Thoreau: İnsanların çoğunluk tarafından şu ya da bu şekilde yaşamaya zorlanmasını anlamıyorum

Vergi ödemediğim için hapse girdiğimde, bir gece; ayakta durmuş taş duvarlara bakıp düşünmekteydim; iki ya da üç fit kalınlığında taş duvarlar, bir fit kalınlığında tahta ve demirden yapılmış bir kapı ve içeri ışık girmesini sağlayan demir parmaklıklı bir pencere. Parmaklıklar ardına tıkılmıştım, beni sanki sadece et, kan ve kemikten oluşuyormuş gibi gören kurumun aptallığı yüzünden ve elimden bir şey gelmiyordu. Sanırım bu, benden sağlayabileceği tek yarar olarak görünmüştü ve asla benden fayda sağlayacak başka yollar aramamıştı.

Şunu anladım ki, ben ve diğer kasabalılar arasında kalın duvarlar vardı, ama onların benim gibi özgür olabilmeleri için kırmaları ya da tırmanmaları gereken daha kalın duvarlar vardı. Asla kısıtlanmış hissetmiyordum, duvarların yapıldığı taş ve harç bana büyük bir ziyan gibi görünüyordu. Sanki, kasabada tek vergisini ödeyen benmişim gibi hissediyordum (tek doğru yapan benmişim gibi hissediyordum). Bana nasıl davranacaklarını bilememişler ve görgüsüzlük etmişlerdi. Her tehditte veya komplimanda bir pot vardır; onlar da benim esas isteğimin duvarın öte tarafında olmak istediğimi sanmışlardı. Bir hevesle üzerime kapıyı kapadıklarında, gülümsememe engel olamadım; hiçbir engel çıkarmadan sakince onların dışarı çıkmalarını izledim, sanki asıl tehlike arz edenler onlarmış gibi. Sanki bana ulaşamadıklarından bedenimi cezalandırıyorlardı; tam da karşı gelemedikleri büyüklerine kızıp acısını köpeklerinden çıkaran küçük çocuklar gibi. Gördüm ki devlet ahmaktı, gümüş kaşığıyla (miras kalan zenginliği) yalnız bir kadın kadar cesaretsizdi, dostunu düşmanından ayıramıyordu ve böylece ben ona karşı kalan tüm saygımı da kaybettim ve haline acıdım.

Yani devlet asla bir kimsenin aklı ile, entelektüel ve ahlaki yönden, yüzleşemez; yalnızca bedeni ve duyuları ile yüzleşebilir. Akıl veya dürüstlük olarak değil yalnızca fiziksel güç olarak üstünlüğü vardır. Bu dünyaya zorlanmak için gelmedim. Kendi ritmimle nefes alabilmeliyim. Kim en güçlü imiş, görelim. Hangi gücün büyüklüğü vardır? Onlar beni sadece benden daha üstün bir yasaya uymaya zorlayabilirler. Beni kendileri gibi olmaya zorlamaktalar. İnsanların çoğunluk tarafından şu ya da bu şekilde yaşamaya zorlanmasını anlamıyorum. Hayat ne şekillerde yaşanır? Eğer yönetim bana “paranı ya da canını” derse, neden ivedilikle paramı vermeliyim? Büyük bir darboğazda ve ne yapacağını bilmiyor olabilir: elimden bir şey gelmez. Sorunu kendi çözmeli; benim yaptığım gibi. Yakınma ile harcanacak zamana değmez. Toplum makinasının düzgün çalışmasından sorumlu değilim. Bir mühendis çocuğu değilim. Şunu biliyorum ki, bir meşe ile kestane yan yana büyümeye başladığında, biri diğerine yol vermek zorunda değildir, her ikisi de kendi doğalarına uymalı, ellerinden geldiğince büyümeli ve tohum sürmelidir, ta ki, tesadüf eseri, biri diğerini gölgede bırakıp mahvedene kadar. Eğer bir bitki doğaya uygun yaşayamıyorsa, ölür; tıpkı insanlarda olduğu gibi.

Hapisteki gecem değişik ve ilginçti. İçeri girdiğimde, mahkûmlar sohbet ediyorlardı ve akşam çökmek üzereydi. Ama gardiyan, “Hadi, süre doldu.” Diyerek onları içeri çağırdı, sonra boş apartmanlarına dönerken ayak sesleri duyuldu. Gardiyan, hücre arkadaşımı “birinci sınıf bir dost ve zeki bir adam” olarak tanıştırdı. Kapı kitlendiğinde, arkadaşım bana ceketimi nereye asabileceğimi gösterdi ve buradaki işlerin düzeninden bahsetti. Odalar ayda bir boyanıyordu ve bu oda, en azından, en beyazıydı, basit eşyalar yerleştirilmişti ve muhtemelen kasabadaki en düzenli apartmandı. Doğal olarak arkadaşım nereli olduğumu ve neden buraya düştüğümü merak ediyordu; ona anlattım ve ben de ona sordum; dürüst bir adam olduğunu düşünerek, tabii ve inanıyorum ki öyleydi. “Neden” dedi, “Beni bir samanlığı yakmakla suçladılar, ama böyle bir şey yapmadım” Öğrenebildiğim kadarı ile, sarhoşken bir samanlığa girip uyumuş ve orada piposunu içerken samanlar alev almıştı. Zeki biri olarak biliniyordu, yaklaşık üç aydır buradaydı ve davasının görülmesini bekliyordu ve daha da bekleyecek gibi görünüyordu, ama duruma alışmış ve halinden memnun gibiydi, sanki bedavaya kalacak yer bulmuş ve iyi bakıldığını düşünür gibiydi.

Pencerelerden biri onun, diğeri benimdi ve gördüm ki eğer biri burada yeterince kalırsa, başlıca işi pencereden dışarı bakmak olur. Zamanla odadaki izleri inceledim, daha önceki mahkûmlarım kaçmaya çalışırken bıraktıkları izleri gördüm, parmaklıklarda sonradan kapatılmış bölümü gördüm ve odanın eski sakinlerinin hikâyelerini dinledim; burada bile bir tarih ve asla dışarı çıkmamış dedikodular vardı. Muhtemelen burası, kasabada besteler yapılan tek yerdi; bu besteler sonra duvarlara yazılmış ancak hiç yayımlanmamıştı. Kaçmaya çalışanların uzun listesini gördüm, bu şarkılar onların rövanşlarıydı.

Bir daha göremeyeceğimi düşünerek hücre arkadaşımdan öğrenebildiğim her şeyi öğrenmeye çalıştım, ama bana sadece yatağımı gösterip, yatağına çekildi.
Bu sanki daha önce gideceğimi hiç tahmin etmediğim uzak bir ülkeye bir gecelik bir ziyaret gibiydi. Daha önce kasaba saatinin sesini duymadığımı fark ettim, kasabada akşam seslerini duymadığımı fark ettim; camlar açık uyuduk. Sanki kendi kasabamı Orta Çağdan bir yermiş gibi duyuyordum, evler sanki Ren nehrinin kıyısındaydı, kaleler ve şövalyeler geçiyordu gözlerimin önünden. Sokaklardan eski kasaba sakinlerinin sesleri geliyordu. İstemeden de olsa yan odada oturmuş her şeyi duyan ve gören kişi olmuştum. Benim için nadir ve yeni bir deneyimdi. Kendi kasabamı daha yakından izliyordum, Sanki içinden değildim. Onun kurumlarını daha önce hiç görmemiştim. Burası da, kasabamın idari yönüne ait olduğu için, özel bir kurumdu. Belde halkının neler ile ilgilendiğini anlamaya başlamıştım.

