ŞÜKRÜ ERBAŞ: SOLUĞUM YALNIZLIK GÖVDEM KÜF KOKUYORDU

İNSAN GÖVDESİYLE ÇARPMIYOR KÖTÜLÜĞE YÜREĞİNDEN ALIYOR YARAYI

“Sen benim altıncı işimsin. Onca ağır yükün altında sana ayırabileceğim ancak yorgunluğumdur. Otuz iki yıl kalbimi ve gövdemi silerek kurduğum dünyanın önüne almamı bekleme seni. Ne kadar derinden gelirse gelsin, ne kadar yakıcı olursa olsun, görünmez bir boşluğu -o da bir sürelik- dolduracak bir ses için onca yılı hiçleyemem. Bu dünyayı kolaylaştıracaksın diye kapılarımı açtım. Bir yol boyu pınarısın sen. Kan ter içinde geliyorum, bir yudum serinlik için, içindeki çirkefle simsiyah ediyorsun. Attığım hiçbir adım için kimseye hesap vermedim ben. Aşk değil işgal bu. Gittikçe herkese benziyorsun. İçindeki cehennem ilgilendirmiyor beni. Bana gülün gerekli, dibindeki gübre değil. Anlıyor musun?

Tırpanla biçilmiş ekinler gibi ardarda düşüyordu adam. Adam düşmüyordu da gökyüzü toprağa gömülüyordu kadının ağzından çıkan her sözcükle. Topuklarında kocaman delikler açılmış gibi tüm kanı boşalıyordu bedeninden. Bekleyişin iplerine dizdiği iç çekişin boncuklarıyla boğuldu usul usul sesi. Duvarları içine göçmüş bir evdi, dört yanından kar yağan. Güneş bile buz gibi sızıyordu temeline. Ne bir gülüş, ne bir anı, ne bir düş… Hiçbir şey adamın düşüşünü durduramıyordu. Tutunacağı her şeyi alıp savuruyordu kadının sesi. Derisi içinden yüzülüyordu. Bütün iyi günler, güzel sözler el ele vermiş de en büyük suçluymuş gibi adamın yüreğini yiyorlardı. Kadının sesinden bir mezara gömülüyordu adam. Son bir çırpınışla inledi…

Sesini gökyüzünün yerine koydum koyalı böyle oldum. Gamzelerinin halkası ile geriletebiliyorum üstüme yürüyen pisliği. Kırk iki köprüden geçtim bugüne dek, ne altında bir ince su, ne üstünde gökkuşağı. Soluğum yalnızlık, gövdem küf kokuyordu. Sonra esirgediklerine bir özür, bir bağış gibi dünya kattı seni ömrüme. Yalnız gözleri değil, hücreleri görmeye başlayan bir körün sevinciydi yaşadığım. Teninin kokusuyla yudum gövdemin pasını. Bütün yaprakları birer serçe kesilmiş bir ağaçtım, üstüne titreyen. Gelince sen geliyordun, ama gidince dünya kopuyordu yüreğimden. Çarşılardan bir serinlik gibi geçiyordum sana gelirken. Kalabalık bile güzelleşiyordu. Eşiğinden değil de güzden yaza geçiyordum her seferinde. Ağzın bulutların ülkesiydi. Gövdene bakıp ‘iyilik bu’ diyordum. Yitiklerimin de kazançlarımın da adı oldun bir gülüşlük vakitte. Uzaklara bakmaya seninle başladım. Benim için işgal, senin dışındaki her şeydi. Senden geçiyorsa her şey aşktı. Dünya sensiz geliyordu üstüme. Hırçınlığım buydu; biraz korku, biraz keder, çokça ayrılık…

Her şeyin sapsarı bir incinme kesildiği bir gücenik vakitti. Çarşıların bir örnek giydirdiği insanlar, yine çarşıların yüzlerine çektiği eğreti bir incelikle, yalnızca kendilerine bakarak yürüyorlardı. Herkesin dünyası kapı aralığı kadar genişti ve kimsenin sesinde mavilik yoktu. Kadın acıyla kaldırdı başını. Acıyla eğildi adamın üstüne. İki bulanık göldü gözleri kirpiklerinden taşan. ‘Her şeyi biliyorum’ dedi. ‘Bunaldım. İnsan gövdesiyle çarpmıyor kötülüğe. Yüreğinden alıyor yarayı. Bencillik, yalan, hırs, kabalık… İnandıklarını koruyabilmek için çırpına çırpına tükeniyor akıl. İnceliğin nasıl bir yanılsama olduğunu görmek için başını kaldırmak yeterli. İçindeki iyilikle yenik düşüyorsun. Kırk boğuntu halkasından geçtim, her seferinde seni biraz daha isteyerek. Geldim ve bungun yüzün kırk birinci acım oldu. Tuhaf değil mi insanın gücü sevdiğine yetiyor. Benim biricik ayrıcalığımsın oysa. Sana işgal dersem dünyayı nasıl tanımlarım ben. Damla kendini tamamladı ve gelip sana düştü. Hepsi bu…

Ayağa kalktıklarında iki gözyaşıydı kucaklaşan…

Şükrü Erbaş


İnsanın Acısını İnsan Alır

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz