernetikçilerin tanımına uygun bir şey homeostatis: kapalı bir sistemin çevresi ile uyumuyla ayakta durması… İlla canlı, bizim anladığımız gibi cansız dünya/canlı dünya ayrımını da tamamen ortadan kaldıran bir ayrım oluyor. Onun da verileri kapma aygıtı, bu ilkel düzeneğin de diğer canlılarınki ile karşılaştırınca, bir istisna oluşturmuyor, sadece bir derece farkı var; yalnızca düzenleyici sistemi, yani işlem kodları ve kuralları daha ayrımsal, daha detaylı nitelikte. Tabii depolama yetisi daha yüksek olaraktan bilgi söz konusu olduğunda, insan her şeyi yiyip yutan bir bilgi oburudur diyor. Gerekli bilgiler, gereksiz bilgiler, neyse o ayrımı onu da aşan bir şekilde bir bilgi olduğu için diğer bütün organizmalardan farkını oluşturuyor. Şimdi bu terimler mekanik gibi geliyor bize ama işlem kodu var, kuralları, düzenekleri var, depolama yetisi var ve bunu çevresine bazı müdahaleler için kullanıyor. Yazarı da böyle tarif edebilirsiniz ama, tabii fark edebileceğiniz gibi arada karmaşıklaştırma diye bir süreç oluşturulmuş. Benzerlik olmakla beraber bir ayırt edici, indirgenemez bir farklılaşma da olmuş insanda. Çünkü bu kendi dolayımsız çevresinden karşıyı daha bağımsız kılmaya yarayan, anlambilimsel, sözbilimsel olarak, keyfi bir sembolik dünyası var. Bir kaplumbağa, tehlike görünce içine kapanıyor vs. İnsanın sembolik dünyası da görece bağımsız dış dünyadan; içine kapanık, kendi üzerine kapanık, kendi üzerine dönüşümlü, içine göndermeli olarak işleyebiliyor. Mesela idealizmin veya diğer ideolojilerin eleştirileri de buradan kaynaklanıyor. İnsan buna muktedir, yani kendi kurduğu illa dış dünya tarafından doğrulanmayan, her an doğrulanmak zorunda olmayan kapalı sembolik bir sistem, ki yanlış olabilir tanımı gereği, ve içinde huzurlu bir şekilde’ yaşayabiliyor. Ama sadece onun içinde yaşayamıyor. “Hardware”ini, yani toprakla ilişkilerini sağlayan o ara maddi organizmayı da kendisine uyumlu bir şekilde geliştirmesi sorunlu. Çevresinden tamamen kopamıyor. Görece kopabiliyor. Şimdi bu demek kendi üzerine kapanmış, “otoreferansiyel” diyoruz buna, kendi kendine göndermeli sistem, insana ait olan bu sembolik dünya, öteki organizmalardan kökten bir farklılık içinde. Bizim büyük farklılaşmamıza sebep olan şey, bu diyebiliriz. Nedir bu sistem? Neler yapmaya muktedir? Kendi kurallarını da aynı dışarıdan aldığı bilgiler gibi işleme, işlemden geçirmeye ye buradan da bilgileri başka yollarla çıkarsamaya yetenekli. Öteki basit organizmalar dışarıdan gelen enplüsleri ya da dataları diyelim, işleyip hemen çevresine bir tepki veriyor, insan, kendi işlem kurallarını, yani metot üzerine metot geliştirebiliyor. Felsefe, ancak öyle mümkün olabilir. Felsefe herhangi bir objeyi düşünmekten çok, düşünme üzerine düşünme, düşünme teknikleri üzerine düşünme anlamında bir şey. O anlamda, kendi işlem kuralları, yeniden eğilip buradan başka işlem kuralları çıkarmaya yetenekli bir şey. Hep başka şey çıkarmaya yetenekli. Bunun için de Beckett de mümkün, Kant da mümkün, ondan sonra Russell da mümkün. Birbirleri ile ortak hiç paydası olmayan yazarlar ve zihinler mümkün oluyor. Bunun anlamı şu: bunların hepsini aynı sepete doldurup, uzaya yollamanın ne kadar güç olabileceğini aslında vurgulamaya çalışsak yavaş yavaş. Çünkü bizim tanımımızın ötesine geçiyor orası. Sonuçta karmaşık canlı bir organizma değil, ama bu söylenebilirse kendi üzerine büklümlü bir organizmadır. Kendi işlem kurallarını hesaba katarak işlemini yapabiliyor. Dış dünyadan doğrulanma alması gerekmiyor. Bu anlamda bizim ayırıcı özelliğimizi, yani toprakla da bağlantımızı koymuş olaraktan, bu zihinsel zenginliğimizin ya da tinsel yaşamımızın, maddi yaşamımızdan koparılıp ayrı bir yaşantıya, biz olmaksızın bu tin yaşamının devam edip