Şiir Eleştirisi Üzerine Mehmet H. Doğan İle Yapılmış Bir Söyleşi

Bıkmadaıı, yorulmadan, yılgınlığa düşmeden boyuna tekrarlamalıyız söylediklerimizi. çağ, sağır bir çağ. Bazı şeyler ne kadar tekrarlansa, ne kadar açık seçik, tane tane anlatılmaya çalışılsa, hatta anlatılsa, en duyarlı sanılan kulaklardan geri dönüyor. Belleğin en temiz, en boşyerinde bırakılan ufacık iz çok geçmeden kolayın, alışılmışın tozu ile doluyor, kapanıyor. Onun için işte, bir yandan bellekte bırakılan izin üzerindeki tozu, kiri temizlerken, bir yandan da bu izi derinleştirmek için boyuna tekrarlamak zorundayız söylediklerimizi. Yurdumuzda gerçek sanatın vermek zorunda olduğu bir varlık-yokluk savaşı bu.

“Eleştiri, bilgisi ve beğeni düzeyi yüksek, bilinçli bir okurun okuduklarını değerlendirme çözümleme ve yargılama çabasıdır.”

Elli yıla yakın bir süredir Türk şiir eleştirisinin içindesiniz. Bir Türk şiir eleştirisinden veya üslubundan söz edilebilir mi? Edilebilirse bu üslubun temel özellikleri nelerdir? Bu özelliklerin oluşumunda, hangi eleştirmenlerin katkısı olmuştur?

Ataç ve Tanpınar’dan başlamak üzere bir değil çeşitli şiir eleştirisi veya üslubundan söz edilebilir sanıyorum. Modern Türk şiirinin kırılma noktalarında gündeme giren değişik şiir anlayışları, güçlü ya da güçsüz kendi eleştirisini de birlikte oluşturmuştur. Örneğin, bir öznel eleştiriden, bir izlenimci eleştiriden, yazın tarihine dayalı bir eleştiriden, toplumcu eleştiriden, çözümlemeci eleştiriden, bir ölçüde göstergebilimci eleştiriden söz edilebilir. Dolayısıyla, uygulama içinde oluşmuş, kişisel damgası az ya da çok derin üsluplar belirmiştir. Ataç’ın öznel eleştiri biçemi, sanata ve şiire, çağlar içinde yerel ve evrensel etkileşmelerle bitmeyen bir gelişme olarak bakan Tanpınar’ın eleştiri biçeminden; Doğan Hızlan’ın izlenimci eleştirisi, Orhan Koçak’ın çözümlemeci eleştirisinden; “40’larda henüz çekirdek halinde olan, ’50’lerin sonuyla ’60’ların başındaki bugün çoktan aşılmış (o zamanlar ‘toplumcu’ dememek için) ‘bilimsel’ ya da ‘nesnel’ eleştiri, Ahmet Oktay’ın toplumcu eleştirisinden temelde farklılıklar gösterir.

Modern Türk Şiiri eleştirisinin oluşumunda, üniversite çevrelerinin katkılarından, ne yazık ki, fazla söz edemiyoruz. Üniversite(ler)deki Türkoloji (Türk Edebiyatı) bölümlerinde ilk başlarda geçmişe (Divan ve Halk şiiri) eski Türk Edebiyatı Tarihi araştırmalarına dönük olarak başlayan çalışmalar daha sonraki yıllarda, ne yazık ki, bir türlü günün şiirine geçememiş, hep geçmişe bağlı olarak kalmıştır. Çağdaş şiir, onun dünya şiiriyle ilişkisi, Ahmet Hamdi Tanpınar ve onun hocası Yahya Kemal dışında, akademisyenlerimizin ilgisini çekmemiştir. Ancak son yıllarda, daha çok özel üniversitelerde, bu gibi çalışmaların başladığını söyleyebiliriz. O zaman bu alan, doğal olarak, doğrudan yazının, şiirin içinden gelen ‘alaylı’ eleştirmenlerin etkinlik alanı olarak gelişmiştir.

Dönemlerin toplumsal ve siyasal koşullarının sunduğu olanak ve olanaksızlıklar içinde ağır da olsa bir gelişme gösteren günümüz şiir eleştirisinde, Nurullah Ataç’ın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ ın, Oktay Ritat, Melih Cevdet Anday, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ahmet Oktay, Enis Batur, Güven Turan gibi şairlerin, Memet Fuat’ın, Hüseyin Cöntürk’ün, Doğan Hızlan’ın, Orhan Koçak’ın katkılarından söz edebiliriz. Son yıllarda şiir eleştirisine duyulan ilgi, bu alanda yeni yeni adlar ortaya çıkarmıştır. Giderek, “Bizde (şiir) eleştiricisi) yok!” savı, geçerliliğini yitirecek gibi görünmektedir.

1968’de yazdığınız ‘Tekrarın Tekrarı’ başlıklı.yazınız, aynı adı taşıyan ilk kitabınızın da ilk yazısıydı. Aslında, yazarlık sürecinizi dikkate aldığımızda, bu ifadeniz,temel kaygılarınızdan biri olmuştur. O yazı, şöyle başlıyor:

“Bıkmadaıı, yorulmadan, yılgınlığa düşmeden boyuna tekrarlamalıyız söylediklerimizi. çağ, sağır bir çağ. Bazı şeyler ne kadar tekrarlansa, ne kadar açık seçik, tane tane anlatılmaya çalışılsa, hatta anlatılsa, en duyarlı sanılan kulaklardan geri dönüyor. Belleğin en temiz, en boşyerinde bırakılan ufacık iz çok geçmeden kolayın, alışılmışın tozu ile doluyor, kapanıyor. Onun için işte, bir yandan bellekte bırakılan izin üzerindeki tozu, kiri temizlerken, bir yandan da bu izi derinleştirmek için boyuna tekrarlamak zorundayız söylediklerimizi. ( Yurdumuzda gerçek sanatın vermek zorunda olduğu bir varlık-yokluk savaşı bu. Bu bezirgan saltanatının öne sürdüğü, insanların en yüzeyde duygularını mıncıklayarak derindeki yeteneklerinin yeşermesini, filiz vermesini önleyen renksiz, kişiliksiz sözde sanat eserlerini bir kenara itinceye, yüreğiyle yarattığı soy sanat eserlerini koyuncaya kadar sürecek bir savaş.”

Bu bölümün yer aldığı yazınızda, eleştirinin, hem bir kesim okura hem de belli bir şair grubuna yönelik bir işlevinden söz ediyorsunuz. Bu işlev, bir yandan şimdiyi biçimlendirmekle ıra1anırken, diğer yandan da ulusal bir beğeni/antoloji, bugün yaygın olarak kullanılan bir terimle söylersek ulusal bir kanon oluşturmayı asıl hedef edinmektedir. Denilebilir mi? Denilebilir ise, ulusal kanon oluşturmak, sizin için, eleştirinin dönemsel tarihsel bir işlevi midir, yoksa varlık nedeni mi?

Benim için eleştiri, ta başından beri, bilgisi ve beğeni düzeyi yüksek, bilinçli bir okurun, okuduklarını değerlendirme, çözümleme ve yargılama çabası olmuştur hep. Dolayısıyla, zaman içinde, hem benim o bilinçli okur dediğim eleştirmenin hem de seslendiği okur kitlesinin birlikte gelişmesinden söz edilebilir. 1940’ların sonlarında başlayan, ama sonra terkettiğim şik alıştırmalarımdan bugüne yaklaşık ‘altmış yıldır içinde bulunduğum şiir dünyamızın geçirdiği aşamaları nerdeyse birebir yaşadım.

