Söz konusu olan vatan mı gerçekten? – Erdoğan Aydın

erdogan aydınİttihatçı muktedirlerden Cemal Paşa, “bizim biricik amacımız, Umumi Harp sayesinde içteki bağımsızlığımıza darbe niteliği taşıyan tüm dayatmalardan kendimizi kurtarmaktı” diye yazıyordu Hatıralar’ında.
Kastettiği şey, mecburen kabul ettikleri 8 Şubat 1914 tarihli Ermeni Reform Anlaşmasını, dünya savaşı sayesinde uygulamaktan kurtulmaktı.
Osmanlının aynı zamanda Ermenilerin de yurdu olduğunu bir türlü hazmedemeyen devlet aklı, Abdülhamit despotizmini demokrasi vaadiyle devirmiş İttihatçıları da belirler hale gelmişti. Bunun bedeli ise, Turan hayalleri yanı sıra Ermenileri de ortadan kaldırma fırsatı yaratacağından memleketi savaşa sürüklemek olacaktı.

Bu süreçte kendisini sorgulayanları düşmanlaştırıp ezmeye çalışan devlet aklı, “vatanseverliği” de meşruiyet aracı olarak sonuna kadar sömürüyordu: Örneğin Enver, “Ben vatan için (…) ölünceye kadar çalışacak bir makine olmak istiyorum. Ne yapayım, bir kere vatanı her şeyden, her kesten daha fazla sevdim!” söylemi altında Meclis’ten habersiz savaş başlatmayı, halkının bir kesimini imha etmeyi kendine hak görebiliyordu.

Açık ki 100 yıl öncesindeki felaketlerin nedeni gerçekte vatan aşkı değildi; tıpkı bugünkü muktedirler için de olmadığı gibi… Esasen kendilerini demokrasiyle bağlamamış tüm muktedirlerin dilinde “vatan”, tarihin tüm örneklerinde görüleceği gibi, kendi çıkarlarını her ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmek ve iktidarlarını korumaktan ibaretti.

Bu noktada anımsanmalı ki bir coğrafyayı vatan yapan temel özellik, uğruna dökülmüş kan değil, vatandaşın haklarının güvenceye alınıp devletin bu haklarla bağlanmasıydı. Dolayısıyla gerçek anlamda vatan, üstünde yaşayagelmekte olan insanların bireysel ve kolektif haklarına saygılı olunması oranında vatandı.

Aksi durumlarda vatan, mülk olmakla, vatandaş da tebâlaşmakla zehirlenir, adalet, özgürlük ve farklılıklarıyla kardeşlik de imkânsızlaşırdı. Böylesi rejimlerde, muktedire boyun eğen vatandaşa “şefkat” gibi, yok eğmeyip, “ben yurttaşım ve haklarım var” diye mücadeleye yönelen vatandaşa karşı da “kudret” gibi, demokrasilere özgü olmayan kavramlar kullanılırdı.

Böylesi gelenekler için, farklı olanların ana dilinden, inancından, sosyal konumundan hareketle eşit haklılık talebi “vatan”a karşıtlık addedilir, muktedirin meşrebine göre, “bölücülük”, “nifak”, “ayakların baş olmaya kalkması” olarak yaftalanıp elimine edilirdi.

***

Şu anda da Türkiye’yi, bir yandan Kürt sorunu yoktur” diyen, diğer yandan da bunu, “1911-1918 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, 2011-23 arasında, o topraklardaki kardeşlerimizle buluşacağız” diyerek “Emevi camisinde zafer namazı kılmak” hayali kuran bir akıl yönetiyor.

Kuşkusuz “Kürt sorunu vardır ve biz elimizi taşın altına koyduk” diyerek 2013 başında bir çözüm süreci başlatan da aynı iktidardı; ama anımsayalım ki İttihatçılar da, 1908 devrimini Ermenilerle birlikte yapmış, 1915’e kadar yakın temasta olmuştu. Benzeri bir dönüşüm, “biz Türkler ve Kürtler” diye başarıya ulaştırılan Milli Mücadele’nin sonrasında da yaşanacak ve zafer kazanılınca Kürtlerin inkârı ve asimilasyonuna gidilecekti.

Vatanın, muktedirler kadar, onlardan farklı kimliklere sahip olanların da vatanı olduğunu kabullenmeyen, dolayısıyla onların da eşit hak ve saygınlığını yasal, anayasal düzenlemeler yansıtmayanların, yaşanagelen gerilimlerin esas sorumlusu olacakları açıktır.

Türkiye’de devlet aklı kendini mecbur hissettiğinde sorunların varlığını ve çözüm gereğini kabul etmiş, ama fırsatını bulur bulmaz da farklı ve muhalif olanları imha yoluna gitmiştir. Görülen o ki yeni Türkiye iddiasıyla çözüm sürecini başlatanlar da aynı yöntemi kullanıyorlar. Zorunlu kaldıkları oranda şefkat söylemi geliştiriyorlar, ama demokrasiye özgü hak eşitliği ve bunun yasal gereklerine yaklaşmıyorlar; kimliği inkâr edilen sesini yükselttiğinde de devletin en kadim yöntemini, kudreti dayatıyorlar.

Oysa artık çoğulculuğu ve adaleti gerçekten içselleştirmiş bir dönüşüme ihtiyacımız var. Üstelik nasıl ki 100 yıl önce, Osmanlının, aynı zamanda Ermenilerin de ülkesi olduğunu bir türlü hazmedememenin bedelini büyük felaketle, savaşla, medeniyet kaybıyla ödediysek, bugün de Türkiye’nin aynı zamanda Kürtlerin yurdu olduğunu hazmedememenin bedelini hep birlikte çok ağır ödeyebilmenin eşiğine gelmiş bulunmaktayız.

***

İki buçuk yıllık “çözüm sürecinde” görüldü ki Kürtlerin kendilerine kimlik bilinci sağlayan örgütten koparılıp AKP’lileştirilmesi, PKK’nin de makyajlanmış bir teslimiyetle silahsızlandırılması mümkün değil. Üstelik bu zoraki ve yeni bir hegemonya inşası için başlatılmış süreçte, o ana kadar milliyetçi kapıların ardına kilitlenmiş demokrasi dinamiklerinin serpildiği görülecekti. Bu süreçte tekçi kurumlaşmanın ideolojik dayanakları gerilerken toplum çoğulculaşmaya ve birbirini dinlemeye başlayacaktı. Kısacası gereklerini yapmadığı çözüm sürecinden kendi başkanlık hayalini gerçekleştirerek sıyrılmak isteyen AKP’nin, ekonomisinden politikasına kadar her alanda sorgulanmaya başladığı bambaşka bir döneme geçilecekti.

İşte bu beklenmeyen sonuçları nedeniyledir ki AKP, sorumluluğunu karşı tarafın sırtına yükleyerek çözüm sürecini bitirmenin arayışına geçecekti. Ağrı’dan Suruç’a kadar tüm provokasyonların da, işte bu gerçeklik içinde yerli yerine oturduğu görülecektir.

Kâdir-i mutlak bir başkanlık hedefine kilitlenmiş ve Kürtleri de bunun için yedekleme arayışındaki AKP karşısında, HDP’nin tüm demokrasi güçlerini kucaklayıcı bir Türkiyelilik programıyla parti olarak seçimlere girme kararı, çözüm sürecini iyiden iyiye sürdürülemez kılacaktı. Liberallerle kurduğu ilişki yanında Alevi açılımının bitirilmesinde de gördüğümüz gibi, kendi iktidarına yedeklenmeyen herkesi kısa zamanda düşmanlaştıran bu siyaset anlayışı için çözüm süreci de miadını doldurmuştu. Çünkü kendisini değil demokrasiyi güçlendiriyordu; çünkü yasayla denetlenemez tek adam yönetimini imkânsızlaştırıyordu.