edemeyeceği problemini açıyor. Tekno bilimler ya da teknisist bilimlerin cevabı, bildiğiniz gibi “Bu teknik bir sorundur, bunun çözümü bulunabilir” deniyor. Bedensiz, bildiğimiz anlamda beden olmaksızın bir düşünceyi olanaklı kılmaya çalışıyorlar. Bir anlamda kafalarının arkasında şöyle bir eğilim, itiraf edilmese bile, var: Beckett kardeşler bir kere onları bir kenara atmak lazım. Tek-anlamlı, çift-anlamı olmayan evrensel bir iletişim sistemi. İnsanlar arasındaki anlamın evrenselliği. Gerçek kozmik boyutta bir iletişim sistemi ile bunları artık bir düzene koymak lazım. Çizgisel gelişme anlayışı, pozitivist düşünce anlayışı kabaca, genellik kazanmasının ardında da böyle bir şey var. Diğer bütün metafizik, edebiyat, sanatlar ve anti-sanatlar vs parazit olarak görülmeye başlanıyor. İnsanın büyük projesini -neyse o!- gerçekleştirmek için önümüze biraz engeller giriyor. Aslına bakarsanız, insanı açıklamak için antropolojinin, yani tek bir disiplinin mümkün olabileceğini iddia ederekten yola çıkılmaya başlanıyor. Bu afişte de gördüm, “post-modern durum” başlığı konmuş afişte, aslında bir anlamda bilimlerin postmodern durumunun da bir özeti sayılabilir. Yani insanlığın, metafiziğin, tarihin, Batılı olsun olmasın bütün bu zenginliklerin artık teknisist, tek boyutlu bir şey içinde sıkıştırılması, soluk bir kopyasından tatmin olunması olgusuna, olumsuz anlamda post-modern durum diyebiliriz. En azından Lyotard’ın, Post-Modern Durum adlı kitabındaki anlatılan durum bu. Hâlbuki çeşitli düşüncelere göre insan düşüncesi, ikili modelle işlemez, yani bilgisayarların bugün işlem biçimi olan enformasyon var, enformasyon yok şeklinde elektrik akımlarını anlayacağı dilden işlemez. Nasıl işler? En küçük haber birimi olan “bit” ya da “bayt” neyse, ondan hiç işlemez diyor, sezgisel varsayımsal biçimlenişlerden itibaren çalışır diyor. Kesin olmayan, muğlak, belli bir kod veya önceden belirlenmiş bir okuma kapasitesine göre seçilmişe benzemeyen verileri kabul eder. Oysaki makineler, okuyucu hangi enformasyonları almaya ayarlanmışsa, onları alabiliyor, insanın ise önceden bir kodu olması gerekmiyor enformasyonu alıp saklaması ve başka bir yerde kullanması için… anlık çağrışımlara sokmak için. Ne buluyorsa kabul ediyor anlamında, “bilgi-obur” derken o anlamda var; “paraziter”, nitelikteki şeyleri de barındıran bir şey. Yalnızca tek bir noktaya odaklanmaz diyor insan zihni, aynı zamanda yanaldır da. Önemli olan, önemsiz olandan: verilerin hiçbirini dışta bırakmaya, bir sayımını yapmaya gerek duymaksızın ve de bunların her birinin önemini, hedeflenen şeye göre bir deneme yanılma dizileri ile saptamaya kalkışmaksızın ayırt edilebilir. Makineleri yapacağız diye, biz kendi zihnimiz de öyle çalışıyor zannediyoruz. Makine yapabilelim, onlarla iletişim kurabilelim diye biz de aslında makineler gibi düşünmeye çalışıyoruz. Bu deneme-yanılma metodunda, yani egzostikte, bir şekilde teker teker bütün dataları gözden geçirip sonuca ulaşma diye bir şey yok insan zihninde. Descartes’ın meşhur Metot Üzerine Söylem ‘inde iddia ettiği türden, eksiksiz olaraktan tekrardan hiçbir şeyi unutmadığımdan emin olmak için bütün verileri ile yeniden gözden geçiririm şeklinde bir şey yok diyor insan zihninde. Bu, makineleri yapmada çok işimize yarıyor, bunu kenara atalım demiyoruz şüphesiz. Ama biz farklı düşünüyoruz. Aynı zamanda farklı da düşünmeye muktediriz. Giderek bunlar törpüleniyor ve yok oluyor. Olay bu. Yok olmakta olan bu. Kayda geçilemeyen şey bu. Gutenberg Galaksisi’nde kaybolmakta olan belki de giderek bu. Nasıl işlermiş peki insan zihni? Husserl’in gösterdiği gibi, düşünce bir ufku gözler. Daha başta bir “horizon” var, ufuk var, tek bir şeye odaklanmıyor, bir ufuk var. “Çevren” de diyebiliriz buna.

Hukukta da kabaca, önce verili bir hukuk sistemi vardır, vakaya bakarsınız, o sisteme göre yargılarsınız. Sadece bundan ibaret değil, vakalardan kural çıkarma olayı da var. Yani, önünüzde mutlak tikelliği içinde vaka, olay var. Beckett vakası da olabilir, onun gibi bir şey de olabilir; bir hastanede psikiyatristsinizdir, bunun gibi pek çok vaka daha olabilir. Bunları sistematize edebilecek o genel ufku ve örüntüyü kurabilmeniz lazım. Bunlar, önceden verili herhangi bir metotla kurulmuyor. Kant bundan dolayı mesela, “düşünündü yargı” demiş. Direkt kuralın vakaya uygulanmasından çok farklı olan, sürekli kendini yenileyen, dönüşüme açık olan bir anda “düşünümlü yargı”ya da orijinali jugement reflechissant, Fransızcası daha doğrusu, diye adlandırmış. İnsan zihni demek ki “şu programı al, uygula ve sonuca ulaş” şeklinde çalışmıyor; programlama diye bir şey var ama, programlamanın uygulanması diye bir şeye indirgenmiyor. Ve de insan düşüncesi, bir çeşit biçimsel mantığın iddia ettiği gibi, eğer işte “şu öyleyse, bu da böyledir” türü bir mantıksal çıkarımsamaya sıkışmış değildir. Aynı zamanda analojik diyebileceğimiz işlemler de yapmaya muktedirdir. Bu makineleri henüz daha yapamamaktadırlar. Mesela bu tam anlamıyla mantıksal bir önerme. Klasik mantığın önermesi değildir, “-miş gibi”leri de hesaba katan. Bu Kant’ta olağan bir şeydir mesela. Kant, basitçe eleştirinin ve yargının filozofu gibi algılanıyor ama, Kant aynı zamanda kural olmadığı yerde kural varmış gibi, son derece uçurumsal bir şey… yani sahtekârlığa girmiyor bu. İnsan birçok durumda, yani öyle vakalar var, kural yok, varsayaraktan, sonuçlara çıkmak durumundasınız. Bunları işte hakikatte diye sunmanız söz konusu değil. Bunlar sürekli kendini organik bir şekilde dönüşüme uğratan şeyler. Bir makine, yani bu meşhur kozmos’a gönderilecek olan…

‘Nuh’un Gemisi’ bu anlamda statik bir tnemoire, statik bir bellek olamaz. İnsan düşüncesi çünkü her anıyla anılacak insan düşüncesi demeye layık olan şey, kendini sürekli ‘reflechissant’ dediğimiz şekilde, düşünündü bir şekilde uyarlayan, değiştiren bir şey. Çünkü sadece saptama yapmakla yetinen bir düşünce değil. Özdeşlikler üzerine kurulu değil. Onu da kullanıyoruz. Mesela özdeşlik mantığı dediğimiz ya da çelişmezlik mantığı dediğimiz, bizim mantık sistemimizin ufak bir parçası. Çok işe yarayan bir parçası ama, sürekli rektifiye edilmesi, düzeltilmeye uğratılması gerekli bir şey. Buradan yavaş yavaş Lyotard, bizim “zekâ ilkesi” ya da anlayış gücümüzün, beden dediğimiz fonksiyonlarımızdan ayrılmazlığını söylüyor. Birçok filozof, önce ayrılabilirliğini ispat etmeye çalışıyorlar ki zekâda bizden bağımsızca yaşamını sürdürebilsin, insanlık yok olduktan sonra. Bu, vaktimiz olmayacak şüphesiz, cinsel fark mı yani, beden, bu dünyadaki varoluşumuz deyince, öteki organizmalarla ortak yanımız deyince, cinsel fark yani iki tür insan var, erkek-kadın anlamında cinsel farklılıkla ilişkisine kökensel ilişkisi üzerinde duracak, düşünmeye sevk eden şeyin bu cinsel fark olduğunu, bu karmaşık sistemin cinsel farktan kaynaklanmış olabileceğini, bu farklı düşünme zorunluluğundan ve düşünme olanaksızlığından kaynaklanmış olabileceğini söylüyor. Yani bizim diyelim ki, basitçe özdeşlik ve saptama mantığına indirgenemeyen, paraziter diyebileceğimiz kolayca çöpe atabileceğimizi zannettiğimiz ve “Tinin yaşamı”nı oluşturan o karmaşık literatürün, edebiyatın aslında cinsel fark dediğimiz düşünceye kendini veren, ama tam olarak üstesinden gelemediği şeyden kaynaklanmış olabileceğini söylüyor. Bu anlamda da arzunun demek sadece düşüncenin değil, düşünceyi bir anlamda motive eden arzunun da ondan ayrılamayacağını söylüyor. Bir anlamda gelecekteki “egzotüs”, biliyorsunuz Tevrat’ta da bir “egzotüs” yani çıkış olayı olmuş, Mısır’dan çıkış, buna benzer bir “egzotüs” için daha felsefenin, en azından çok daha zorluklar çıkarmaya devam edeceğinin haberlerini vermiş oluyor. Ben bu şekilde bırakmak istiyorum. Tabii ki daha uzmanca yaklaşımlar olabilir Lyotard’ın önemli metinlerine, ama zamanımız bu kadarına el veriyor.

29 Mayıs 2001
Dante’den McLuhan’a 24 Başyapıt Üzerine Konuşmalar
SALI TOPLANTILARI 2001-2002 İSTANBUL

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz