Türkiye’den: İslamcı söylemin cinine dikkat – Ece Temelkuran

Başbakan, kendisine ne zaman politik tutuklular hakkında bir soru sorulsa, zamanında kendisini desteklememiş olanların şimdi konuşmaya hakları olmadığını ima ederek kendi tutukluluğunu gündeme getirdi. Muhalefet ne zaman bireysel özgürlüklerin gerilemesinden söz etse, Erdoğan ve akıl hocaları, muhafazakar dindar insanların ibadet özgürlüğünün kısıtlandığı günlerden bahsettiler. Nihayet, ne zaman sosyal hakların dindar hayırseverliğin konusu haline gelmesine yönelik bir eleştiri yapılsa, başbakan adaletin dinden doğduğunu söyleyen banal söylemi kullandı. Görev süresi boyunca, ne zaman kendi menfaatlerine uymayan bir toplumsal itilaf söz konusu olsa bunların hepsinde çok güçlü kapanış vurguları yapmakla nam saldı. 

Türkiye’den: İslamcı söylemin cinine dikkat

Bugünlerde Tunus’u ve bu ülkenin ılımlı İslamcı iktidar partisi al-Nahda’yı izlemek, çok sıkıcı bir filmi ikinci kez seyretmeye benziyor.

al-Nahda lideri Ghannouchi, haydi kendilerinin tek başarılı demokrasiye geçiş örneği oldukları iddiasını bir yana bırakalım, çoktan yalnızca Tunus’taki değil bütün Arap dünyasındaki Arap Baharını harekete geçirenler kendileriymiş gibi konuşmaya başladı bile. Partinin bu belagatli sözlerine daha önceki açıklamalarını da ekleyelim: “Ben Ali rejiminin gerçek mağdurları solcular değil, biziz”.

Bu da bana Türkiye’deki iktidar partisi AKP’nin ilk yıllarını hatırlatıyor. Ki zaten al-Nahda da seçim çalışmaları sırasında “Türkiye Modeli” ni benimsediklerini sürekli tekrarlıyordu.

al Nahda’nın, AKP’nin, Türkiye’deki muhalefeti, kamusal alanda ve entelektüel çevreler üstünde bir ifade hegemonyası oluşturmak suretiyle uzunca bir süredir felç etmiş olan “Söylem Cinini” ödünç aldığı açık. Türkiye’de çok yakından tanışma fırsatına kavuştuğumuz bu kullanışlı söylem cini, sadece efendisinin siyasi hedeflerine hizmet etmekle kalmaz. Fakat aynı zamanda demokrasiye, toplumsal eşitliğe karşı olan ve hatta bazen akla bile muhalefet eden her türlü siyaseti de meşrulaştırır. Böyle de keskin İsviçre çakısı gibidir işte bu cin!

Paris’te düzenlenen bir “Arap Bahar”ı yuvarlak masa toplantısı bana Tunuslu ve ayrıca Mısırlı devrimcilerin bu söylem cininin marifetleri konusunda uyarılmaları gerektirdiğini düşündürdü. Sunni muhafazakarlığının devrimlerini çalıyor oluşu nedeniyle değil, daha ziyade, nasıl bir şizonfrenik politik atmosfere maruz kalacakları konusunda uyarılmaları gerekiyor.

AKP iktidara geldiğinde, ezilmişlik retoriğini her fırsatta kullanmaya başladı. Türkiye’nin modern tarihinde, dindar insanların modernleşmiş, Batılılaşmış devlet seçkinlerinin aşağılamalarına maruz kalmasının tarihsel bir gerçekliği olduğundan, bu retorik bütünüyle yersiz de değildi. Ayrıca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi de cezaevinden yeni tahliye edilmişti. “Camiler kışlamız, minareler süngümüz” dizelerini içeren bir şiire atıfta bulunduğu için cezalandırılmıştı. Bu konuşma laik devleti devirmeyi amaçlayan bir girişim olarak görülmüştü. Zaman içerisinde, ezilenin ezen haline dönüşümünü izledik; elbette söylem cininin de ufak tefek yardımlarıyla!

Başbakan, kendisine ne zaman politik tutuklular hakkında bir soru sorulsa, zamanında kendisini desteklememiş olanların şimdi konuşmaya hakları olmadığını ima ederek kendi tutukluluğunu gündeme getirdi. Muhalefet ne zaman bireysel özgürlüklerin gerilemesinden söz etse, Erdoğan ve akıl hocaları, muhafazakar dindar insanların ibadet özgürlüğünün kısıtlandığı günlerden bahsettiler. Nihayet, ne zaman sosyal hakların dindar hayırseverliğin konusu haline gelmesine yönelik bir eleştiri yapılsa, başbakan adaletin dinden doğduğunu söyleyen banal söylemi kullandı. Görev süresi boyunca, ne zaman kendi menfaatlerine uymayan bir toplumsal itilaf söz konusu olsa bunların hepsinde çok güçlü kapanış vurguları yapmakla nam saldı.

Bu durum özellikle ilk yıllar için geçerliydi. Muhalefet, yani laik, modern, Batılılaşmış üst orta ve orta sınıflar, başbakan ne zaman dine atıf yapan bir beyanda bulunsa dehşete kapılıyorlardı. Başörtüsünden ya da çocukların gittiği kuran kurslarından her söz edilişinde, Batılılaşmış ve laik bir devlete duyulan tutkulu Kemalist özlemler biraz daha harlanıyordu. Başbakan asla açıkça “Biz Allah’ın partisiyiz” diyerek haleflerinin hatalarını tekrarlamadıysa da, kullandığı retorik çoğu zaman bir tür dinsel ima içeriyordu.

Muhalefet önce şok oldu, sonra çoğu zaman bu dinsel atıflarla ilgili tartışmaların içine sıkışıp kaldı. Tahmin edilebileceği gibi, halkın çoğunluğunun Sünni Müslüman olduğu bir ülkede, laik ve dindar saflaşması etkesindeki bir tartışma, sadece Sünni Müslümanların hayatta kalabileceği bir çıkmaz sokaktır. Öyle de oldu. Söylemini laiklik üzerine kuran muhalefet, söylem cini tarafından yalnızca ezilmekle kalmadı, aynı zamanda alaya alındı ve aşağılandı. Cin, Allah’ı ve demokrasiyi karşılıklı bir ilişkili içinde kullanacak kadar da cingözdü. Tunusluların ve Mısırlıların dikkatle okuması gereken yer de işte tam burasıdır.

Bugün, Tunuslular, özellikle de Kasbah’da demokrasi için mücadele eden gençler ve Tahrir’de aralarındaki farklılıklara aldırmadan bir olmanın büyüsünü tecrübe eden Mısırlılar, al- Nahda’nın ya da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Şeriat hakkındaki yorumları yüzünden şok yaşıyorlar. Özellikle Tunus’ta, Ghannouchi’nin barların kapatılması ve İslami yasaların yeni Anayasa’nın temel kaynağı olacağı konusundaki son beyanatlarından sonra, bu cesur insanların, siyaset otobanının tam ortasında otomobil farına yakalanmış geyikler gibi kalakaldıklarını görüyorum.

Ben bu yüzleri 10 yıl öncesinin Türkiyesinden hatırlıyorum. Türkiye’deki muadilleri gibi onlar da daha şimdiden bu yeni siyasi alanla uğraşamayacak kadar felç olmuş durumdalar. Bunun nedeni, çoğunluğu Müslüman olan muhafazakar bir ülkede, sıradan adamların gözünde muhalefeti şeytanın sözcüsü haline getirmeyecek ya da seslerini yükseltenlerin sadece kendi hedonist hazlarıyla ilgili kaygısız burjuvalar gibi anlaşılmasına mahal vermeyecek bir karşı söylemin yaratılmasının neredeyse imkansız olmasıdır.

Bu durum Türkiye’de hep böyleydi ve hala da böyledir. Örneğin, daha birkaç gün önce Başbakan Erdoğan dindar bir nesil yetiştirmeyi amaçladıklarını söylediğinde, bu açıklaması şiddetli eleştirilere yol açtı. O da cevap olarak: “Çocuklarımız tinerci mi olsunlar istiyorsunuz” dedi. Muhalefet nerdeyse söyleyecek söz bulamazken, kendisi “ben dindar ve kindar bir nesil yetiştirmek istiyorum” diyerek tartışmayı yepyeni bir düzeye taşıdı.

Kendisinin güçlü kapanış konuşmaları yapmakla nam saldığını sanırım önceden de söylemiştim.

Çoğunluğun İslam’a inananlardan oluştuğu ülkelerde, modern bir görünüme sahip olan ve neoliberalizme sadakat gösteren ılımlı İslamcı bir hükümetle tartışmanın son derece zor olduğu kabul edilmelidir. Yalnızca ülkenizin sıradan insanları size karşı kolayca kışkırtılmazlar, aynı zamanda Amerikan tarzı demokrasiyi benimsemiş olan koca bir dünya da sizi umutsuz kaderinizle başbaşa bırakır. Fakat gerçek tehlike, şu ya da bu biçimde demokrasiyi temsil ettiklerini iddia ettikleri zamanlar haricinde, Allah’ın partisi olduklarını ilan ya da ima eden bu partilerden kaynaklanmaz.

Türkiye’de, bu durum, AKP’ye karşı olmanız halinde, sizin darbeleri ve ordunun siyasette güçlü bir eli olmasını desteklediğiniz anlamına gelir. Tunus’ta, çok yakında yaşanacak gibi göründüğü üzere, al-Nahda’ya karşı olmanız halinde, eski rejimi destekliyorsunuz demektir. Cin, Mısır’da da eminim ki, yerel ihtiyaçlara aynı biçimde uygun düşen birşeyler bulup çıkartacaktır.

