Şaşan, sorgulayan ve merak eden öğrenebilir ancak – Kutsiye Bozoklar

Ünlü filozof Sokrates: “Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez’ demiş zamanlar önce. Anadolu’da doğup büyüyenler için, çok yaşamsal bir söz bu diye düşünüyorum. Sorgulamak ve şaşmak, insanı ve bilimi geliştiren itkilerden başlıcası olmalı. Hep anlatılan öyküler vardır bize okullarda. Anadolu’lu Arşimed, banyoda tasın su yüzeyinde kaldığını görünce “Evraka, evraka!” diye bağırarak sokağa fırlar. Ünlü Arşimed kanunları böylece bulunur. Newton’un başına elma düşer. Ünlü fizikçi yerçekimi kanunlarını keşfeder. Bize anlatılan bu rutinleşmiş öykülerin çarpıcı yanı, bilim adamının sorgulayan aklıyla, her gün herkesin gördüğü, baktığı ve sıradan saydığı bir şeye şaşmasıdır.
Sorgulamak ve şaşmak, devrimcinin de vazgeçilmez özellikleri olmak zorundadır.
Biz ‘Anadolu’ diyoruz. Anadolu, Yunanca Anatole’den geliyor. Antik Yunanlılar, Ege’nin batı yakasını ‘Avrupa’, doğu yakasını da 4 Asya’ olarak görmüşler» Bizanslılar Asya’ya ‘Anatole’ di- yorlarmış, bu Türkçe’de Anadolu halini almış. Antik Yunanlı için “Doğu” Ege’nin karşı yakasıymış. Peki “Batılı” için “Doğu” neresidir, diye düşünüyor insan. Thierry Hentch “Hayali Doğu” üst başlıklı kitabında bu kavramın nasıl göreli olduğunu anlatıyor bize. “Hayali Doğu bir kavram olarak Batı’nın tam karşıtıdır ve sınırları belirsizdir: Dünyanın geri kalan her yerini, yani Batı’nın kendisi ve kendisinin uzantısı saymadığı her şeyi içine alabilir. Ama, eğer Doğu bizim için ötekinin en mükemmel ifadesi haline gelmiş, bu ötekilik (vahşi yaşam kavramı dışında) hemen her zaman Asya’ya ve büyük Asya uygarlıklarına mal edildiği içindir Thierry Hentch’in kitabını okuduğumda beni şaşırtan kendi kabullerim oldu. Antik Yunanlılar “Doğu”yu Ege’nin doğu yakasından başlatırlarmış, demiştik. Bu durumda, Doğu’nun batı sınırı, Ege denizinden geçiyor. Peki “Avrupa” neresi, Avrupalılar sınırı nasıl çizmişler? Hentch bize bugünkü “Doğu” kavramının 17’inci yüzyılda şekillenmeye başladığını kanıtlıyor. Aydınlanma çağıyla birlikte “Doğu” topyekün bir ötekiliğin ortaya çıkışı olarak kendini kabul ettiriyor. Doğu, ancak 19’uncu yüzyılda “Batı”ya ters gelen ne varsa onun temsilcisi kabul edilmiş, modernliğin her anlamda karşıtı sayılmış, ancak “Avrupa felsefesi de bugün Batı düşüncesine egemen olan dünyaya ve geleceğine ilişkin etnik- merkezci bir bakış açısıyla Batı Asya nın büyük antik uygarlıklarını kendi evrensel tarihine katmıştır.”
Modern Batı, belli başlı dayanak noktalarını Dicle’den Nil’e kadar uzanan bereketli hilalden almak zorundayken Doğu buraların öteleridir. Mezopotamya, Nil’de yeşeren uygarlıklar, Sami ve İran antikçağı hep ‘Batı’ya dahil edilir. Ama Helen uygarlığının oluşmasıyla bu zorunluluk ortadan kalkar. İran, artık Avrupalı karakterini yitirebilir ve Asya’ya dahil olur. O tarihten sonra Doğu- Batı ayrılığı başlayabilir. Çünkü artık Helen kültürü Batı’nın kendi kültürüne vermek istediği tarihi derinlik gereksinmesini karşılamaya yeter. Böylece egemen Batı uygarlığının insanlığı nasıl kendine indirgediğinin bir panoramasını buluruz T. Hentch’in kitabında.
Sizler kitap okurken nasıl bir ayrım yaparsınız bilmiyorum. Benim “kendim için” diye bir kategorim var. Daha çok sevdiğim ve meraklısı olduğum konular üstüne okuyorum bu bölümde.

“Hayali Doğu” da böylesi kitaplardan biriydi. Kitabı okuyup bitirince, Batı’nm bu “etnik-merkezci” bakış açısını nasıl “içselleştirmiş” olduğumu gördüm kendi payıma. Rize her ne kadar “Sümerlerin ve Eti’lerin Türklüğü Üzerine” bir şeyler öğretmiş de olsalar, bu eklentinin dışında eğitim,sistemimiz Avrupa-Merkezci bakış açısıyla şekillendiği için, Batılı’nın bu “insanlığı kendine indirgeme olayını” Önsel olarak benimsemişiz. îşte sunulanı sorgulamadan kabul etmenin bir örneği daha. Soru soran değiştirmek isteyecektir, öğrenen yanlışları tekrardan sakınacaktır. Ve tabuları yıkacaktır. İşte Belge Yayınları’nın “Marenostrum” dizisi de, bunu yapma niyetiyle ardı ardına kitaplar yayınlıyor.
Size daha önce bu dizide yayınlanan Yorgo Andreadis’in Tamama ve Ertuğrul Aladağ’m Ândonia’sından söz etmiştim. Tamama, Yunanlıların “Küçük Asya felaketi” dedikleri “Göç”ten önce Karadeniz’li bir Pontus’lu kızın öyküsünü anlatıyor bize. Andonia ise Batı Anadolu’dan yollanan kardeşlerimizin öyküsü. “Kalbimde evimin bir resmini saklamıştım” dediğini düşündüğüm Andonia’nın ve tüm Ege’li Rumların acılarının öyküsü. Dizi devam ediyor; Çılgın Kuşlar Gibi, Moskof Selim, yine Andreadis’den “Neden Kardeşim Hüsnü” ve en son Hemşin Gizemi.
Geçen yılın sonlarında Yeni Yüzyıl gazetesinde Karadeniz bölgesini anlatan bir dizi yazı yayımlandı. Kentler, özellikleri, tarihçesi anlatılıyordu. Sıra “Hemşin”e geldiğinde yazının çok küçük bir bölümünde “Ermenice” konuşanlardan ve îslamlâşmış Ermenilerden söz eden satırlar yer aldı. Vay, sen misin bunu yazan! Ardından birçok Hemşin ileri geleninden -her ne demekse- açıklama geldi. Hemşinlilerin nasıl öz be öz Türk olduğunu anlatıyordu, söylemeye gerek yok, tekzip yazılarında/Bunları okuyunca aklıma yine Belge Yayınlarından çıkan “Pontos Kültürü” adlı kitap geldi. Araştırmacı Ömer Asan, Of-Erehköy’lü. Köylüler kendi aralarında ‘Rumca’ dedikleri bir dil konuşuyorlarmış. Asan merak edip sormuş “Bu dili nereden öğrendiniz?” diye, aldığı yanıt: “Biz bu dili zaten konuşuyorduk, Türkçe’yi sonradan öğrendik”

olmuş. İşte böylece yola çıkmış Ömer Asan ve “Pontos Kültürü”, Asan’ın “Ben kimim” sorusuna bulduğu yanıt olmuş. Asan, kendini Pontos’lu sayıyor. “Khaldler, Elenler, Persler, Ermeniler, Araplar ve Oğuzların oluşturduğu kültüre” Pontos kültürü diyor. Coğrafi olarak Küçük Asya’nın Doğu Karadeniz kesimine “Pontos” deniyor. İşte Hemşin de Doğu Karadeniz’in geçit vermez dağlık yörelerinden birinin adı. Milattan sonra 8’inci yüzyılın ortalarında Ararat yöresinden Ermenilerin gelip yerleştiği sanılıyor. Ermeni araştırmacı Levon Haçikyan’ın konuyla ilgili küçük ama önemli araştırması, profesör Parayur Muradyan’ın ‘Önsöz’ü ile sunuluyor, Hemşin Gizemi’nde. Ayrıca Türkiyeli araştırmacıların anlattıkları da yorumlanıyor. Muradyan, kitaba yazdığı tanıtımda: “Bilimler Akademisi üyesi rahmetli Levon Haçikyari ın bu araştırmasında Hemşin adını taşıyan toplumun kimliği, kökeni, tarihi kültürü ve kısmen de diliyle gerçekten ilk kez tanışma olanağı buluyoruz. Bu tanışma ise kuşkusuz, hem Ermeniler, hem Türkler-, hem de Hemşinliler için çok faydalı olacaktır. Bu sonuncuların değişik etnik varlığı, Ermenilerle Türklerin bir arada var olması ve tarihsel koşulların gelişmesi sonucudur, bu nedenle sabırla ve temelden açıklanması gerekiyor” diyor ve ekliyor: “Okuyucunun görüş açısının ‘Müslüman-Hıristiyan’ kutuplaşmasını yenmeye hazır olup olmadığı ise ayrı bir sorundur. Uluslarımızın tarihi ne bunlarla başlar, ne de bunlarla bitecektir. Biz Hemşinlileri doğuran halklar olarak, mirasımızın tarihsel yazgısını tanıyıp karşılığını temin etmekle yükümlüyüz.”
Yaklaşık 17’inci yüzyıl ortalarında ‘İslamlaştırılan’ yörede, tıpkı Asan’ın anlattığı Erenköy’de olduğu gibi halk arasında Ermenice konuşuluyor. Hale Soysü’nün anlatımına göre; Hemşinli- lerin Doğu grubu Ermenice, Batı grubu ise, içinde Ermenice sözcüklerin de yer aldığı değişik aksanlı bir Türkçe konuşuyor. Eski Ermeni geleneğinin ürünü olan Vartovar ve Hadoç gibi şenlikler de özgün adlarıyla hala sürüyor. Kitapta anlatılan Derindas-Terin- tas şenlikleri ise Newroz geleneği ile eşleşmiş görünüyor ve ateşe

tapma ya da kutsal ışık-alev geleneğinin Hıristiyanlığa aktarılmış biçimi oluyor.
Marenostrum dizisi, halklarımızın zenginliğini ortaya koyuyor. Andreadis’in kardeşi “Hüsnü”nün, “Doğululara karşı beslediği” ırkçılığa varan önyargıları bir tarafa bırakırsak, kitapta, ayak bastığımız her kentin öyküsünü ve acılarını görebiliriz. Türkler, Anadolu’ya ilk girdiklerinde yörede 20 milyon ‘Rum’un var olduğundan söz eder tarihçi Dimitri Kistikis. Göç sırasında ise 2 milyonluk bir nüfus sözkonusudur. Kistikis şöyle bir iddiada bulunur: “Öte yandan suni müslümanların önemli bir bölümü, islam’a sonradan geçmişti. Yani bugünkü Türk halkının bir bölümü Yunan -ya da daha genel bir deyişle- Ortodoks asıllıdır.” Çok değil, yarım yüzyıldan daha uzunca bir süre önce Anadolu coğrafyasının, bugünkünden çok farklı bir etnisite arzettiği ortada. Yirmili yılların sonlarına dek uzanan süreçte Anadolu toplumunun demografik yapısı trajik bir biçimde değişmiştir. Kuşkusuz bizim işimiz, tarihsel haksızlıkları düzeltmek değil. Ama yeni bir boğazlaşmanın eşiğinde dünü öğrenmek, biz ve öteki ayrımının ne denli göreli olduğunu kavramak açısından gerekli. Sürekli soran ve şaşmayı bilen kişiler olma ihtiyacına vurgu yapmamız da bundan. Şaşan, sorgulayan ve merak eden öğrenebilir ancak. Araştırmacı Neoklis Sarris:
“Elimizdeki bilgilere göre Anadolu da tarihsel etnik grupların kendi öz kültürleri, kendi dilleri vardı. Örneğin M.SIII. yüzyıla kadar Kapadokça ve Gotikçe, V. Yüzyıla kadar yeni Frigce konuşulmaktaydı. Bu diller, yazılı olmadıkları için ortadan kaybolmuştur. Ancak dilbilimciler, yakın çağa kadar Anadolu’da konuşulan dillerin bazı lehçelerinde bunların izlerini bulabilirler.
Kaybolmuş dillerin izi, muazzam bir kültür mirasına tanıklık eder. Bu eşsiz miras, nesilden nesile binlerce sene varlığını korumuştur. Toplumsal tortu şeklinde, belki işlev değiştirerek, güncel hayatımızda devamını araştırmak mümkün. Hiçbir halk kendi öz mirasını reddedebilir mi? Etse de o halkın kimliği ne olabilir?

Reddedilmiş veya kaybolmuş kültür mirası, onu inkar edenlerin inadına, intikamını er geç alır” diyor, haklı olarak.
Değerler ortaktır ve onları yok ettiğimizi sandığımızda kendimizden bir parçayı ortadan kaldırıyoruz demektir. Genel olarak “Karadenizlilerin çok tutucu Müslümanlar ve milliyetçi kişiliği gelişmiş insanlar olarak bilindiğini düşününce, tarihin ironisine şaşmamak mümkün mü? Gramsci: “yeni bir kültür yaratmak, sadece ‘orjinal’ keşiflerde bulunmak değildir. Yeni bir kültürü yaratmak, çoktan keşfedilmiş gerçekleri eleştire eleştire ‘topluma maletmek’, bunları bir eylem klavuzu haline getirmek için var gücümüzle çalışmaktır” diyor. Elimizde alabildiğine zengin bir hazine var, ama sınırları yıkmak ve tabuları kırmak da bize düşüyor. Sorular sormayı öğrenmeyenler sorunlarını çözemezler. Sorunların kökü ise tarihte olduğuna göre, bugünü çözmek için düne bakmayı bilmek gerekiyor. Yeni bir ortak yaşam kültürü oluşturmanın aciliyeti ortada, bu kültürün kökleri ise geçmişimizde var. Marenostrum dizisi bu ortaklığı belgeleyerek olumlu bir işlev yerine getiriyor.

1999
Sorular ve Sorunlar
Kutsiye Bozoklar
Sanat ve Mücadele

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İspanyol ressam ve özgün baskı sanatçısı; Salvador Dali ve resimleri

Salvador Dali, ressamlığın yanı sıra heykelcilik, fotoğrafçılık ve filmcilikle de ilgilenmiş, Amerikalı animasyoncu Walt Disney ile beraber yaptığı Destino adlı kısa...

Kapat