Krishnamurti: Korkuyla yaşayan bir zihin ölü bir zihindir, kör bir zihindir

Korku Sorunu

Öğrenme, bir tevazu hali içerir açıkça. Tevazu ise boyun eğicilik değildir. Kişinin kendi önemine ilişkin düşük değer biçmesi değildir; “Ben bilmiyorum, sen biliyorsun, onun için öğret bana” değil. Tevazu daha ziyade tetikte olan ve bilmek, öğrenmek isteyen bir zihindir. Bir boyun eğme, kabul etme hali değildir. Tevazu bir erdem değildir, işlenerek oluşturulamaz; vardır ya da yoktur. Yalnızca kibirli, gururlu kişilerdir tevazu geliştirenler, yüzlerine bir tevazu maskesi geçirirler. Ama gerçekten, sözcüğün gerçek anlamında mütevazı değildirler.

Böyle öğrenen bir zihin, kabul etmeme, inkar etmeme, hiçbir düzlemde ve hiçbir zaman kendine değer biçmeme niteliğine sahip olmak zorundadır. Ya da inkar etme, gerçekten araştırma, sorma, sorgulama, (yalnızca söylenene değil, kendine karşı da) eleştirel olma, söylenen ve kendisine karşı eleştirel bir biçimde, seçici olmaksızın farkında olma niteliği barındırmalıdır. Öğrenmek için böyle bir zihin gereklidir. Bizlerinse ilişkilerimizi yepyeni bir biçimde öğrenmemiz gerekiyor, çünkü dünya olağanüstü bir dönüşüm geçiriyor, hızla değişiyor, eski geleneklerin de hiçbir anlamı kalmamış. Sınıf ayrımları değişiyor belki, geleneğin çok güçlü olduğu, azizler, mahatmalar” vb. bir avuç insan tarafından belirlenen belirli kalıpların izlendiği bu ülke hariç. Yine de bunun hiçbir anlamı yok artık.

Bütün bir ilişki sorununu eleştirel olarak, zekice sorgulamak zorundayız. Yalnızca aile ilişkilerini değil, insan ilişkilerini, toplum olarak insanla insan arasındaki ilişkileri de. Bu da eleştirel, kabul edici olmayan bir öğrenme gerektiriyor. Ama ne yazık ki çoğumuz, bize ne yapmamız gerektiğinin söylenmesine ihtiyaç duyuyor; eğer siyasi ya da dinsel veya aslında herhangi bir lider bize ne yapacağımızı söylüyorsa, onu hoşnutlukla izleriz. Çünkü araştırmak, öğrenmek, sormak, talep etmek istemiyoruz. Oysa yol gösterilen, yönetilen, otoriteyi izleyen bir zihin öğrenme yeteneğinden yoksundur, onun için de tevazu (boyun eğme değil; korkunç bir sözcüktür bu) halini anlaması mümkün değildir.

Tevazu, tüm karmaşıklığı, sınırları, şartlanmaları, önyargıları, kusur ve eksikleriyle kendisinin bütünüyle farkında olan zihnin faal bir halidir. Ancak böyle öğrenebilen ve anlayabilen bir zihin, insanla insan arasındaki, adına toplum denen karmaşık ilişkiyi anlayabilir. Toplum ilericidir; diktatörler, devrimler, ekonomik koşullar, savaş, bu işi gerçekten de yapabilecek olan ve inisiyatif sahibi bir avuç lider tarafından kör gibi yönetilir. Ve bu toplum durmadan değişim geçirir, evrimleşir. Bundan ötürü, toplumsal evrimin bu hareketini öğrenme becerisinden yoksun bir zihnin bu muazzam hareketi kavrayabilmesi mümkün olmaz. Bu nedenle de durağan, budala, kabul eden, uyum sağlayan bir zihin haline gelir. Öğrenen bir zihinse, toplum ne kadar çok evrilirse evrilsin, daima toplumun önündedir. İşte bu nedenle de tevazu niteliğini anlamamız gerekiyor.

Dinlerken zihniniz ne durumda? Size ne yapmanız gerektiğinin söylenmesini mi bekliyorsunuz? Ya da o andaki hayatınıza dokunmasından ötürü sizin için çok önemli olan bir hareket kalıbınız mı var ve bu kalıp sorgulandığında direnç gösteriyor, geri mi çekiliyorsunuz? Hangi zihin halinde olduğunuzu kendiniz için bulup ortaya çıkarmanız gerekiyor, çünkü korku sorusunu derinlemesine ele alacağız. Bu da öğrenebilecek, sorgulayabilecek, soru sorup talep edebilecek son derece keskin, açık bir zihin istiyor.

