Ahmed Arif: “Bir yerde zulüm varsa Onu da anlatmak lazım…”

“Sevdan ölünecek kadar güzel”
(…)Pirinçte Karacadağı, pamukta Adanayı, Çukurova’yı, Tütünde Ege’yi anlatıyorum. (…) Benim şiirimin en çok satıldığı il Tekirdağ. Ve en az Diyarbakır’da satılıyor. Kızıltepe küçücük bir ilçe, orada  Diyarbakır’dan çok satıyor. Konya’da şaşılacak derecede çok satıyor. (…) Yalnız benim öfkemi, yalnız benim kahrımı değil, elbette oradan halkın kendi kahrı, kendi acısı, hatta tarihsel bir acı çıkıp geliyor. Ben şimdi boşuna Spartaküs demiyorum. Spartaküs’ü bir ağabey gibi, benden önceki kuşaktan biri gibi, canım ciğerim gibi seviyorum. Onur duyuyorum onu tanımakla. Onu alıp bugüne getiriyorum. Ve dikkat edersen öyle veriyorum. Sanmıyorum ki bir Romalı şair böyle versin. Benim öfkem, enim kahrım derken elbette bu sadece kişisel değildir. (…) Yılmaz Güney benden on yaş küçüktür. Benim hemşehrimdir. Kurban olayım, benim kardeşimdir. (…) Yaşar Kemal’in çok kahrını çekmişlerdir. (…) Orhan Veli de benim şiirlerimi bilirdi. Büyük hayranlıkla, büyük saygıyla karşılardı. Cahit Sıtkı da öyle. Hüngür hüngür ağlardı. (…) Bir Nâzım sarhoşuyum. Ezbere canımı verebilirim…

— Şiirini daha çok kimler okuyor?

AHMED ARİF — Şimdi daha çok genç, otuzuna varan bir kuşak okuyor beni, sahip çıkıyor. Neden sahip çıkıyor? Dil meselesinden dolayı olsa gerek. Dil çok önemli.

Ben İstanbul Türkçesine, öz Türkçeye bilerek ve isteyerek pek itibar etmiyorum. Çünkü öz Türkçede diretmek, inta etmek bir dil ırkçılığına götürür insanı. Yanlış olur. Dil rahat bırakılması gereken bir konu.
Dil organiktir her şeyden önce. Halk geliştirir dili. Elbette aydınlar da, şairler de, öğretmenler de öncü olacaklardır. Ama önemli olan halkın kendi arasında konuştuğu dildir. Aydınların ona yabancı kalmaması gerekir.

— Şiirinin yöresel öğeleri barındırması…

AHMED ARİF — Sanmıyorum ki bundan dolayı olsun. Ben İzmir’de doğup büyüseydim İzmirli olmaktan onur duyardım. Diyarbakırlı olduğum için de her zaman onur duydum. Ama şunu söyleyeyim. Diyarbakır’da benim bir tek çocukluk arkadaşım yoktur. Çünkü ben Diyarbakır’da değil, Siverek’te büyüdüm.

— Yani şiirini besleyen yöresel kaynaklar…

AHMED ARİF — Yalnız yöresel kaynaklardan beslenerek şiir yazılmaz.  Bununla hiçbir şey olmaz. Bir birikim olmadan, elinde gerçekten bir kültür süzgecinden geçmiş şiirler olmadan imkânı mı var?

— Kürt şiiri desek…

AHMED ARİF — Ben onu da hiç bilmem ayrıca.

— Coğrafya…

AHMED ARİF — Coğrafyadan elbette çok şey almışımdır. Şimdi bak, ne diyorum ben:

“Tütünü bilir misin?

“Sarıkız” demiş zeybekler,

Su içmez her damardan,

Yerini kolay beğenmez,

Üşür,

Naz eder,

Darılır,

İki yaprak arasında kıyılmış

Bir parçası var kalbimin

İncecik, ak kâğıtlara sarılır,

Dar vakit yanar da verir kendini,

Dostun susan dudağına…

Sokaklardan,

Kıyılardan,

Gök mavisinden,

Ekmeğinden,

Canevinden ayrı düşmeye

Yani bütün hasretlerin kahrına

Ve zehrine çaresiz kalmaların,

İlk nefesi Hızır gibi yetişir

Cibali’de sarılan cıgaranın…”

Ben bunu nereden aldım? “Yalnız Değiliz” başlıklı şiirimden bir bölüm bu. Burada üç ürünü var vatanımın. Biri pirinç, biri pamuk, biri tütün. Pirinci daha az anlattım. Çünkü evrensel bir şeyi yok, daha doğrusu ülke dışına taşan bir durumu yok. Karacadağ’ı anlattım.
Pamukta Adana’yı anlattım, Çukurova’yı. Tütünde ister istemez Ege’yi vermek zorundayım.

Burada Cibali şudur: Benim abilerim, şimdi rahmetli olan, saygı duyduğum tütün işçisi abilerim, benim gerçek öğretmenlerim,  hapishaneden arkadaşlarım, onların çoğu Ortaköylüydüler. Hiçbiri Cibali’de çalışmamıştı. Ama onların hanımları, çocukları Cibali’de çalışıyordu. Ve beni kınıyorlardı, Cibali devlet sektörüdür, orada çalışanlar memurdur diye. Ben de onlara diyordum ki: “Ortaköy desem, öyle bir firma yok. Ama Türkiye’de Cibali deyince tütün akla gelir.
Ayrıca benim büyük abilerim de onu işlemiş. Mesela Kadir Abi, A. Kadir’de var. “Cibali deyince aklımıza siz gelirsiniz kadınlar” demiş.

Bu kadar özele inmez şiir. Ben seni çok severim, çok beğenirim, senin hallerini yazarım ama, ille de akrostiş koyup adını yazarsam ölür o şiir.

Dediğim gibi o kadar dar almamak gerekir bir sanatçıyı, bir şairi.
Elbette ben her zaman halkımla onur duyuyorum. Ama şiirim o kadar dar bir şiir değildir.

Doğu halkının yaşayışını iyi bildiğim yorumu çok kişisel bir yorumdu.
İyi ama, benim şiirimin en çok satıldığı il Tekirdağ. Ve en az
Diyarbakır’da satılıyor. Kızıltepe küçücük bir ilçe, orada
Diyarbakır’dan çok satıyor. Konya şaşılacak derecede çok satıyor.

Bunu böyle bir gruba, bir fraksiyona mal etmek yanlış olur. Bir bölgeye mal etmek de…

— Şiir dışında bir şeyler yazdın mı, örneğin düzyazı..?

AHMED ARİF — “Ankara Telgraf”ta çalışırken bazı yazılar yazardım. Ama şiir üzerine hiç yazmadım. Bugün de yazamam, beceremem bana sorarsan.
Çünkü düzyazının mantığı ayrıdır.

Benim şiirimin mantığı ise organizmamla özdeşleşmiştir. Yani gerçekten organik bir şiirdir benim şiirim. Benim hormonlarım, benim öfkem, benim melankolim, benim kahroluşum pat der bir mısrada patlayıverir.
Yahut gider siner mısralara.

Ama şu da var: İlk şiirlerimi bile imzasız oku anlarsın benim yazdığımı. Halk bunu çıkarıyor. Yani şiirime benim imza atmama gerek yok. Bu nedir? Bu benim moral yapımla, inançlarımla, yaşayışımla çok ilgili. Başka türlü olmaz. Nedir peki bunlar? Dürüstlük, mertlik, arkadaş için gerekirse canını vermek, ne kadar eski şeyler bunlar değil mi? Feodal diyorlar, feodalmişim…

— Yazarken ya da çalışırken içki, sigara gibi şeyler kullanır mısın?

AHMED ARİF — Hayır. Eskiden sigara içerdim, rakı da… Ama rakıyı hiçbir zaman bir alışkanlık haline getirmedim. Sigarayı uzun yıllar içtim. Sonra kendi kendime terk ettim. Terk etmeseydim şimdi çoktan ölmüştüm. Günde dört paket bafra içiyordum. Hadi bunun yarım paketi ikram olsun, günde üç buçuk paket Bafra. Ben bıraktığımda 90 kuruştu
Bafra.

Gazetede çalışırken çocuklar oruç tutuyorsa ben sigara içmezdim yanlarında. Ramazanda sokakta da sigara içmezdim. Saygı duyardım.
Hatta Diyarbakır’da  Süryani, Ermeni dostlar vardır, onların dükkânlarına gider orada içerdim.

— Gece mi daha rahat çalışabiliyorsun gündüz mü?

AHMED ARİF — Başından beri böyledir, gece daha rahat yazarım şiirimi.
Bu nasıl oluyor? Şu anda sana veremeyeceğim, vermeyi çok isterim ama… Mesela:

“Kanım Dicle’ye akar

İster Erzurum’da vuralar beni

İster İzmir’in içinde…”

Böyle mısralar hep kafamda olur benim. Bazan unuturum, bazan hiç unutmam. Bakarsın beş yıl sonra, on yıl sonra pat der çıkar su yüzüne…

— Yani kâğıtlara yazmıyorsun bunları…

AHMED ARİF — Yazmam. Öylece o ritmi bulurum. Yani eksiksiz, ne fazla, e noksan mısra bulurum. Mısra. Tabii belki ben biraz eski kafalı sayılırım ama, olsun. Ben şiirde mısra haysiyetine inanırım. Yani mısra haysiyetine önem veririm. Sanıyorum başka türlü de yürümez.

Şimdi görüyoruz, isim vermek istemiyorum, hepsi saygıdeğer kardeşimdir, hepsi de iyi şairdir ama, nasıl mısrayı bölüyorlar, özcüğü, cümleyi bölüyorlar. Bizim bir geleneğimiz var. Gerek Divan şiirinden, gerek Halk şiirinden. İkisinde de ritm ana unsurdur.

Bu ritmi tutturamayınca okuyucu çok güçlük çeker. Hele sözlü hiç olmaz. Şimdi benim şiirimde bir şans varsa, buradan geliyor. Halk bu ritmi seviyor.

— Yalnız bu ritm mi..?

AHMED ARİF — Değil tabii. Yalnız olayı, yalnız psikolojiyi, yalnız benim öfkemi, yalnız benim kahrımı değil, elbette oradan halkın kendi kahrı, kendi acısı, hatta tarihsel bir acı çıkıp geliyor. Ben şimdi boşuna Spartaküs demiyorum. Spartaküs’ü bir ağabey gibi, benden önceki kuşaktan biri gibi, canım ciğerim gibi seviyorum. Onur duyuyorum onu tanımakla. Onu alıp bugüne getiriyorum. Ve dikkat edersen öyle veriyorum. Sanmıyorum ki bir Romalı şair böyle versin. Benim öfkem, enim kahrım derken elbette bu sadece kişisel değildir. Mesela ne diyorum “Akşam Erken İner Mahpushaneye” başlıklı şiirimde:

“Vurulsam kaybolsam derim,

Çırılçıplak, bir kavgada,

Erkekçe olsun isterim,

Dostluk da, düşmanlık da.”

İşte bence buradaki bu ilke, bu mertlik bin yıl, on bin yıl sonra da geçerli olmalıdır. Eğer insanlık var ise…

— Şu feodallik sorununa dönsek yine…

AHMED ARİF — Şimdi adını vermeyeyim, bir muhterem, değerli bir şair arkadaşımız, belki yirmi sefer benim feodal bir şair olduğumu, Dadaloğlu’nu, Pir Sultan’ı sevmenin neredeyse suç olduğunu ortaya attı. Mesela diyor ki: “Bir yandan Yılmaz Güney sineması, bir yandan Ahmed Arif şiiri işte memleketi bu hale getirdi.” Tabii bu, belli yerlere mesaj da veriyor. Düşün, şiirden anlamayan insanlar bunu okuyunca ne olur? Bunu yazıyor, düşmanlık yapıyor yani.

Yılmaz Güney benden on yaş küçüktür. Ama bana onur verir. Benim hemşehrimdir. Kurban olayım, benim kardeşimdir. Eğer şiirim de Yılmaz Güney’in filmleri kadar etki yaratmışsa ben onur duyarım bundan. Çünkü  Yılmaz iyi bir sinemacıdır. Romanları iyidir kötüdür. O başka. Yargılamak bana düşmez. Ama Yılmaz sinemacıdır. Sinemacı olarak kalacaktır.

Dediğim gibi benim şiirim de gerçekten Yılmaz’ın filmleri kadar ilgi uyandırmışsa ne mutlu bana. Sen gel o şiirlerin yanlışını söyle.

Dadaloğlu yanlışmış, çünkü göçebeyi savunuyormuş. Osmanlı ileriymiş, ünkü yerleşik düzeni savunuyormuş. İyi ama Osmanlı da feodal.
Dadaloğlu’nun beyi de, Avşar beyleri de feodal. Ha Osmanlı’dan yana olmuşsun, ha o Avşar beylerinden, Türkmenlerden yana. Feodal olmak bakımından bir fark var mı aralarında? Niye biri ilerici oluyor da biri gerici? Osmanlı’da fabrika mı var, sanayi mi var? Aksine despotluk var, yasak var. Zulüm var Osmanlı’da.

Sonra bunun üzerinden 200-300 yıl geçmiş. Biz hâlâ bu konuları tartışıyoruz. Ben Osmanlı’yı sevmiyorum. Sevmem için de imkân yok.
Çünkü ben Mustafa Kemal kuşağındanım. Şimdi Abdülhamit’i sevebilir miyim? Bütün bu tarih yalan mı?

Ama bir yerde zulüm varsa onu da anlatmak lazım. Adamları almışlar,  Çukurova’ya sürmüşler. Ölüme göndermişler, başka bir şey değil. Sıtmadan ölmüş zavallılar. İşte bu da bir terör. Bunu da o zaman Dadaloğlu yazmış. Bu, çok önemlidir. Yenilginin şiirini yazmak yani.  İnsan ölmeli bunun için. Çünkü yenilginin şiirini yazmak çok zordur.
Ne diyor Dadaloğlu:

“Yarsuvat’ta olan biten işleri

Kalan sağlar benden sorar ne deyim”

Nasıl büyük bir şiir. Bugün olsa o olay, başka türlü nasıl yazılır? Bu bakımdan bizim şiirimiz, bizim ülke şiirimiz çok zengin. Sonsuz denecek kadar zengin. Fuzuli’den bugüne, Dadaloğlu’dan, Yunus’tan bugüne, Karacaoğlan’dan, Pir Sultan’dan bugüne… Bizim Cemal Süreya çağdaş bir Karacaoğlan’dır…

— Şiirine Garip ve İkinci Yeni akımlarının ne gibi bir etkisi oldu?
Oldu mu daha doğrusu?

AHMED ARİF — Orhan Abi, Orhan Veli gerçekten büyük bir şairdi. Abidin Dino’nun evine giderdik. Çünkü Güzin Dino benim hocamdı, doçentimdi, Fransızca öğretmenimdi. Ben o evin oğluydum. O evin iki oğlu vardı.
Biri Yaşar Kemal, biri ben. Yani ekmeğini yemişiz, öğrendiklerimizin pek çoğunu orada öğrenmişiz. Özellikle Yaşar Kemal’in çok kahrını çekmişlerdir. Abidin Ağabey gerçekten bir baba gibi kahrımı çekmiştir.

Nusret Hoca, Nusret Hızır benim çok yakınımdı. Arkadaşımdı, babamdı. Ve şiirden de anlardı. Meyhane’ye giderdik. Şeker hastasıydı. Rahmetli karısı Ayşe Abla peşimize düşerdi. Adamın aylığını elinden alırdı. Ama Nusret Hoca bu, ayda yılda bir olsun içmeden, sohbet etmeden olmuyor.
Bana şiirlerimi okutur, gözlerinden böyle ipil ipil yaş dökülürdü.
“Hocam özür dilerim” derdim. “Deli misin oğlum” derdi, “Benim duygu âlemimi besliyorsun.” Ben de ondan rica ederdim, Hocam aramızda kalsın bunlar diye…

Dikkat edersen Nusret Hoca o kadar yazı yazmamıştır, benden hiç bahsetmez. Oysa diyelim ki dört tane, üç tane yakın öğrencisi varsa, biri bendim.

Orhan Veli de benim şiirlerimi bilirdi. Büyük hayranlıkla, büyük saygıyla karşılardı. Cahit Sıtkı da öyle. Hüngür hüngür ağlardı. Kaç kere okutmuştur bana “Otuzüç Kurşun”u, “Karanfil Sokağı”nı… Her seferinde Cahit Abi ağlardı.

Bu ağlamak galiba benim şiirimin ayrılmaz bir parçası, onsuz edilemez bir parçası oluyor. Çünkü özellikle hanımlar, “Diyarbekir Kalesi”ni bir okuyayım, bir aile toplantısında mı diyeyim, bir evde, bir arkadaş evinde, hanımların, çocukların olduğu bir mecliste, hanımlar ağlar.
Tabii buna da hak veriyorum. Bir doğum var orada. Bir genç kadının ilk doğumu var. Benim elimin kolumun bağlı olması var ayrıca…

Gündüz Akıncı Hoca şöyle derdi: “Sen günlük hayatımızı, günlük evimizin içini, çarşıyı, okulu destanlaştırıyorsun. Bu, Türk edebiyatında ilk defa oluyor. Ama sen farkında değilsin.”

O yıllar bir büyük iddiam yok ama, kendime güveniyorum. Şiirimin şiir olduğunu biliyorum. “Meydan” diye bir dergi çıktı. Herkes imzasız şiir verdi. Ben de 4-5 şiirimi imzasız verdim. Bir seçim yapacaklar. Ama
Abidin Abi (Dino) dedi ki: “Seninki belli, imzaya gerek yok.”

— Öteki şairler kimler?

AHMED ARİF — Rifat Abinin (Ilgaz) şiiri var, Fahri Abinin (Erdinç), Niyazi Abinin (Akıncıoğlu) şiiri var. Hepsi sevdiğim şairler bunlar.

— Kaç yılları oluyor?

AHMED ARİF — 1947 yılı galiba. Abidin Abi en küçüğünü yayımladı. Ötekileri saklamış, kapanış sayısı için…

— Şimdi de aklında mı o şiir?

AHMED ARİF — Aklımda. O şiirim elbette acemilik şiirimdir. Ama yine de büyük bir aksaklık göze batmaz. Şöyle bir şiir…

“Bir akşam üstüdür şarabî

Bahçeler ve dağlar üzre hükümran

Tam dünyayı dolaşmak saatindesin

Ay ışığı su içer birazdan.

Kızarmış kalçalarını çanlar

Alabildiğine vurur

Manşetlerde kilometre kilometre yalan

Sallanır durur.

Sen çocuk tulumunda

Matbaa mürekkebi

Rüsva olmuş ellerinin emeği

Alıp götürmüşler dost dediğini

Almış rüzgârlar içini.

Ümide benzer

Sevdaya

Soğuk bir namludur

Kör ve pusuda

Ense kökünde zulüm

Ve sermiş cânım sofrasını dört başı mâmur

Burnun dibine

Hürriyet.

Seviyorsun mümkün

Aranızda kurşun

Yasak bölge var

Sen genç

Sevdan ölünecek kadar güzel

Kanunu yapanlar ihtiyar.”

İşte Abidin Abilerde oturuyoruz. Ben Nâzım’dan şiirler okuyorum.
Nâzım’ın şiirlerini tabii sonradan öğrendim, Müzehher Hanım eliyle geliyor. Abidin Abilere geliyor. Ben alıp bu şiirleri Cahit Sıtkı’ya götürüyorum. Daha başka şairlere götürüyorum. Üniversiteden arkadaşlarıma götürüyorum. Özellikle şiire tutkun arkadaşlara…

Nâzım hapiste. Özellikle bugün de en çok sevdiğim “Piraye’ye Mektuplar”ı deli gibi okuyorum. Bir Nâzım sarhoşuyum. Ezbere canımı verebilirim.

— Piraye’yi görebildin mi?

AHMED ARİF — Piraye yengeyi hiç görmedim. Keşke bir görseydim, ellerinden öpseydim. O da nasip olmadı bana.

 

<<Öncesini oku | Devamı oku>>

Ahmet Arif Anlatıyor
Kalbim Dinamit Kuyusu
Refik Durbaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here