Tüm hastalıkların en kötüsü olan umutsuzluk ve umutsuzluğun evrenselliği

Hekimlerin dedikleri gibi nasıl tam olarak sağlıklı bir insan yoksa, yakından bakıldığında, içinde bir tedirginliğin, bir bozukluğun, bir uyumsuzluğun, nereden kaynaklandığı bilinmeyen veya hatta bilmeye cesaret edilemeyen bir korkunun, dış bir olaydan kaynaklanan bir korkunun veya kendiliğinden olan bir korkunun bulunmadığı ve umutsuzluktan bağışık tek bir insanın da olmadığı söylenebilir; böylece hekimlerin bir hastalıktan söz ettikleri zaman kuluçka dönemini anmaları gibi, insan, ruhunda ender olarak, açıklanamayan bir korkunun içsel varlığını ortaya koyduğu bir hastalıktan geçer. Ve ne olursa olsun, hiç kimse umutsuzluğa düşmeden ne Hıristiyanlığın dışında -eğer gerçek bir Hıristiyan değilse- ne de bizzat Hıristiyanlığın içinde yaşamamıştır ve yaşamıyorduk çünkü tam olarak Hıristiyan olunmadıkça insanın içinde her zaman bir umutsuzluk tohumu kalır.

Birçok kişi için bu görüş kuşkusuz bir çelişki, bir abartı, aynı şekilde kara ve umut kırıcı bir düşünce etkisi yaratacaktır. Bununla birlikte bu etki hiçbir şeydir. Bu görüş, karartmak bir yana, genelde bir alacakaranlık içinde bırakılan şeyi aydınlatmaya çalışır; yıkmak yerine yüceltir; çünkü insanı her zaman kaderinin ona verdiği en üst gerekliliğe göre ele alır: Bir ruh olmak; nihayet havada kalan bir kapris olmayıp tamamen mantıksal bir görüştür ve bu görüş abartı içermez.

Buna karşın, genel umutsuzluk kavramı görünürde kalmaktadır. Umutsuzluk bir kavram olmayıp yalnızca yüzeysel bir görüş olmaktadır. Bu görüş, içimizden her birinin umutsuz olup olmadığını ilk bilen kişi olduğunu ileri sürmekte ve umutsuz olduğunu söyleyen öyle olduğunu zannetmektedir, ama umutsuz görünmemek için umutsuz olunduğuna inanılmaması yeterlidir. Bu şekilde, gerçekte evrensel olan umutsuzluk, seyrekleştirilmektedir. Seyrek olan, umutsuz olmak değildir aksine seyrek olan, en çok seyrek olan, gerçekten umutsuz olmamaktır.

Ama umutsuzluk konusunda sıradan insanın yargısı fazla bir şey içermemektedir. Böylece (yeterince anlaşıldığında binlerce, milyonlarca insanı ümitsizlik safına yerleştiren bir örnek vermek gerekirse) çoğunluğun göremediği şey, tam da umutsuz olmamaktan çok, umutsuzluğun bilincinde olmamaktan doğan bir umutsuzluk biçiminin varlığıdır. Aslında sıradan insan umutsuzluğu tanımladığı zaman, sizin hasta veya iyi olduğunuza karar verdiğinde yaptığı hatayı yinelemektedir… ama burada daha önemli bir yanlış söz konusudur; çünkü sağlık ve hastalık durumundan çok, tinin ne durumda olduğu konusunda neyi göz önüne alacağını (içindeki düşüncenin ne durumda olduğu bilinmeden umutsuzluk hakkında hiçbir şey anlaşılmaz) çok daha az bilmektedir. Genelde kendini hasta görmeyen birinin sağlıklı olduğu zannedilir: Hele, iyi olduğunu kendisi söylüyorsa. Buna karşın hekimler hastalıkları başka gözle değerlendirirler. Neden? Çünkü sağlık konusunda gelişmiş, kesin fikirleri vardır ve durumumuzu değerlendirmek için bu fikre dayanırlar. Hayali hastalıklar gibi hayalı sağlıkların var olduğunu bilirler; bu sebepten hastalığı ortaya çıkarmak için ilaçlar verirler.

Çünkü hekimlikte her zaman durumumuz için anlattıklarımızın ancak yarısına inanan bir uygulayıcı bulunur. Ne durumda olduğumuz, neremizden acı çektiğimiz vs. ile ilgili tüm kişisel duygularımıza inanılsaydı hekimin rolü yalnızca bir yanılgı olurdu. Aslında hekimin rolü yalnızca ilaç vermek değildir, hekim öncelikle hastalığı tanımak ve böylece hasta olduğunu zannedenin veya kendinin iyi olduğunu zannedenin gerçekte hasta olup olmadığını bilmek zorundadır. Umutsuzluk karşısında psikologun durumu da aynıdır. Umutsuzluğun ne olduğunu bilir ve umutsuz olduğunu veya olmadığını zanneden kişinin söyledikleriyle yetinmez. Aslında, bir anlamda umutsuz olduklarını söyleyenlerin her zaman öyle olmadıklarını da unutmayalım. Umutsuzluğu taklit etmek kolaydır, hataya düşülebilir ve tinsel bir olgu olan umutsuzluk için sonuçsuz tüm ruhsal çöküntülerin ve gelip geçici çatışmaların tüm biçimleri olumsuzluk olarak görülebilir. Bununla birlikte psikolog burada da umutsuzluğun biçimlerini bulmaktan geri durmaz; kuşkusuz bunun yapmacık olduğunu çok iyi görür, ama bu taklit bile hâlâ umutsuzluktur; tüm bu dayanaksız çöküntüler nedeniyle yanılgıya düşmez, ama bunların anlamsızlığı bile hâlâ umutsuzluktur!

Aynı şekilde, sıradan insan tinsel hastalık olarak umutsuzluğun, genelde bir hastalık olarak şeyden farklı bir diyalektik olduğunu görmez. Ama bu diyalektiği yeterince anladığımızda, hâlâ binlerce insanı umutsuzluk kategorisinin içine aldığını görürüz. Bir dönem sağlıklı olduğunu kanıtlamış biri daha sonra hastalanırsa, hekimin, onun daha önce sağlıklı olduğunu ve şimdi hastalandığını söylemek hakkıdır. Bu, umutsuzluk söz konusu olduğunda farklıdır. Ortaya çıkışı daha önce var olduğunu göstermektedir. Bundan dolayı umutsuzluğa düştüğü için kurtulamamış biri konusunda hiçbir zaman bir karara varılamaz. Çünkü onu umutsuzluğa düşüren olay bile tüm geçmiş yaşamı umutsuzluk olduğunda ortaya çıkar. Buna karşın ateşi olan biri için geçmişinde her zaman ateşli olduğunun söylenemeyeceği açıktır. Ama umutsuzluk tinin sonsuzluğa bağlanan bir kategorisidir ve bu nedenle diyalektiğinin içine biraz da sonsuzluk girer.

Umutsuzluğun sadece bir hastalıktan farklı bir diyalektiği yoktur! aynı zamanda tüm belirtileri de diyalektiktir ve bu nedenle sıradan bir insanın, umutsuz olmadığınızı belirleyemediği zaman hataya düşme olasılığı yüksektir. Aslında umutsuz olmamak açıkça şu anlama gelebilir: Umutsuzsunuzdur ya da umutsuzluğa kapılmış ve bundan kendinizi kurtarmışsınızdır. Sakin ve kaygılardan kurtulmuş olmak, umutsuz olunduğu anlamına gelebilir, hatta bu sakinlik, bu güven umutsuzluk olabilir; ve aynı şekilde umutsuzluk aşıldığı zaman elde edilen huzuru gösterebilir. Umutsuzluğun yokluğu, bir hastalığın yokluğu anlamını taşımaz; çünkü hasta olmamak, kesinlikle hasta olunduğu anlamına gelmez; buna karşın umutsuz olmamak, umutsuz olunduğunun işareti bile olabilir. O hâlde rahatsızlığın kendisinin hastalık olduğu bir hastalıkta durum aynı değildir. Hiçbir benzerlik yoktur. Burada rahatsızlığın kendisi diyalektiktir. Rahatsızlığı hiç hissetmemek umutsuzluğun ta kendisidir.

İnsanı tin olarak ele aldığımızda (ve umutsuzluktan söz edebilmek için insanı her zaman bu kategori içinde ele almalıyız), bunun nedeni, insanın kritik bir durum içinde olmaktan kurtulamamasıdır. Neden sağlık için değil de yalnızca hastalıklar için krizden söz ediyoruz? Çünkü bedensel sağlık durumunda, doğrudanlık içinde kalınır; yalnızca hastalıkla diyalektik var olur ve böylece krizden söz edilebilir. Ama tinselci için veya insana bu kategori içinde bakıldığı zaman, hastalık ve sağlık, ikisi de kritik durumlardır ve tinin doğrudan bir sağlığı yoktur.

Buna karşın, insanda yalnızca ruhun ve bedenin yalın bir sentezini görmek için tinsel yazgıya sırtımızı döndüğümüz andan itibaren (ve bu yazgı olmadan, umutsuzluktan söz edemeyiz), sağlık yeniden doğrudan bir kategori hâline gelir ve bu, ruhun veya bedenin diyalektik bir kategori durumuna gelen hastalığıdır. Ama umutsuzluk tam da insanların tinsel yazgılarının bilincinde onamalarıdır. Hatta onlar için en güzel ve en hayranlık verici olan şeyler, en parlak dönemindeki kadınlık, her barış, uyum ve coşku yine de umutsuzluktur. Bu, aslında mutluluktur; ama mutluluk tinin bir kategorisi midir? Kesinlikle hayır. Ve umutsuzluk en değerli yerini sadece mutluluğun derinliklerinde bulurken, korku, umutsuzluk olan ve yalnızca gizlenmek isteyen mutluluğun en gizli derinliklerine yerleşir. Yanıltıcı güvenliğine ve barışma karşın, her / masumiyet korkudur ve hiçbir zaman masumiyet, korkunun nesnesi olmadığı zamandaki gibi korkmaz bir korkunçluğun en kötü betimlemesi bile, neredeyse dalgınlıkla söylenmiş ama yine de belirsiz bir tehlikeye göre hesaplanıp ustaca seçilmiş bir sözcükle düşüncenin yaptığı denli masumiyeti ürkütemez; evet, masumiyet üzerine salınacak en büyük dehşet, açıkça değinmeden, durumunun ne olduğunu çok iyi bildiğini ona ima etmektir. Aslında, onun bunu bilmediği doğrudur, ama Hiçbir zaman düşüncenin yokluktan oluşturduğu tuzaklar kadar etkili ve sağlam tuzakları olamaz ve hiçbir zaman hiçbir şey olmadığı zamanki gibi kendi olamaz. Sadece keskin bir düşünce, daha doğrusu büyük bir inanç, yokluğu araştırmaya; daha doğrusu sonsuzluğu yansıtmaya katlanabilir. Böylece en güzel ve en hayranlık uyandırıp en parlak dönemindeki kadınlık, her şeye rağmen umutsuzluktur, mutluluktur. Ayrıca bu masumiyet yaşamı kat etmek için pek yeterli değildir. Yaşamın sonuna kadar elimizde yalnızca bir mutluluk varsa pek ileri gidemeyiz, çünkü umutsuzluk bu noktadadır. Aslında tam da, sadece diyalektik olduğu için umutsuzluk, hastalıktır, sefaletlerin en kötüsünün bu umutsuzluğa sahip olmamak olduğunu söyleyebiliriz… ve ondan kurtulmak istenmediği zaman her şeyden daha zararlı olmasına rağmen umutsuzluğa yakalanmak kutsal bir şanstır. Demek ki, bu durumun dışında iyileşmek bir mutluluktur ve hastalık sefalettir.

O hâlde sıradan insanın, umutsuzluğu istisna olarak görmesi büyük bir hatadır; aksine umutsuzluk kuraldır. Ve sıradan insanın varsaydığı gibi umutsuz olduklarını zannetmeyenlerin veya hissetmeyenlerin umutsuz olmadıklarını ve yalnızca umutsuz olduklarını söyleyenlerin umutsuz olmaları gerektiği şöyle dursun aksine, soytarılığa kaçmadan umutsuzluğunu açıklayan insan iyileşmeden uzak değildir ve hatta umutsuz olmadıkları zannedilenlerden ve kendilerini öyle zannedenlerden daha fazla -diyalektik bakımdan bir derece daha fazla— iyileşmeye yakındırlar. Burada kuşkusuz psikolog beni doğrulayacaktır. Kural, insanların çoğunun, tinsel yazgılarının fazla bilincinde olmadan yaşadıkları şeklindedir… umutsuzluğun ta kendisi olan tüm bu sahte tasasızlık, tüm bu sahte yaşamdan tatmin, vs. buradan kaynaklanmaktadır. Ama genel olarak, umutsuz olduklarını söyleyenlerden kimileri, tinsel yazgılarının bilincinde olabilecek derinliğe sahip oldukları için umutsuzdurlar, kimileri ise acı olayların veya çetin kararların farkına varmalarına neden olduğu ‘için umutsuzdurlar, bunun dışında kalanlar çok azdır; çünkü gerçekten umutsuz olmayan kişilerin sayısı çok azdır.
Ha! İnsanlığın sıkıntıları ile ilgili söylenenleri çok iyi biliyorum… ve buna tüm dikkatimi veriyorum, ben de çok olaya tanık oldum; o kadar çok bozulan varlık var ki! Ama sadece yaşamın sevinçlerinin veya acılarının aldattığı varlık boşa gidiyor, bu varlık sonsuzluk için kesin bir kazanım olarak hiçbir zaman bir tin, bir ben olma bilinci-ne ulaşamıyor, başka bir anlatımla ne bir Tanrı’nın varlığım ne de kendi beni’nin bu Tanrı için var olduğunu hissetmeye veya saptamaya ulaşabiliyor; ama bu bilinç, sonsuzluğun bu kazanımını ancak umutsuzluğun ötesinde elde edebilir. Ve diğer sefalet! Mutlulukların mutluluğu olan bir düşüncenin hayal kırıklığına uğramış varlıkları! Ne yazık ki değerli olanın dışında kalan her şeyle eğleniliyor ve yığınlar eğlendiriliyor! Bu mutluluk onlara hiçbir zaman anımsatılmadan yaşamın basamaklarında güçlerini tüketmeye yöneltiliyorlar! Yığınlar hâlinde itiliyorlar… ve her bireyin tek başına en yüksek amaca ulaşması için yığınları dağıtmak ve her bireyi ayırt etmek yerine, yığınlar aldatılıyor; bu en yüksek amaç, yaşanmaya değecek ve tüm bir sonsuz yaşamı besleyecek tek amaçtır. Tüm bu sefalet karşısında sonsuza kadar ağlayabilirim! Ama tüm hastalıkların en kötüsü olan hastalığın benim için en korkunç işareti, onun gizemidir. Yalnızca bu hastalığı ondan acı çekenden saklamak için gösterilen arzular ve iyi niyetli gayretler değil, yalnızca bu hastalığın hiç kimse farkına varmadan insanın içine yerleşmesi değil, aynı zamanda bu hastalığın insanın içine onun varlığını hiç bilmeden çok iyi bir biçimde saklanabilme sidir. Ve kum saati, dünyanın kum saati boşaldı ve yüzyılın tüm gürültüleri sustu; çılgın ve kısır çabamız bitti, yakınlarına gelince, sonsuzlukta olduğu gibi- erkeğin veya kadının, zenginin veya yoksulun, kölenin veya efendinin, mutlunun veya mutsuzun olduğu gibi- her şey sessizlik içindedir! başın ister tacın parıltısını taşısın ister basit insanların arasında kaybol-sun, ister yalnızca günlerin sıkıntılarına ve alın terlerine sahip ol, ister dünya durduğu sürece ünün yüceltilsin, ister isimsiz ve unutulmuş olarak sayısız kalabalıkların içinde kaybol, ister seni kaplayan bu görkem tüm insansal betimlemeleri aşsın, ister insanlar, ne olursan ol seni yargıların en acısı, en alçaltıcısı ile vursunlar, sonsuzluk milyonlarca benzerinden her biri için olduğu gibi senin için de tek bir konuda bilgiyle donanacaktır: Yaşamının umutsuz olup olmadığı ve umutsuzsa bunu bilip bilmediğin veya bu umutsuzluğu bir korku gizi gibi, suçlu bir aşkın meyvesi gibi içine sokup sokmadığından veya umutsuz olarak ve diğerlerine nefret duyarak öfkeye kapılıp kapılmadığın konusunda. Ve eğer yaşamın yalnızca umutsuzluğu taşıyorsa gerisinin hiçbir önemi yoktur! İster zaferler isterse yenilgiler söz konusu olsun, senin için her şey kaybedilmiştir, sonsuzluk seni artık hiç içine almaz, seni hiç tanımamıştır veya daha da kötüsü seni tanırken seni kendi ben’ine, umutsuzluğun ben’ine çiviler!

Sören Kierkegaard
Ölümcül Hastalık Umutsuzluk

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Edip Cansever’in şiir anlayışında toplumun yeri – Cem Keser

Kapat