Artık etkileme gücünü yitirmiş ölçülü uyaklı şiire bir başkaldırı olan Garip şiiri (o zamanki adıyla Yeni Şiir), toplumcu şiirle Garip kırması ’40 Kuşağı’ şiiri, Türk şiirinde modernleşmeye geçişi tamamlamış olan İkinci Yeni şiiri, ’60’lı yılların getirdiği görece özgürlük ortamında sağlıklı bir biçimde başlayıp ’70’lerde batağa saplanan toplumcu siyasal şiir akımı, ’80’lerde biraz da bu şiire karşı çıkma olarak, ama temelde şiirin kendisine dönüş olarak başlayan ’80 sonrası şiir dönemleri/hareketleri içinde, birçok konunun, sanki hiç tartışılmamış, sonuçlandırılmamış gibi, ısıtılıp yeniden ortaya sürüldüğünü;değişen her kuşakla birlikte aynı tartışmaların aynı ciddiyet ve hararetle yeniden yapıldığını; doğal olarak aynı yanlışlara bir daha, bir daha düşüldüğünü; birçok şeyin kim bilir kaçırıcı kez yeniden keşfedildiğini gördüm.

1968’de daha bu işin başlarındaydım, dolayısıyla umutluydum, o yazıda da görülüyor bu umut; ama 2004’te, benim yazdıklarım kadar şey okumamış, yirmilerinde şiir heveslilerinin,ya da daha acısı, treni kaçırdığının farkında, fakat bunu itiraf edemeyen, ellilerinde, altmışlarındaki kalık şairlerinin eleştirmeni aynı bayat tartışmaların içine çekme çabasını görmek, bu umudun kalan son zerrelerini de sildi götürdü. Ama ‘tekrarın tekrarı’na hala inanıyorum; yazılanların bir gün duyarlı kulaklara ulaşacağını umuyorum. Bu umut da olmasa… Yani eleştirinin bir işlevi olması gerektiğine hala inanıyorum, yoksa boşbir oyalanma çabası olurdu yazmak. Bugün bir şiir eleştirisinin yokluğundan yakınanların da özünde, görmeyi amaçladıkları bu işlev olsa.gerek.

Yazdıklarının okur kulağına doğru bir biçimde ulaşmasını isteyen şairlerin/yazarların en yakın yol arkadaşlarının eleştirmen olduğu, olması gerektiği gerçeği görmezlikten gelinebilir mi? Tek tek eleştirmenlerin, hatta bir dönemin eleştirisinin etki sınırlarını aşan bu işlev, elbette sonuçta, ‘bir yandan şimdiyi biçimlendirmeyi, ‘diğer yandan da ulusal (‘dilsel’ demek daha doğru olmaz mıydı?) bir beğeni/antoloji, ulusal (dilsel) bir kanon oluşturmayı hedeflemektedir. Uygulamada oluşan şey de budur zaten: 1940’larda, ’50’lerde yayımlanmış bir antoloji ile 2000’lerde yayımlanmış bir antolojinin kapsamı, oylumu, beğeni değişiklikleri, şair adları arasındaki göze görünür fark, bunun en belirgin kanıtıdır. Antolojiyi, kanonu oluşturan şey, bir yandan tarihsel dönemler içinde değişen, zenginleşen şiir mirası ise, bir yandan da bu şiir mirasının değerlendirilmesinde, çözümlemesinde, gereğinde desteklenmesinde ve savunulmasında katkıları olmuş olan eleştiridir.

Bir şiiri çözümlerken belirleyici olan analiz öğeleri nelerdir? Eleştirel yaklaşımınızın ve/veya çözümlemelerinizin temelinde yer alan kuramsal poetik ilkeleri nasıl tanımlarsınız?

Bir La Palice gerçeğiyle başlayalım: Ortada, çözümlenecek bir ‘şiir’ olması gerekir. Bütün yazın yaşamımda ilk günden beri hiç sapmadan izlediğim bir ilke: Değerlendirmeye, çözümlemeye değer bir yapıt aradım her şeyden önce; en azından böyle bir yazınsal yapıt umudu. Bir şiir, bir şiir kitabı övülebilir ya da yerin dibine batırılabilir, ama tek başına övmenin ya da yermenin eleştiri için bir amaç oluşturacağını sanmıyorum. Yermeyi de, yerleşmiş ya da yerleştirilmeye çalışılan bir tür şiire, bir yargıya karşı çıkış olarak aldığımı eklemem gerekiyor burada. Örnekse, bir dönemin, kendilerine taktıkları adla, ‘Kırk Kuşağı Toplumcu Şairleri’nin şiirlerini değerlendirmemde yaptığım budur. Yine, İsmet Özel’in 1971’deki keskin dönüşünden kısa süre ~sonra şiir kanalının tıkandığını, giderek en son kitabında da görüldüğü gibi bir düşme olduğunu söylerken/yazarken yaptığım da buydu. Bir yergi olarak alındı bu, oysa doğruluğu/yanlışlığı bir süre sonra anlaşılacak bir yargıydı.