Çağdaş zihinle kastettiğim, bütün dünyanın içinde bulunduğu durumun yalnızca ekonomik değil, siyasal, bilimsel, ahlaki, psikolojik olarak da farkında olan, Doğu ile Batı arasında bölünmüş dünyanın, muazzam yıkıcı güçlerin farkında olan bir zihin. Bunlar yaşanan gerçekler ve kişinin onlara anlayacak, öğrenecek taze bir zihinle yaklaşması gerekiyor, geleneksel, kalıplarla harekete geçen bir zihinle değil.

Korku sorununu ele almadan önce insan olarak (birey değil de insan olarak, çünkü bireylik çok sonra geliyor) kendiniz için ortaya çıkarmanız gereken şeyler var. Bireylik ancak siz bütünüyle insan olduğunuzda gelir; hırs, açgözlülük, haset, nefret vb. ile hayvansı olduğunuzda değil. Zihin ancak bütün bunlardan özgürleştiğinde bireysel bir zihindir. Bireysel olan bu zihin halinde olağanüstü bir şey gerçekleşir ve onun ötesine geçebilirsiniz. Bir ruhunuz olduğunu, bağımsız olduğunuzu, üst benliğiniz haline geldiğinizi vb. iddia edebilirsiniz. Bütün bunlar hiçbir anlam taşımayan sözcüklerden ibarettir, çünkü siz çevrenizin bir sonucundan ibaretsiniz. Size belirli düşünce kalıpları öğretilmiş. Belirli bir sosyal topluluk, ırk, grup ya da aile içinde yaşıyorsunuz ve bu zihninizi şartlandırıyor, sonra da bunu tekrarlayıp duruyorsunuz. Farkında olan, talep eden, sorgulayan, çağdaş yaşamın barındırdığı her şeyin ayırtında olan bir zihin, tevazuun yoğun niteliğine sahip olmalıdır. Kişinin kendini olduğundan az görmesi değildir bu ya da kabul etmek, boyun eğmek, uyum sağlamak değildir; öyle bir zihin de zihin değildir zaten. Açık seçik düşünmeli, açık seçik ve gayet keskin bir biçimde soru sormalısınız; yalnızca konuşmacı olarak değil, siyasal, dinsel, ekonomik liderlerinizin hepsi karşısında da. Bu şekilde zihniniz öğrenerek bilenecektir. Ama otoritenin peşine düşecek olursanız, böyle bir öğrenmenin inkarı olur bu.

Özellikle de uzun bir geçmişe dayanan, eski geleneklerin geçerli olduğu, nüfus patlaması yaşanan ülkelerde kendiniz ve çevrenizde bu otoriteye tapınmayı gözlemlediniz mi, bilmiyorum. “Otorite” sözcüğünün kökeni, biliyorsunuz, bir şeyi başlatandan gelmektedir. Bizler özgün değiliz, çünkü Shankara’nın, Buda [1] ya da başka binlerinin söylemiş olduğundan bağımsız, açıklılıkla ne düşüneceğimizi bilemiyoruz veya bunun farkında değiliz. Kişinin kendisi için açık seçik düşünebilmesi hiçbir otorite tanımamasını gerektirir. Ama ne yazık ki özellikle de bu ülkede belki başkalarında da sözünü ettiğimiz bu durum oluyor. Bu ülkeyi başka bir ülkeyle kıyaslamıyoruz. Bu, eski bir politikacı numarasıdır. Siz bu ülkenin yozlaşmış olduğunu söylersiniz, politikacı, onun daha iyi olduğu, filanca ülke kadar da yozlaşmamış olduğu karşılığını verir, böylece de harika bir iş başardığını sanır. Bizim sözünü ettiğimiz ise bambaşka bir şeydir. Biz kıyaslamıyoruz. Olguları görüyoruz. Olguları görmek için de kıyaslamanın olmaması gerekiyor, nasıl kıyaslayabilirsiniz ki? Olguları görmek entelektüel olarak değil çok büyük ölçüde şefkat, anlayış, güçlü bir sevgi ve empati gerektiriyor. Ama siz otoriteye tapındığınızda bu şefkat, sevgi inkar edilmiş oluyor.