Hapisten çıktığımda — biri araya girip benim yerime vergiyi ödemişti — göz önünde olan biteni görememişim, o gençken girip beyaz saçlarla çıkanları görmüştü; bu kısa sürede ben bile bir değişime tanık olmuştum — kasaba, devlet ve ülke, normal zamanda fark edemeyeceğim bir şey. Yaşamakta olduğum devleti daha belirgin halde görmüştüm. Aralarında yaşadığım insanların nereye kadar komşu ve arkadaş olarak güvenilir olduklarını gördüm; arkadaşlıkları yalnızca yazlık havalar içindi, her zaman doğrudan yana olmak niyetleri yoktu, inançları ve önyargıları ile tıpkı Çinliler ya da Mayalar gibi, benden tamamen ayrı bir ırktılar, insanlık adına hiçbir riske girmiyorlardı, mülklerine bile zarar gelsin istemiyorlardı, çok asil değildirler ama hırsız onlara karşı nasıl davranıyorsa onlar da hırsıza karşı aynıydı ve kendilerini koruyup kollaması için daima dışarıdan bir güce dua ediyorlar, onun yolunda, faydasız da olsa, yürüyorlar ve umut ediyorlardı. Bu, komşularımı acımasızca yargılamak gibi görünebilir ama çoğunun hapishane gibi bir yerin varlığından bile haberdar olmadıklarına inanmaktayım.

Kasabanın eski adetlerinden biri, borçlu kimse hapisten çıktığında tanıdıklarınızın parmaklarını çapraz yaparak, hapsi ima ederek, “Nasıl gitti?” demesidir. Komşularım beni böyle selamlamadı, ama bana kaçamak bir bakış atıp yanlarındakine döndüler, sanki çok uzun bir yolculuktan dönmüşüm gibi. Beni hapse götürmelerinden önce, tamirciden onarılmış ayakkabımı almaya gidiyordum. Ertesi sabah salıverildiğimde, yarım kalan işlerimi tamamladım ve onarılmış ayakkabılarımı giydim, bir üzüm festivaline katıldım, beni bekliyorlardı, yarım saat içinde —atları kaçırmamak için— festival alanının tam ortasındaydım, festival yeri en yüksek tepelerden birindeydi, kasabanın 2 mil dışında, devletin hiçbir yerden görünmediği bir yerdi.
İşte, “hapishane” hikâyem böyleydi.

Hiçbir zaman karayolları vergisini ödemeyi reddetmedim, çünkü devletin kötü bir yardakçısı olmayı istediğim kadar iyi bir komşu olmak isterim ya da okulları desteklemek için, kasabadan kişilerin eğitimi için kendime düşeni yapmaktayım. Vergiyi ödemeyişim verginin sebebi değildir. Ben, temelde, devlete bağlılığı reddetmekte, ondan mümkün olduğunca uzak durmak istiyorum. Dolarları takip etmeyi umursamıyorum, ta ki bir adam tutup bir tüfek alıp birini vurana kadar —dolar masumdur— ama bağlılığımın etkilerini görmek ve takip etmek isterim. Aslında, devlete karşı sessizce savaş açmış durumdayım, tavırlarımla, yine de ondan alabildiğim kadarını almak isterim, tıpkı bu durumlarda yapıldığı gibi.

Eğer diğer kimseler benden istenmiş vergiyi ödüyorlarsa, devletin istemlerine uygun olarak, bu zaten yapmakta oldukları bir şeydir ya da haksızlığa devletin onlardan beklediğinden çok daha büyük ölçüde destek vermektedirler. Eğer hatalı bir vergi bildirimini ödüyorsa bu, mülkünü korumak için ya da hapse girmek istemediğindendir, çünkü bu özel korkularının halkın iyiliğini ne denli etkilediğini etraflıca düşünmemektedirler.

O vakit, benim duruşum budur. Ama kişi böyle bir durumda tavrının insanlar tarafından dik başlılık veya yasadışı olarak algılanması korkusuyla kendini çok fazla koruyamamaktadır. Kişi görmelidir ki, yalnızca kendine ve vaktine uygun olanı yapmaktadır.

Bazen, neden bu insanlar iyi niyetli olduklarını söylerler merak ediyorum, kabalar, ne yapacaklarını bilseler belki daha iyi olurlar: neden komşularının kendilerine davranışlarını komşularının eğilimine bırakmıyorlar? Ama sonra derim ki, ben zaten onlar gibi davranmıyorum ya da başkalarını buna zorlamıyorum. Yine, kendi kendime derim ki milyonlarca insan, öfke olmadan, kötü niyet olmadan, kişisel hiçbir çıkar olmadan, sadece birkaç şilin istese, hiçbir şekilde, anayasaları gibi, isteklerini geri çekmese ve hiçbir şekilde, sizin karşı, diğer milyonları kışkırtmasa, neden bu ezici kaba kuvvete kendinizi maruz bırakasınız ki? Açlığa ve soğuğa direnmezsiniz, rüzgâra ve dalgalara da, böylece inatla; sessizce binlerce aynı gereksinime katılıyorsunuz. Kendinizi ateşe atmazsınız. Ama karşılaştırmak gerekirse bu tamamen ezici bir güç değil, kısmen insanı bir güçtür ve bu milyonlar ile bir ilişkim olduğunu düşünürüm, tıpkı diğer milyonlarca insanla olduğu gibi, basit vahşi şeylerle veya cansız şeylerin tersine, bu karşı gelişin mümkün olduğunu düşünüyorum, önce kendilerinden onları yaratana ve daha sonra kendilerinden kendilerine dönecek şekilde. Ama kasten kendimi ateşe atarsam eğer, burada ateşe ya da yangını çıkarana bir itirazım olamaz, tüm suç bendedir. Eğer kendimi insanları oldukları gibi kabul etmeye ikna edebilseydim ve buna göre davranabilseydim ve kimi konularda, nasıl olmamız gerektiğiyle ilgili benim beklentime ve taleplerime uygun olmalarını beklemeseydim, o zaman iyi bir Müslüman ya da kaderci kimseler gibi, olan biteni olduğu gibi kabul eder ve bunu Tanrının isteği olarak atfederdim. Ve tüm bunlardan önce, buna ve tamamen vahşi ve doğal bir güce karşı durmak arasında fark vardır, ilkine bir raddeye kadar karşı gelebilirim ama ikincisine, Orpheus gibi, kayaların, ağaçların veya canavarların doğasına hiçbir etkim olamaz.

Hiçbir kimse ya da toplulukla kavga etmek istemem. Herhangi bir ayrıma, ayrılığa veya kendimi komşularımdan daha üstün gördüğüm izlenimine mahal vermek istemem. Daha ziyade, diyebilirim ki, yasaların gerekli olabileceğine dair bahaneler aramaktayım. Onları haklı göstermek için her şeye hazırım. Aslında, kendimden dahi şüphe ederim ve her yıl, vergi memuru geldiğinde, kendimi devletin ve tüm yönetimlerin duruş ve icraatını değerlendirmemem için bertaraf edilmiş hissederim ve insanların rahatlık için bahaneler bulmaya çalıştığını düşünürüm.
Ülkemizi ailemiz gibi görmeliyiz,
Eğer ki yabancılaşacak olursak sevgiye
Ya da meşguliyetimizde onur kalmazsa
Sonuca katlanmalı ve ders çıkarmalıyız
Vicdan ve inancı öğrenmeliyiz
Güce ve çıkara tamah etmemeyi.
İnanıyorum ki yakında devlet tüm işime engel olacak ve diğer vatandaşlardan bir farkım kalmayacak. Daha aşağıdan bakacak olursak, anayasa, tüm hatalarına rağmen, oldukça iyidir; hukuk ve mahkeme hala saygı uyandırmaktadır; hatta bu yönetim ve Amerikan hükümeti de, pek çok açıdan, hayranlık uyandırmaktadır ve nadiren, minnettarlık uyandırır ki bunları anlatan pek çok kimse vardır; daha uzaktan bakacak olursak ya da en uzaktan, bunların ne olduklarını kim söyleyebilir ya da bakmaya ve hakkında düşünmeye değecek şeyler midir?