1960’larda, ’70’lerdeki eleştirilerimin, denemelerimin tek amacı, İkinci Yeni’ye karşı girişilen haksız, temelsiz, şiir dışı saldırıların karşısına çıkmaktı; o yıllarda moda olan şiirin sloganlaştırılması eğilimine karşı çıkmaktı. Kolay uslanır bir insan olmadığım için, ’80’lerden sonra da aynı şeyi sürdürdüm: ’80 sonrası şiirinin peşine düştüm, onu okumadan, izlemeden, önyargıyla yok sayma çabalarına karşı çıktım. Bir eleştirmeni kim bilir kaç kez ipe götürecek suçlar bunlar. Sorduğunuz, “eleştirel yaklaşımımın temelinde yatan kuramsal poetik ilkeler”, bütün bu dönemler sırasında yazılmış, kitaplarımda yer alan yazıların dokusuna sinmiş, karşı çıkışların/yan tutmaların doğasından, özünden kolayca anlaşılacak şeyler… Örneğin, politik şiire değil politikayı yedeğine alan şiire karşı çıktım; politik baskılara, sultalara karşı çıkan bir şiiri savundum; şiiri ve tüm sanatları işlevsel bir görev olarak değil, biricik, özgün bir bireysel etkinlik saydım; hiçbir makamın, yetkenin şaire/sanatçıya karışma, emir verme hakkı bulunmadığını, ustalaşmayı şiir ve şair için bir handikap saydığımı yineledim hep; bunun için de şairlerden kendilerini tekrar etmelerini değil, değiştirmelerini, aşmalarını bekledim..

Bu yazılardan, buna benzer daha nice ilke kolayca çıkarılabilir. Bunlar benim, sanat/sanatçı, şiir/şair..vb. konularda temel düşüncelerimdir. Bunların yazılarda ad verilerek, kavramlaştırılarak, adlı adınca bir kurama dayandırılarak zikredilmemiş olması, bir yöntem yokluğunu ya da yöntemsizliği göstermez sanırım. Benim şiire,sanat olayırıa bakışım, ancak söylediklerimden, yazdıklarımdan çıkarılabilir; yoksa herkesçe kabul görmüş, herkesin bildiği bir yönteme, kurala bağlılığımın adlı adınca belirtilmesinden değil.

Bakış açımı, beğenimi kavramlar, kuramlar, kalıplar değil, bunca yıllık okumalarım, karşılaştırmalarım, deneylerim oluşturmuştur. Her zaman tekrarladığım gibi, yapıtlar kavramlardan, kurallardan değil, kuramlar, kavramlar yapıtlardan doğar. Örneğin, ilk kez karşılaştığım bir şiir ya da şair karşısında, bir değerlendirme yapmada, bir yargıya varmada beni yönlendirecek şey, daha önce okuduğum binlerce, on binlerce şiirdir, şiir kitabıdır, onlardan süze süze edindiğim beğenidir. Bu beğeninin neliği kesin sözcüklerle tanımlanamaz, ancak genel, ortak yargılarla bir de zamanla doğrulanabilir. Okuduğum şiirin hem bu beğeni düzeyine ulaşmış olmasını hem de onu aşmasını, bana yeni bir tat vermesini, yeni bir dil, yeni bir ses getirmesini beklerim. Eskiden bildiğim tatları, tanıdığım seslerle dile getiren bir şiir, ne denli ustaca yazılmış olursa olsun, yinelemeden öte bir şey değildir. Kendini kabul ettirmiş şairler için de geçerlidir bu; usta şairler, yinelemelerinde bile kendilerini değiştirmesini, aşmasını bilir. Şiirden, beni, bildiğim, tanıdığım bir dünyaya o güne kadar bilmediğim bir açıdan baktırmasını beklerim. İlk kez karşılaştığım bir şiirde bunları bulduktan sonra, onun dilini, doğasını, dokusunu çözümlemeye gelir sıra. Onu yeni, ayrıksı yapan şeyi bulmaya çalışırım. Bana sunduğu dünyayı, insanı, duyguyu ‘bakılası’, ‘görülesi’ yapan şeyi araştırırım. Şiir dilini nasıl kurduğuna bakarım. İşte bunları ararım bir şiiri okurken ben. Biliyorum, sizin aradığınız kuramsal poetik ilkeler olmadı bunlar yine. Bütün ömrünü şiire adamış has şairlerin bile ne olduğunu bilmedikleri şiiri,belli ilkeler içine sığdırmamı beklemeyin benden. Şiiri ayak sesinden tanırım, ama ne olduğunu tarif edemem.

Genç şaire ilgi gösteren, onların şiirini takip eden eleştirmenlerin başında geliyorsunuz. ’80’den sonraki yıllarda ortaya çıkan şairler üzerinde büyük bir emeğinizin olduğu tartışılmaz. Eleştirinin kazanımı, eleştirmenin,genç şaire yöneldiğinde mi, yoksa ‘onay görmüş’ şaire yöneldiğinde mi daha verimli olmaktadır? Veya her iki yönelimin eleştiriye katkısı aynı türden midir?

Her iki yönelimin de, aynı türden olmasa da, katkısından söz edilebilir. Sizin deyiminizle ‘onaygörmüş’ şaire yönelmenin daha bir kolaylığı var gibime geliyor. Sonuçta şiir toprağını bildiğiniz bir şair üzerine düşünürken, yazarken bildiğiniz bir kentin bildiğiniz sokaklarında dolaşıyor gibisinizdir. Hangi sokağın sizi hangi alana çıkaracağını, orada neler göreceğinizi önceden bilir ya da kestirebilirsiniz. O şairin yıllar önceki şiiriyle yeni şiirleri arasında bağlar kurmak; yeni şiirleri yoluyla geçmişe ilişkin bilgilerinizi sağlamlaştırmak, hatta yeni bir şeyler keşfetmek, yeni boyutlar bulmak da mümkündür. Özellikle kendi kuşağınızdan şairler üzerine yazarken aynı dünyayı paylaşmış, aynı dönemde yaşamış, aynı deneyimlerden geçmiş olmaktan gelen bir kolaylık vardır. Oysa genç şiire, genç şaire yönelirken, nispeten bilmediğiniz bir kentte dolaşır gibisinizdir. Aklıma Walter Benjamin’in ‘Moskova Günlüğü’nde yazdıkları geliyor: “İnsan bir yöreyi, ancak olabildiğince çok boyutuyl~ algıladığı zaman tanıyor. Bir meydanın farkına varabilmek için, insanın oraya dört ayrı yönden yaklaşması, hatta orayı bu dört yönde terk etmesi gerek. Aksi halde oraya çıkacağın!zı kavrayana kadar, meydan üç-dört kez hiç beklemediğiniz bir anda yolunuzu kesiyor. Bir sonraki aşamadaysa, insan o meydanı aramaya, yönünü kestirebilmek için orayı bir kerteriz gibi kullanmaya başlıyor.” Benjamin’in somut bir kent ve meydanlarda başına gelen şey, gerek ’80 sonrası şairlerle gerekse ondan önçeki gençkuşağın şiiriyle ilgilenirken benim de başıma geldi. Özellikle bir süre sonra gerçek birer yetenek olduklarını kanıtlayan şair lerle.
Enis Batur’un, Mehmet Taner’in, daha sonra da Haydar Ergülen’in, Orhan Alkaya’nın, Seyhan Erözçelik’in şiirlerini okurken. Onların şiirlerini gereği gibi kavraya6ilmem için önce dünyalarına girmem gerekti. Dünyalarını tanımam, dünyaya bakışlarını, farklı algılama biçimlerini, özel dillerini öğrenmem gerekti. Eleştiri için demesek bile, benim için gerçek bir kazanım oldu bu; genç kuşağın, kuşakların şiirini okumadan anlamadığını ileri süren, yok sayan, hatta ona hiç de hak etmedikleri yaftalar takan kişilerin düştüğü yanlış yargılara, kimi zaman da gülünç hallere düşmemi önledi. Bugün belli bir ün ve yaygınlık kazanmış birçok genç şair üzerine, kitapları üzerine ilk yazıları yazdığım, kimilerinin yılgıya düşüp şiiri bırakmasını dolaylı olarak önlediğim, kimilerini yeni şiirlere heveslendirdiğim için az bir gurur payı ayırıyorum kendime.