Söylem cininin, sıra tarihi yeniden yazmaya geldiğinde çok başarılı ve pervasız olduğunu da eklemeliyim. Üstelik Tunus ve Mısır’da, ben şahsen, “bu ülkenin gerçek halkı biziz, siz seçkinlersiniz. Kesin sesinizi!” gibi Türkiye taklitçisi bir retorikle sürekli fırtınaların kopmasını bekliyorum. Yani bu partiler, esasen, demokrasiyi temsil eden gerçek ve ezilen halkın kendileri olduğunu ifade eden söylem cinini kullanarak bir açmaz yaratmaktadırlar. Bu da oldukça tartışmaya gelmez bir durum gibi görünüyor, değil mi? Yani özgürlük ve eşitlik için kanlarını döken bu Tunuslu ve Mısırlı gençler tümüyle umutsuz bir durumdalar mı? Öyle düşünmüyorum.

AKP’nin 10 yıllık politikalarını izlerken, aslında muhalefeti tüketmekle sonuçlanmayan yalnızca üç muhalefet eylemi olduğunu gözlemledim.

Birincisi, eylemlerini sosyal haklara dayandıran bir taban örgütlenmesi olan Halkevleri’nden geldi. Halkevleri, AKP’nin sosyal hakları hayırseverliğin konusu haline getirme politikalarını tersine çeviren bir örgüttür. Temel dayanak noktaları, dini kuruluşlar üzerinden yapılan ekmek ve kömür dağıtımlarının aşağılayıcı olduğu; oysa ekmeğin ve barınmanın anayasal bir hak olduğudur. İkincisi, faaliyetlerini otobüs bileti fiyatları ve harçların yükselmesi gibi görece dünyevi konulara dayandıran Öğrenci Kolektifleri’nden geldi. Her ikisi de hiçbir dinsel alt metni olmayan sol örgütlenmelerdir. Her ikisi de AKP’nin öğrencileri ve yoksulları ezen gerçek yüzünü ortaya çıkartan biçimde, hükümet tarafından terörist örgütler olarak yaftalanmışlardır.

Üçüncüsü ise, toplumsal eşitlik gündemi olan solcuları ve siyasal İslamcıları yanyana getiren bir “iftar”dır. Ramazan boyunca iftarlarını, AKP hükümetinin yeni zenginlerinin mekanı olmakla nam salan 5 yıldızlı bir otelin önünde açtılar. Yani söylem cininin yarattığı açmazı kıracak bir tercihin olduğu açıktır. Bu ise, muhalefeti sosyal haklar meselesi üzerinden inşa etmektir. Bunu dinsel çağrışımlarla harmanlayıp harmanlamayacağınızsa doğal olarak size kalmıştır.

Bir başka önemli not: AKP’nin yeni neslin muhakkak dindar olmasını değil daha ziyade itaatkar olmasını istediği açıktır. Yoksa gençlerin Ramazan boyunca oruç tuttuğunu görmekten mutlu olurlar ve oruçlarını sokakta açmalarını önemsemezlerdi.

Elbette bu stratejiyi benimsemiş olmak sizi kesinlikle dünyada daha az yalnız hale getirmez. Mısır, Tunus, Türkiye gibi ülkeleri daha şimdiden, kıçlarına vurulmuş “Doğu için iyi” damgasıyla ılımlı İslamcı ülkeler olarak etiketlemiş olan Avrupalı ve Amerikalı siyasetler, sosyal adalet sorunu üzerine inşa edilmiş olan bir muhalefetten pek hoşlanmayacaklardır.

Kendi deneyimimden bildiğim, bu ülkelerdeki demokrasiyi göklere çıkartan Batılıların, “sosyal adalet” lafını duyduklarında ödlerinin koptuğudur. Maazallah! Sınıf savaşımıyla bile sonuçlanabilir! Uluslararası medyada Tahrir için “ideolojileri yok’ diye alkış tutanlar, söz konusu sol söylemin 60’ların “Komünizmle Mücadele” kampanyalardan sağ çıktığını görmekten hoşlanmayacaklardır.

Ama en azından, muhalefeti sosyal haklar ve sosyal eşitlik üzerine inşa etmek, değişim isteyen muhalefeti değil, söylem cinini araba farına yakalanmış geyiğe dönüştürecektir.

Ece Temelkuran
[Mart 2012  Bu yazı Lübnan’da yayınlanan Al Akhbar gazetesinin internet sitesinde İngilizce Fransızca ve Arapça’da da yayınlanmıştır]

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“İnsan tüm varlığıyla doğanın bir parçasıdır” Marks’ın Çevre Üzerine Görüşleri – Sıtkı Akın

1989 yılında Berlin duvarının yıkılması ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin 1991’de resmen kapitalist sisteme geçmesiyle birlikte dünyada daha önce...

Kapat