Bununla birlikte, hükümet beni çok fazla kaile almamaktadır ve ben de onu mümkün olduğunca az düşünmeliyim. Bu dünyadayken bile, bir yönetim altında yaşadığım süre sayılıdır. Eğer kişi düşünemiyorsa, hayal gücü ve arzuları yoksa ki bu asla uzun sürecek gibi görünmemektedir, akılsız hükümdarlar veya reformcular onu sonsuza kadar engelleyemezler.
Biliyorum ki, çoğu insan benden farklı düşünüyor, ama hayatı profesyonel manada bu ve bunun gibi konuları araştırmaya adanmış olanlar benden hiç ama hiç memnun değiller. Devlet adamları ve milletvekilleri, kurumun içinde boylu boyunca yer alanlar, asla açıkça ve belirgin biçimde onu göremezler. Toplumu ileri götürmekten bahsederler ama nereye vardıracaklarını bilmemektedirler. Belli bir tecrübeye ve imtiyaza sahip olabilirler ve şüphesiz çokça işe yarayan ve bizim de bunlar için samimi teşekkürlerimizi sunduğumuz sistemler geliştirmişlerdir, ama yine de akılları ve işe-yararlılıkları belli sınırları aşamamaktadır. Dünyanın çıkarlarla ve politika ile yönetilen bir yer olmadığını unutmaya alışmışlardır. Webster, hükümetin peşi sıra gitmemektedir ve bu yüzden onun otoritesiyle konuşmaz. Onun sözleri, mevcut hükümetle ilgili hiçbir reform düşünemeyen milletvekilleri için bilgecedir, ama düşünenler için ve her zaman görevini yapanlar için diyecek sözü yoktur. Bu konudaki açık ve derin spekülasyonlarıyla aklının ve mantığının sınırlarını ortaya koyan kişiler tanırım. Yine de, çoğu reformistin ucuz işleriyle ve politikacıların çok daha ucuz laf salatalarıyla karşılaştırılırsa, onlarınki en hassas ve ne değerli sözlerdir, Tanrı onları korusun. Her şeyden önce o, hepsinden güçlü, özgün ve pratiktir. Yine de, kalitesi aklından değil sağduyusundan gelir. Avukatların gerçeği, gerçek değildir, tutarlılık ya da tutarlı bir faydadır. Gerçek daime kendi içinde uyumludur, yanlışlardan adaleti ortaya çıkarmayı beklemez. O, zaten bilindiği gibi, Anayasa Savunucusu olarak bilinmelidir. Savunma dışında yapacak bir şeyi yoktur. O bir lider değil takipçidir. Onun liderleri 287 kuşağıdır. “Hiçbir zaman bir çaba sarf etmedim” der “ve asla böyle bir niyetim de olmadı; pek çok Eyaletin birleşerek oluşturduğu birlik düzenin bozmak için hiçbir zaman çaba göstermem için teşvik edilmedim ve bu yönde hiçbir çabayı da teşvik etmedim.” Hala anayasanın köleliğe karşı yaptırımlarını düşündüğünde, “Bu en baştan beri olan bir şey — bırakalım devam etsin,” der. Tüm uyanıklığına ve yeteneklerine rağmen, bunun politik ilişkilerini anlayamamaktadır ve mantık dışı bir şey olduğunu görmezden gelmektedir — kişinin Amerika’da kölelik için yapılması gerekenleri — ama şu soruya işe yaramaz cevaplar üretmek üzere, hem de kesin konuşmalarla, özel olarak işe girişir ya da işe sürülür — başka nereden yeni ve eşsiz sosyal vergiler türetilebilir? “Yöntem” der, “Köleliğin geçerli olduğu Eyaletlerde, bu Eyalet yönetiminin kararına bağlıdır, onun sorumluluğunda ve mülki insan hakları, adalet ve Tanrı’nın koyduğu kanunlara bağlıdır.” İnsanlık düşüncesinden ya da başka bir sebepten doğmuş ve bu konuya ilişkisi bulunmayan ortaklıklar başka yerde kurulmuştur. Benden hiçbir zaman destek görmemişlerdir ve göremeyeceklerdir.

Gerçeği, kaynağında kadar takip ederek ortaya çıkaranlar, Kutsal Kitabın ve Anayasanın yanında dimdik dururlar ve saygıyla ve insanlıkla özümserler, ama diğerleri, hemen önlerindeki havuza ya da göle damla damla döküldüğünü görenler, paçalarını bir daha sıvar ve damlaların geldiği yönde yola devam ederler.

Amerika’da devlet yönetiminde hiçbir dahi çıkmamıştır. Dünya tarihinde de böyle dâhiler nadirdir. Hatipler vardır, politikacılar ve dilbaz binlerce kimse vardır ancak, mikrofonlar henüz tartışmaya değer sorular soranlarına rastlamamıştır. Hitabeti severiz, ama bunun gerçeği söylemekle ya da hiçbir kötülüğe ilham vermekle ilgili olmadığını biliriz. Bizim milletvekillerimiz serbest piyasa ile bir birliğin özgürlüğü ve bir ulusun saygınlığı arasındaki karşılaştırma değerini henüz öğrenememiştir. Vergiler ve finans, ticaret, imalat ve tarım arasındaki ilişki ile ilgili sorularda bile cevap verecek yeteneğe veya zekâya sahip değildirler. Eğer bu konularda sağduyu insanların şikâyetleri ve önerileri olmadan sadece milletvekillerinin laflarına kalsaydık, Amerika uluslararası sıralamada şimdiki yerinde olamazdı. Bin sekiz yüz yıldır, gerçi bunu tesadüfen söylemeye hakkım yok, Yeni Ahit yazıldı, ama yine de onun yasama bilimi üzerindeki ışığını kullanacak kadar yetenekli ve akıllı bir milletvekili çıkmamıştır.

Kendim de içtenlikle takip edeceğim ve sevinçle kurallarına uyacağım yönetim; ki bu yönetim çoğu kimsenin bilmediği ve yapmadığı şeyleri ve konuları benden daha iyi bilmeli ve yapmalıdır, yine de ahlaki yönü zayıf bir yönetimdir: kesinlikle adil olması için, yönetilenin yaptırımına açık ve rızasına malik olmalıdır. Benim kişiliğim ve mülküm üzerinde hiçbir hakka sahip olmamalıdır, eğer ben razı gelmiyorsam. Mutlak monarşiden kısmi monarşiye ve oradan da demokrasiye uzanan yol bireye ve insana saygı yoludur. Çinli felsefeci bile, bireyi imparatorluğun temeli olarak görecek kadar bilgedir. Demokrasi, bildiğimiz şekli ile, devlet yönetimde gelinen son nokta mıdır? Bireyin haklarını tanımada ve düzenlemede bir adım daha ileri gidilemez mi? Devlet, bireyi; tüm gücünü ve otoritesini ona bahşeden, yüksek ve bağımsız bir güç olarak tanıyana ve buna göre davranana kadar, Amerika için gerçek özgürlük ve aydınlanma tamamlanmış olmayacaktır. Şöyle bir devlet hayal ediyorum: tüm vatandaşlarına adil, her bir bireyi komşusu gibi gören, hatta dâhil olmak, karışmak veya onunla yaşamak istemeyenleri kendi yolunun dışında görmeye, komşularının ve tüm vatandaşlarının ihtiyaçlarına yeten bir devlet. Böylesine meyve veren ve olgunlaşan meyveleri toprağa düşen bir yönetim, daha mükemmel ve görkemli bir Amerika’ya giden yolu hazırlayacaktır; ancak bu şimdilik yalnızca hayaldir.

Henry David Thoreau
Sivil İtaatsizlik – Kafe Kültür Yayıncılık

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Felsefecilerin aşkla ilişkisi: Felsefecilerle aşk – Alain Badiou & Nicolas Truong 

Kapat