Size yöneltilen eleştirilerden biri, belki de en önemlisi eleştirel yazılarınızı kuramsal bir bütünlük içinde kurmamış olmanıza yöneliktir. Oysa siz, örneğin benim kuşağımm yetişmesinde belirleyici bir roloynayan önemli kuramsal kitapların çevirisini yaptınız. Ama, kuramsal bir bütünlük oluşturmaktan özellikle uzak durmak gibi bir eğiliminiz var…

Önce bu eleştirilerin, zaman zaman, yalnızca bana değil tüm şiir eleştirisine yapıldığını belirteyim. Oldukça sık ortaya atılan “Bizde şiir eleştirisi (hatta eleştiri) var mı yok mu?”, “Avrupa yazın eleştirisine göre bizde eleştiri nerede?”, “Bizdeki eleştirmenler, neden dünyadaki uğraşdaşları gibi kuramlar üretmiyor?” gibi soruların özünde bütün yazın eleştirisini hedef alan bir tavır olduğunu görmemek mümkün mü? Bu soruların kendime de sorulduğunu kabul edip, eleştiri üzerine yıllardır yazdığım birçok yazıda bu tavrın yanlışlığını ortaya koymaya çalıştım. ‘Yazmımızın Günah Keçisi: Eleştinnen’ (‘Şiir Bugün’, 2001, ss.164-171) yazım bunlardan yalnızca bir tanesidir. Sizin bu sorunuzu yanıtlamaya çalışırken bu yazıdan alıntılar yapacağım; ama önce, bu soruların çoğu kez gelişigüzel (afaki) sorulmuş sorular olmayıp, genel bir küçümseme tavrı içinde özel birilerini hedef aldığını, bir de, çoğunlukla kendileri de bu tür yazılar yazan, şiir üzerine yazılarını çeşitli kitaplarda toplamış olan şair-yazarlarca ileri sürüldüğünü söylemek isterim.

Şairlerin, ürünlerinin kavramsal-kuramsal bir çerçevede değerlendirilmesini istemelerini bir dereceye kadar doğal karşılamak mümkün olsa da, kendileri de aynı zamanda eleştirel yazılar yazan şairlerin eleştirirnizdeki bu eksikliği, ayıbı kendi yazılarıyla neden gidermediklerini anlamak mümkün değildir. Dahası, eleştirimizde ileri sürdükleri bu eksiklik kendi yazılarını da kapsamıyor mu? Kapsamıyorsa, kendilerini bu genel kanının dışında görüyorlarsa, bu genelleştirmenin anlamı ne? Yoksa, görünmez bir parantez içinde ‘benim dışımda’ anlamı mı var bu eleştirilerde.

Bu bağlamda, ben de size şöyle bir soru sorabilirim örneğin: Benim dışımdaki bütün eleştirmen ya da şair-eleştirmenlerin bütünü, ‘yazılarını kuramsal bir bütünlük içinde [mi] kurmuş’lardır? Bu eleştirmenlerin getirdiği belli şiir kuramları var mıdır? Varsa kimler hangi kuramı getirmiştir? Yukarda adı geçen yazıdan alıntılarla sürdürüyorum:”Kuram, hatta kurarnlar getirmeden eleştirmen olunamaz mı? Bir eleştirmen, çağdaş kuramlar çerçevesinde kalarak gününün yazın ürünlerini değerlendiremez mi? Dünya yazınında, daha gerilere gitmeyelim, son yüzyılda geliştirilen yazın kuramlarıyla, dalında etkin olmuş eleştirmen sayısı arasında nasıl bir ilişki vardır? Başka bir deyişle, eleştirmen sayısı kadar yazın ve sanat kuramı var mıdır?”