Bundandır ki çözüm sürecini geri dönülmez kılacak “İzleme Heyeti”, “Dolmabahçe Mutabakatı” ve çözümü zorunlu kılan “Kürt sorunu” nitelemesinin de inkârı yoluna gidildi. Eski Türkiye’nin en kadim pozisyonuna, tekçiliğe ve kudrete geri dönüldü.

***

Bu bağlamda 7 Haziran seçim kampanyası, AKP tarafından HDP’ye karşı 90’lı yılların dili ve gerilimleriyle sürdürüldü. Bu kampanyanın eski Türkiye’nin tüm güç ve yöntemlerini teşvik etmesi kaçınılmazdı. Nitekim bu ortamda HDP’ye yönelik yüzlerce saldırı gerçekleşti.

Ama cin şişeden çıkmıştı ve HDP, sol bir kimlikle Türkiye’nin batısından da aldığı destekle % 13 oy oranıyla gerçek bir zafer kazandı. Öyle ki AKP, başkanlığın imkânsızlaşması bir yana tek başına hükümet olma olanağını bile yitirdi. İşte bu atmosferde “söz konusu vatansa, her birimizin bulunduğu bütün siyasi cephelerin birer teferruat olduğu” ilanının o lanetli diline geri dönüldüğü görülecekti.

Oysa bu topraklarda demokrasi çabalarının en kronik sorunlarından biri olmuştu bu “vatan” ile “teferruat” arasında kurulan ilişki!

1908’de çoğulcu bir Osmanlı için, özgürlük, eşitlik, kardeşlik için gelen İttihatçıların kısa zamanda önceki dönemi aratır hak ihlalcilerine dönüşmesi de bu mantık üzerinden şekillenmiş ve meşrulaştırılmıştı; lanetli 90’lı yıllar da. Ancak anımsatılmalı ki bu yol, ona tavessül edenler de dâhil, kimseyi dışında bırakmayan bir çöküşün ve ittifakların temel inşa malzemesi olmuştur her zaman.

***

31 genç sosyalisti imha eden provokasyon, seçim sürecini zehirleyen yüzlerce saldırının en büyük parçası olarak yaşandı. Bu ortam onların cenazelerinin kaldırılmasının bile engellendiği, seçim sürecinde HDP’ye yapılan saldırılarda olduğu gibi âdil soruşturmalarının yapılmadığı ve suçlamalarla manipüle edildiği lanetli bir geçmişe geri dönüşe işaret ediyor.

Bu ortamın hiçbir şekilde kabul edilemez polis ölümleriyle göğüslenemeyeceği ise açık. “Göze göz” savaş ortamı, mağduriyetlerin anlatılıp demokrasinin örgütlenebildiği meşruiyet zeminini ortadan kaldırmakta toplumsal vicdanın kör etmektedir.

Bu ortamda haklar rejiminin kazanımı için biricik sorumluluk ateşkesi acilen geri kazanmaktır. Unutulmamalı ki gelinen noktada başkanlık cenderesine sığmayan Türkiye, milliyetçi ve İslamcı cendereye de sokulamayacak dayanaklar elde etmiştir.

Ne ki daha çok toplumsal körelme olmadan ateşkesin geri kazanılamaması halinde, Türkiye, bugünleri bile aratacak her türden provokasyona ve felakete açık hale gelecektir.

Bu koşullarda Türkiye’nin, kendisine yar olmayanı kimseye yar etmeme anlayışına karşı savunulması, demokrasiyi kazanabilmenin de biricik yolu görünmektedir.

t24

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Oğuz Atay: Bir de vatan denen bir şey vardı ki, çok iyi korunması gerekiyordu

"Ben savaş yıllarının çocuğu olduğum için, ilk talihsizliğim beslenme şartlarının kötülüğüyle başlamıştır. Bütün savaş yılları kara ekmekle geçti benim için....

Kapat