Konuşmacının söylediğini ele alın; fikrini doğrulamayın. Kendi yaşamınızda olup biteni izleyin, zira otoritenin peşine düşmek, korkunun kaynaklarından biridir. Gita ya da başka bir kitabımız vardır ve bu kitap otoritemiz haline gelir. Bu otoritenin de çağdaş yaşamda hiçbir anlamı yoktur. Zihin gerçek bildiğinden belirli bir topluluk ya da kişilerce gerçek olarak ileri sürülmüş olandan uzaklara sürüklenmekten korktuğu için bunu kabul eder. Otoriteyi yalnızca spirituel, ruhsal anlamda (bu sözcüğü kullanabilirsem eğer) değil, siyasal, dinsel, her alanda da kabul ediyorsunuz. Otorite yalnızca belirli bir yönde değildir; tahakküm kurmak için kadının kocası ya da kocanın karısı üzerindeki otoritesi. Hepimiz güç isteriz, güç de başarma arzusu, hırsıyla el ele gider. Bu, kendini ifadenin bir biçimidir. Hepimiz kendimizi ifade etmek, bu dünyada yazar, ressam, siyasetçi, dinsel bir lider vb. bir şey olmak isteriz. Böyle bir zihin otoritenin tutsağı haline gelmiştir.

Bu ister kadının ya da kocanın ister toplum ya da kişilerin otoritesi olsun, otoriteye tapınan bir zihnin şefkat, sevgi ya da öğrenme yeteneğine sahip olması mümkün değildir. Başka birini izleyebilirsiniz. Ama başka birinin peşinden giderek acınızı yok edemezsiniz. O size bir umut vaat edebildiği için acınızdan, umutsuzluğunuzdan kaçabilirsiniz. Size vaat edilen umut da bir yanılsama, gerçekdışı, dayanaksız olabilir. Varolmaktan bu kadar korktuğumuzdan bir umut istiyor, umudumuzu da otoriteye bağlıyoruz.

Korkuyu anlayabilecek bir zihin otoriteyi, kendini gerçekleştirmeyi ve güç talebini anlamak zorundadır. İşlev güç verir. Bu da şu demektir: Bir şey yapacak kapasitedesiniz, hükümeti yönetecek, makineler oluşturacak, bir evi gereğince çekip çevirebilecek kapasiteniz var ve bu size işlevsel bir yetenek kazandırıyor. Ama ne yazık ki statü, yani konum, yani para bu yetenekle el ele gidiyor. Sözünü ettiğimiz gibi öğrenebilen bir zihnin o yoğun, deyim yerindeyse “yoğun bir biçimde agresif tevazuya sahiptir. Agresif tevazu elbette çelişik bir deyim, ama demek istediğimi anlıyorsunuz. Böyle bir zihin, boyun eğmezliğin yoğunluğuna sahiptir, çünkü tevazu ile özgürlük birliktedir. Eğer ortada özgürlük yoksa öğrenmeniz de mümkün olmaz. Dolayısıyla korkuyu anlamak için, tüm bu psikolojik otorite sürecini anlamalısınız. Bu sizin baş kaldırmanız anlamına gelmiyor, vergilerinizi ödemek zorundasınız. Neden itaat ettiğinizi anlamanız önemli, bu sizin baş kaldırmak zorunda olmanız demek değil. İtaat edersiniz, çünkü içsel olarak, psikolojik olarak korkuyorsunuz; fazladan nazik olmazsanız işinizi kaybedebilirsiniz, böylece büyük başlardan birine, yönetici, diktatör, patron ya da gurunuza yaltaklanırsınız, yoksa spiritüel değerlerinizi vb. kaybedebilirsiniz.

Baylar, dinlemekte olduğunuz bir ders değil. Tumturaklı, ahlaki bir söylev değil. Birbirimizle iletişim halindeyiz. Bu karmaşık birlikte yaşama problemini anlamaya çalışıyoruz ve bu son derece karmaşık bir sorun. Ailenizi, kan ya da kocanızı, çocuklarınızı gün be gün anlamak taze bir zihin ister, işinizi etkin bir biçimde öğrenmek taze bir zihin gerektirir. Burada sorunları anlamaya çalışıyoruz. Bunlar sizin sorunlarınız, o nedenle sözcükleri kabul veya reddederek ya da şudur diyerek, görüşler ileri sürerek dinlemekle yetinmiyorsunuz. Birlikte bakıyor, birlikte anlıyor, karmaşık problemi birlikte araştırmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla, siz de en az konuşmacı kadar aktifsiniz.

Kişinin, yasaya psikolojik olarak neden itaat ettiği gibi otoriteye ne zaman itaat edeceğinin de ayrımını yapması gerekir. İşlev ve statüyü de anlaması gerekir, çünkü insan işlev yoluyla statü istemektedir. Üzerinde durduğumuz, işlevden ziyade statüdür. Statü bize belirli ayrıcalıklar kazandırdığından işlevden çok daha önemli bir hale gelir. Ama statüyü bir yana bırakıp da sadece işleve bakacak olursanız, bir aşçı bir başbakan kadar önemlidir. Yalnızca işlevlerini yerine getirmektedirler, onun için de bu ikisine çok farklı bir zihinle yaklaşırsınız. Ne aşçıyı bir kenara fırlatır ne de başbakanın eteğini öpersiniz. İkisine de işlevlerini yerine getirenler olarak davranırsınız, makineler olarak değil, hata yapabilecek insanlar olarak. Statüyü düşündüğünüz an ise işin içine saygısızlık girer, işte o zaman ipin ucunu kaçırırsınız. Birine saygı gösterirken diğerine saygısızlık edersiniz. Korkunun kökenlerinden biri de bu olduğundan bütün bu karmaşık psikolojik otorite sorununu anlayan bir zihnin tüm bunları ele alması gerekiyor.

Hepimiz kendimizi gerçekleştiren biri olmak istiyoruz. Muhtemelen benim yerime siz oturmak istiyorsunuz buraya; zihindeki bu. Çünkü hepimiz biri olmak, tanınmak, ünlü olmak, adımızın gazetelere çıkmasını, bir kitap yazarak, bir resim yaparak ya da ailemiz, karımız, çocuklarımız, işimiz aracılığıyla kendimizi ifade etmek istiyoruz. Yaptığımız her şeyle kendimizi ifade etmek istiyoruz. Kendini ifade diye bir şey olup olmadığını asla sorgulamıyoruz ama ifade etmek istiyoruz. Bütün bu ifade, özellikle de kendini ifade problemini sorgulamaya başladığınız an, kendini ifade etme peşinde olan zihnin daima çatışma içinde olduğunu, daima umutsuzluğa davetiye çıkardığını, bu nedenle de her zaman korku içinde olduğunu, bu nedenle direnç gösterdiğini, saldırganlaştığını göreceksiniz. Dolayısıyla bu kendini ifade dürtüsünü tanımanız, öğrenmeniz, onun farkında olmanız gerekiyor. Neyi ifade etmek istiyorsunuz? Kendini ifadeden anladığınız nedir? Gelip dayandığı yer şu: Dünya tarafından tanınmak. Peki bu ne demek? Büyük bir adam, önemli biri, çok zeki birisi, aydınlanmış biri vb. olarak kabul görmek. Kendimizi durup dinlenmeksizin küçük şeylerde, büyük şeylerde ifade etmek için yanıp tutuşuyoruz, bunun için de ortada rekabet oluyor. Rekabetten de acımasızlık doğuyor. Ve bu acımasız kapasitenin» etkinliğin ilerleme olduğunu sanıyoruz. Kendinizi izleyin, lütfen! Dinlemiyorsunuz. Lütfen kendi hayatınızı izleyin. Ne kadar yeteneğiniz, zekanız, inisiyatifiniz varsa kendinizi gerçekleştirmeyi, birisi olmayı o kadar derinden, o kadar özlemle arzu ettiğinizi göreceksiniz o zaman. Birisi olmak istediğinizde bu arzu kendini gerçekleştirme yönündedir; ya Tanrıda ya da bir fikirde Tanrı da bir fikir olduğundan veya devlet, aile içinde. Bu kendini ifadenin barındırdığı nedir peki? Olmak istersiniz ve bu isimsiz bir kavramdan, soyutlamadan, hafızadan ibarettir ve korkunun da en büyük kaynaklarından biridir. Böylece ortaya başarma hırsı, otorite, kendini ifade ve yarından korku çıkar.

Şimdi, korku nedir? Korku kendi başına varolamaz. Bir soyutlama değildir. Soyutlama ancak kişi korkudan kaçıp bir fikre, bir kavrama, belirli faaliyetlere sığındığında varlık bulur. Diyelim birisi korkuyor, zihniyse bununla yüzleşme yetisinden yoksun, kaçmaya bakıyor. O zaman bu kaçıştan, korku olgusundan kaçıştan doğan herhangi bir düşünce, herhangi bir faaliyet bir soyutlamaya, çelişki dolu bir yaşama yol açar. Çelişki dolu bir yaşamsa daha da çok korku, daha da çok çatışma ve varoluşun tüm o karmaşıklığını getirir. Onun için korkuyu anlamanız gerek, çünkü korku yanılsamaları doğurur, korku zihni durağanlaştırır. Çeşitli nedenlerden ötürü korktuğunuzda zihninizin nasıl da mutlak olarak geri çekildiğini, kendini soyutladığını ve anında kendini bu durumdan çıkaracak binlerini aranmaya koyulduğunu; zihninizin çeşitli faaliyetler, yalanlar, bu olguyla yüzleşmek dışında her biçimdeki etkinlikle çevresine nasıl bir duvar ördüğünü, bilmiyorum fark etmemiş misiniz?

Onun için bu akşam bu olguyla, konuşanın korkusu değil, sizin korkunuzla yüzleşeceğiz. Kişi korkuyu nasıl anlamalı? Korkunun anlaşılması ondan özgürleşmek demektir, bunu ele alacağız. Bir yolculuğa çıkacağız, birlikte adına korku dediğimiz şeyle iletişim kuracağız. Çünkü, kişinin korkunun anlaşılmasının taşıdığı önemi görmesi gerekiyor. Onu anlamak bir ihtiyaç, zorunluluktur. Korkuyla yaşayan bir zihin ölü bir zihindir, kör bir zihindir. Açıkça, doğrudan bakamayan, göremeyen, işitemeyen bir zihindir. Onun için insanın diğerleriyle, toplumla, her şeyle ilişkisini anlamak ve korkudan kısmen değil, bir parça değil, çeşitli durumlarda da değil, tümden özgür olmak çok önemli. Ben bunun mümkün olduğunu söylüyorum, şimdi buna gireceğiz. Korkunun bir soyutlama olmadığını, kaçabileceğiniz bir şey olmadığını söylemiştik; korku orada. İster bir gün kaçın ister bir yıl, şu ya da bu kadar süre, nerede olursanız olun sizi yakalar ve peşinizden gelir. Gözlerinizi ondan çevirebilirsiniz, ama oradadır.

Korku ancak başka bir şeyle ilişkili olarak varolabilir. İnsanların benim için ne düşüneceğinden korkarım, karımdan korkarım, patronumdan korkarım, işimi kaybetmekten korkarım, ölümden korkarım, acıdan korkarım. Sağlıklı değilimdir, sağlıklı olmak ister, yeniden hastalanmaktan korkarım. Korkarım, çünkü yalnızımdır. Korkarım, çünkü kimse sevmez beni, sıcak duygular beslemez bana. Korkarım, çünkü birisi olmam gerekiyordun Korkunun bilinçli ya da bilinçsiz pek çok biçimi vardır. Eğer farkındaysanız, dar anlamda değil, kapsamlı bir biçimde farkındaysanız açıkta olan korkuları görebilirsiniz: İşini kaybetme korkusu bu nedenle de bütün sıkıntısını, hakaretlerini, insanlık dışı davranışlarını sineye çekerek üstünüze yaltaklanmak. Kendini gerçekleştirmeme korkusu. Birisi olamama korkusu. Hataya düşme korkusu. Böylece sayısız korkumuz vardır ve bilinçli olarak onları kolayca tanıyabiliriz. Eğer yarım saati bilinçle, dikkatle korkularınızın en azından dışsal olanlarını bulup çıkarmaya ayırırsanız onları kolaylıkla durdurabilirsiniz. Derinliklerinizde yer etmiş, çok daha önemli olan ve uyuduğunuzda rüyalarınız haline gelen vb. bilinçdışı korkuları bulup çıkarmaksa çok daha güçtür. Bu konuya burada girmeyeceğim.

Açıkçası insan korkularını anlamalıdır. Korku pek çok biçim alabilir: İnsanların benim için ne düşüneceğinden korkarım, hastalanmaktan korkarım, karımı kaybetmekten korkarım, birisi olamamaktan korkarım. Yalnız olmaktan korkarım sözcüğün ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Hiç yalnız kalıp, yalnızlığın nasıl bir şey olduğunu hissettiniz mi? Herhalde hayır, çünkü etrafınızda aileniz var, durmadan işinizi düşünüyor, bir kitap okuyor, radyo dinliyor, gazetelerin sonu gelmez dedikodularına kulak veriyorsunuz. Onun için de bütünüyle soyutlanmış olmanın o tuhaf hissini muhtemelen hiç yaşamadınız. Arada bir şöyle bir dokunup geçtiğini yaşamış olabilirsiniz belki, ama herhalde onunla acı, açlık, seksle olduğu gibi hiç doğrudan temasınız olmadı. Fakat korkunun nedeni olan o yalnızlığı anlamazsanız, korkuyu da anlamayacak ve ondan özgürleşemeyeceksiniz.

Korku kendini çeşidi biçimlerde dışa vurabilir, ama tek bir korku vardır. Korku korkudur; kendini nasıl gösterdiği, varlığından hangi aracılar yoluyla haberdar olduğunuz değil. İnsanların hakkımda ne düşündüğünden, ölümden, işimi kaybetmekten, daha binlerce şeyden korkabilirim, ama korku aynı korkudur. Bu korkunun bilinçli mi bilinçdışı mı olduğunu kişinin ortaya çıkarması ve ele alması gerekir. Yaşamı ne yazık ki en son psikologların vb. yaptığı gibi bilinç ve bilinçdışı olarak ikiye böldük. Lütfen dinleyin şunu, ilgilenmiyor olabilirsiniz, belki durup düşünmemişsinizdir bile. Psikolojiyle ilgileniyorsanız bu konuda okumuş ya da bilinç ve bilinçdışı vb. üzerine konuşan binlerini dinlemiş de olabilirsiniz. Ama bunun, açlığın, işinizi kaybetmenin, belirli bir sınıfa mensup olmanın oynadığı gibi önemli bir rolü yoktur hayatınızda. Buna şimdilik kısaca değineceğiz. Ayrıntılara girmeyecek, derinlemesine ele almayacağız, bu da yapılabilir ama biz kısaca değineceğiz.

İnsan, zihni bilinç ve bilinçdışı olarak ayırdı. Bilinçli zihin her gün sıkıcı bir hale gelmiş, rutini bıktırıcı, kendisi için bir şey yapma sevgisinden yoksun olan işine giden eğitimli, çağdaş teknolojik zihin olmuş. Böylece bilinçli zihin mekanik zihin haline geliyor izleyin Baylar mekanik olarak düşünebiliyor, işe gidip işlevini yerine getirebiliyor. Cinsellik, şefkat, her şeyi mekanik olarak yapıyor, mekanik olarak her şeyin farkında, karşılığını alabilecekse nazik, bir karşılık alamayacaksa da basıyor tekmeyi; bütün bir çağdaş uygarlık tuhaflığı işte. Bir de bilinçdışı var, o çok derin ve büyük bir nüfuz etme gücü, anlayış gerektiriyor. Kişi bütünü hem bilinci hem de bilinçdışını ya bir anda, tek bir bakışta anlayabilir ya da bunu zamana yayarak analiz yoluyla, bilinçdışının rüyalar vb. ile ortaya çıkan kapalı dilini, ipuçlarını analiz ederek anlar. Lütfen izleyin.

Dediğim gibi, bir erkek ya da kadın, insan sıfatıyla “siz” olan bütün bu bilinç yapısını, iki milyon yıllık bütün bilinci (insanın en düşük düzlemden bugünkü haline evrimleşmiş, yeniden doğuşunu değil) anlayabilirsiniz. Bütün bu gelişme, toplumun bütün bu psikolojik yapısı bir anda anlaşılabileceği gibi hırsı, hasedi, başarma arzusu, umutsuzluğu ile toplumun bütün bir psikolojik yapısı da bir anda engel olmaktan çıkarılabilir. Ya da bütün bir bilinç sürecini adım adım analiz edebilirsiniz. Biz analizin zihni özgürleştirmeyeceğini hissediyoruz-hissetmiyoruz aslında, bu böyle. Tümü de hayvani olan başarma arzusu, hırs, haset, öfke ve kıskançlıktan, güç isteğinden zihni kurtaracak olan nedir peki? Bilmem hayvanları izlediniz mi? Bir kümese gidip tavukları gözlemleyin. Birbirlerini nasıl gagaladıklarını, nasıl bir toplumsal düzen kurduklarını göreceksiniz. Bizim de bilinçli olduğu kadar bilinçdışı hayvani içgüdülerimiz var. Ve tüm bu psikolojik yapıyı bir anda anlayabilir, insanın insanla bu hayvani, içgüdüsel ilişkisinden bir anda ve bütünüyle özgürleşebiliriz. Bunun tek yolu da budur, analiz değil.

Ama bu şeyi, bu bilinci anlamak için kişinin gerçekten ve tümüyle korkudan özgür olması gerekir. Korku hayvanın özüdür. Korkuyu anlamak için de insan ona doğrudan yani sözler araya girmeksizin temas etmek zorundadır. Lütfen korkunuzu elinize alın. Bir şeyden korkuyorsunuz. Karınızdan belki, kocanızdan, çocuklarınızdan. Alın korkunuzu elinize, bakın, açın, çıkarın ortaya. Bastırmayın, kabul etmeyin, inkar etmeyin, tutun, bakın. Ona bakmak tümüyle farkında bir zihin ister, belirsiz, bulanık bir zihin değil. Çünkü, korkuya baktığınızda ya onunla dolaysız bir temasa geçersiniz ya da soluğu insanların yaptığı gibi tımarhanede alır veya onunla ne yapacağınızı bilirsiniz. Doğrudan temasa geçmeniz için de şimdi onu doğrudan, soyut bir şekilde değil, sözel de olmadan ele alacağız. Pek çok nedeni olsa da korkunun her zaman korku olduğunu söylemiştik. Korku nesneleri ve bunların sizinle ilişkisi değişebilir, ama kendini farklı biçimlerde dışa vursa da korku her zaman aynıdır.

Şimdi, çoğumuz korkuya doğrudan temas etmeyiz. Korkunun kendini herhangi bir biçimde gösterdiği an ondan kaçarız. Ölüm korkusu vardır. Ölümden bugün söz etmeyeceğim, zamanımız olursa başka bir gün değinebiliriz. Ölümden korktuğunuzda bütün psikolojik savunma mekanizmanız bir anda harekete geçer; inançlar icat edersiniz, arkanızı dönüp uzaklaşırsınız, vizyonlar, rüyalar görürsünüz ama bu şeyden kaçınırsınız. Onun için, öncelikle farkına varılması gereken, hangi biçimde olursa olsun kaçışın korkuyu sürdürüp pekiştirmekle kalmadığı, çatışma da yarattığıdır. Bu da zihnin korkuyla doğrudan temasa geçmesine engel olur. Diyelim konuşmacı korkuyor; bir fikri, bir umudu var ve bu fikir, bu umut, bu kaçış, olgudan kaçmak olduğu için korkunun kendisinden çok daha önemli bir hale gelir. Çatışmayı yaratan korku değil, korkudan kaçıştır. Bir insan bir şeyle söze dökmeden, soyut bir biçimde de değil ve kaçmaksızın, doğrudan temasa geçtiğinde ortada çatışma yoktur; oradadır o insan. Ancak o insanın fikirleri, umutları, görüşleri, her tür savunması varsa, onun için çatışma olacaktır. Çatışma da onun korkuyla doğrudan temasa geçmesine engel olur.

Çoğu insanın korkusu vardır ve bir kaçış ağı icat etmişlerdir. Tapınağa giderler, huzursuz, aptal bir zihnin sonu gelmez faaliyetine dalarlar. Pek çok korku, pek çok kaçış icat etmişlerdir, bunun için de çatışmaları artar. Dolayısıyla kişinin bunların farkında olması gerekir. Ama, “Nasıl kaçıyorum?” ya da “Kaçmanın önünü nasıl alacağım?” biçiminde değil. Çünkü korkudan kaçışın her biçiminin yalnızca daha da fazla çatışma yarattığını, bu nedenle de korkuyla doğrudan temas olamadığını ve ancak korkuya doğrudan temas ettiğinizde ondan özgür olduğunuzu entelektüel olarak değil, sözel olarak değil, birinden duyduğunuz bir şey olarak da değil; olgusal olarak, gerçekten, kendiniz için gördüğünüz, anladığınız an, işte o zaman artık kaçmaz olursunuz. O zaman tapınak da, kitap da, lider de, köşe başındaki guru da, bütün bunlar kaybolur gider. İşte o zaman hırsınız, elde etme arzunuz yoktur.

Korkudan kaçış göz önünde olabilir; radyo, tapınak, faaliyetler aracılığıyla kaçarsınız. Soyutlamalar aracılığıyla da olabilir. Bu durumda dünya korkudan kaçmamıza yardım edebilir. Lütfen dinleyin, göreceksiniz. Korku bir soyutlama, bir sözcük değildir. Ama çoğumuz için sözcük, olgunun yerini almıştır. Anlıyor musunuz? Bir soyutlama olan “korku” sözcüğü, gerçek korku olan olgunun yerini almıştır. Onun için de karşınıza aldığınız olgu değil, soyut sözcük olur. Umarım açıkça ifade edebiliyorum. Onun için korkuyu anlamanız (“anlamanız” derken sözel, entelektüel olarak anlamayı değil, onunla yüzleşmeyi kastediyorum) ve ondan bütünüyle, tüm varlığınızla özgürleşmeniz gerekiyor. Bunu da ancak hiçbir kaçış olmadığında yapabilirsiniz; faaliyet ve uzaklaşmanın bir türü aracılığıyla ya da çoğu insan için gerçek olgunun yerini almış olan sözcük aracılığıyla kaçmadığınızda bunu yapabilirsiniz. Bunu anladığınızda, korkuyla dolaysız bir temas halinde olursunuz. Bu temasta zaman aralığı yoktur, korktuğunuzda, “Üstesinden geleceğim” ya da “Cesaretimi toplayacağım” demek yoktur her ikisi de aynı ölçüde aptalcadır bunların. Şiddet dolu olup da şiddetsizliği dillerinden düşürmeyen insanlara benzerler. Gayet budalacadır, çünkü hiçbir geçerliği yoktur. Geçerliği olan şiddettir, bununla da baş edebilirsiniz. Konuşmak, şiddetsizlik üzerine dört bir yanda vaazlar vererek dolanmaksa hipnotik, gerçekdışı bir zihinden ibarettir. Onun için biz olguları ele alıyoruz ve eğer ortada bilinçli ya da bilinçsiz, kaçışın herhangi bir türü varsa “olan” ile baş edemeyiz.

Fiziksel korku vardır. Bir yılan, vahşi bir hayvan gördüğünüzde korkunun içgüdüselce doğduğunu bilirsiniz. Normal, sağlıklı, doğal bir korkudur bu. Korku değil, insanın kendini koruma arzusudur ve normaldir. Kişinin kendini psikolojik olarak korumak istemesi, yani her zaman emin olma arzusu korkuya yol açar. Her zaman emin olmak isteyen bir zihin ölü bir zihindir, çünkü yaşamda kesinlik, süreklilik, kalıcılık diye bir şey yoktur. Karınızla, ailenizle vb. ilişkinizde kalıcılık, süreklilik oluşturmaya kalkışacak olursanız elinizde kalan kıskançlık ve adına aile denen korkunç şey olacaktır. Korkuyla doğrudan temasa geçtiğinizde sinirleriniz vb.’nin buna bir karşılığı olur. O durumda, zihin sözcükler ya da herhangi bir faaliyet yoluyla artık kaçmaz olduğunda gözlemleyen ve korku olarak gözlemlenen arasındaki ayrım ortadan kalkar. Sadece kaçan bir zihin kendisini korkudan ayırır. Korkuyla doğrudan temas olduğundaysa ortada bir gözlemci, “Korkuyorum” diyen bir varlık yoktur. Onun için de hayatla, herhangi bir şeyle doğrudan temasta olduğunuzda ayrım yoktur. Rekabete, hırs ve korkuya yol açan da bu ayrımdır.

Dolayısıyla, önemli olan “Korkudan nasıl kurtulunacağı” değildir. Korkudan kurtulmak için bir yol, bir yöntem, bir sistem arıyorsanız daima korkunun tutsağı olacaksınız. Ama eğer korkuyu anlarsanız bu da tıpkı açlıkla, işinizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunuzda yaptığınız gibi onunla doğrudan temasa geçtiğinizde olabilir ancak o zaman bir şey yaparsınız, ancak o zaman korkunun tümüyle son bulduğunu göreceksiniz. Demek istediğimiz, korkunun şu ya da bu biçiminin değil, her türlü korkunun son bulduğunu göreceksiniz. Korkudan özgürleşmeden, korkunun anlaşılması ve öğrenilmesinden zeka doğar. Zeka da özgürlüğün özüdür. Herhangi bir çatışma varsa zeka yoktur ortada. Korku olduğu sürece de çatışma kaçınılmaz olacaktır.

Jiddu Krishnamurti

[1] Özgün: Başlatmak/originate ile aynı köklen gelen original/ orijinal-özgün sözcüğü söz konusu –ç.n.

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bejan Matur: Sözcükler acımızı doldurmayacak
Gülru Ensari & Sevil Ulucan Weinstein’in “Yüz Yıllık Serüven” albümü
Kapat