“Kuram, hatta kuramlar getirmek, eleştirmen olmanın olmazsa-olmaz bir koşulu olduğuna göre, Fransız, İngiliz, Amerikan, Rus, İtalyan, İspanyol yazınında, (dünyaca ad yapmış) kuramcı eleştirmenlerin, düşünürlerin dışında kalan, ama zamanlarında etkin olmuş çok sayıda eleştirmeni ne sayacağız?”

“Bu sorulara verilecek yanıtlar, eleştirmen olmakla kuram, hatta kuramlar getirmek arasında kurulacak bir neden-sonuç ilişkisinin pek de güvenilir olmayacağını ortaya çıkaracaktır. Eleştirmen, kuram getirmese de, kendi düşünsel yönsemesine, ideolojisine uyan kuram ya da kuramlar içinde kalarak da nitelikli eleştiri ürünleri ortaya koyabilir. Kuram ya da kuramlar içinde kalarak da özgün eleştiri yapmak, yerel ya da evrensel sanat ürünleri üzerine yorumlar getirmek, hatta bu yolla kuramları zenginleştirmek bile olasıdır. F.R. Leavis, R. Williams, R. Suthall, J.M. Hawthorn, C.M. Bowra, J. Berger, E. Wilson, S. Sontag gibi, yirminci yüzyıl İngiliz ve Amerikan yazınından eleştirmenler bunlardan yalnızca birkaçıdır.”

“Kuramlar gerçekliklerden, uygulamalardan, bir başka deyişle, alanında daha önce boy vermiş ürünlerden ortaya çıktığına göre, en erken yüz yıl öncesine tarihlendirilebilecek çağdaş yazınımız, dünya çapında yeni yazın kuramiarına kaynaklık edebilecek akımlar ve ürünler üretebildi mi?” (a.g.y.)

Benim, yazılarımda “kuramsal bir bütünlük oluşturmaktan özellikle uzak durma eğilimim” savınıza gelince, bunun yanıtını üçüncü sorunuza verdiğim yanıt içinde verdim sanıyorum. Bundan da öte, temelde Marksçı dünya görüşüne yakın/yatkın bir insan olduğumu, sanat/yazın anlayışımın da başta Marksçı sanat/yazın kuramı olmak üzere çeşitli kuramlardan beslendiğimi, hiçbir kurama onun sıkı ‘takipçisi’ olacak kadar bağlı olmadığımı, kuramlar karşısında eleştirel tavrımı her zaman koruduğumu, örneğin Toplumcu Gerçekçilik kuramındaki tarihselliği ve uygulamada yapılan yanlışlıkları ilk belirtenlerden biri olduğumu eklemek isterim.

İlk çevirdiğim kitabın, ’60’larda Toplumcu Gerçekçi anlayışın sınırlarını genişleten bir başkaldırı kitabı olan, Garaudy’nin ‘Kıyısız Bir Gerçekçilik Üzerine’ adlı yapıtı olduğunu unutmamak gerek sanırım. Belki, yazılarımda ‘kuramsal bir bütünlük oluşturmak’tan değil de, yargılarımı, değerlendirmelerimi kuramlara ve kavramlara dayayarak bir yetke havası vermemek için bundan uzak durma, kuramları somut örnekler ve açıklamalar içinde eritme eğilimim olduğunu söylemek daha uygun olurdu. ‘Şiiri fetişleştirme’ damgasını yeme pahasına, kişilerden, kavramlardan, kuramlardan, ideolojilerden çok ‘şiir’e yakın durmaya çalıştım hep.

Şiirin, edebiyatın diğer türlerine oranla Türkiye toplumunda daha tercih edilen bir tür olduğu düşünülür genellikle. Roman, zaten sonradan gelmiştir. Ancak, son yıllarda denilebilir ki, şiirin yerine roman aldı. Toplum, sanki romanı şiire tercih etti. Size göre bunun nedenleri edebi mi yoksa toplumsal mı?

Bu tercihin okurlar tarafından çok, yazına ilk adım atanlar tarafından yapıldığını sanıyorum. Sonradan ünlenmiş birçok yazarır geçmişinde, uzun ya da kısa sürmüş, bir şiiri deneme dönemi vardır bilindiği gibi. (Hiç de ayıplanacak bir şey olmadığı halde, romancılar, öykücüler için değil de, nedense,eleştirmen için bir zayıflık belirtisi olarak görülür bu: ‘Şiiri beceremedi, eleştiriye geçti’.) Uzun ve köklü bir şiir tarihimiz var, insanlar önce kendilerini anlatmak için şiiri seçer bizde. Can Yücel’in bir yerde dediği gibi, bizde şiir, bir psikiyatr divanıdır nerdeyse. Her yazın heveslisi önce kendini anlatmayı şiirde dener genellikle. Sade okur ise öyküyü, romanı yeğler daha çok. Şiir, okur için okunması daha zor, kendini kolay ele vermeyen, anlaşılmak için ayrı bir çaba isteyen bir etkilenme aracıdır. Romandaki, öyküdeki, okuru alıp götüren olay akışı, sade okur için bir yeğleme nedenidir. Kendini romanlarda bulmak daha kolaydır onun için.

Şiir, baştan beri, yazanı bol, okuyanı az bir dal olmuştur hep. Öykü ve roman içinse bunun tersi: yazanı az, okuyanı çok bir daldır. Hatta birbirinin devamı sayılırdı bunlar bir zamanlar: öyküden romana geçilir sanılırdı. Öyküde ustalaşmışyazarlara “Romana ne zaman geçiyorsunuz?” diye sorulurdu genellikle.

Bu nedenle “Son yıllarda şiirin yerini roman aldı” sözleri bana pek doğru gelmiyor. Okur, her zaman romanı şiire yeğlemiştir. Benim ilk gençlik yıllarımda, şiirin yanında roman her zaman çok satardı. Ama belli bir yazın değeri taşıyan romanlar değil, piyasa romanları; ‘Çalıkuşu’, ‘Yaban’, ‘Sinekli Bakkal’ vb. yazınsal değerde birkaç romanın dışında Esat Mahmut” Karakurt’un, Kerime Nadir’in, Muazzez Tahsin Berkant’ın… vb. romanları baskı üstüne baskı yapardı. Son yıllarda olan şeyse daha ticari bir olay. Yazın ürünlerinin bir ticari meta niteliği kazanması yayın alanında dönen paranın yüzlerce trilyon olduğu söyleniyor, daha çok sayfadan oluşan kalın romanların getirisi de doğallıkla daha fazla olduğu için yayınevleri, yerli olsun yabancı olsun, romanlar basmayı önceliyor. Bu yönde modalar yaratılıyor, özendiriliyor: Tarihi romanlar, polis romanları, bilimkurgu romanları…vb.

Bu türlerin gerçek temsilcilerinden değil moda ürünü olanlarından söz ediyorum elbette.] Bir yandan da, yoğun yazılı ve görsel medya araçlarındaki reklamlarla, yazarlarla yapılan söyleşiler yoluyla bu tür romanıarı okumaya özendiriliyor okur. Romancılar kitapları çıkar çıkmaz, en yakışıklı fotoğraflarıyla her gazetede, her yazın dergisinde karşımıza dikiliyor. Televizyonların kitap saatleri bunların reklam saati sanki. Bu tür etkinlikleri düzenleyen yazar ajansları var bugün. Özellikle romanın getirisindeki bu artış, son yıllarda, gazetecilikten romana geçen yazarların yanında, genç romancıların pıtrak gibi çoğalmasına neden oldu. Bunun geçici bir şey olduğunu da sanmıyorum. Yazınsal değeri olan gerçek romanların yanında, moda ürünü bu tür romanlar’ yazılmaya, basılmaya ve kolaycı okur tarafından çok okunmaya devam edecektir.

Şiir kitaplarında da aynı reklam, tanıtım kampanyası yürütülmeye çalışılıyor, ama ancak belli birkaç şair için. Çok okunma, çok satma, oldum olası şiirin doğasına yabancı, onun zararına işleyen bir şeydir.

Kasım 2004
Gösteri Sanat Dergisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir