Schopenhauer: Her insan yaşamı, istek ile isteğe ulaşma arasında ileri akar

İstemenin kendi kendini onaylaması şu demektir: İstemenin kendi doğası, nesne olmada (yani dünyada, yaşamda) istemeye tasarım olarak, bütünüyle, seçik biçimde verildiğinde, bu bilgi onun istemesini hiç mi hiç önlemez. Tersine, bu yaşam, olduğu gibi bilinerek, bilgiyle, bilinçli olarak, bile bile istenir. Tıpkı şimdiye değin bilgisiz istemenin yaşamı kör bir dürtü olarak istediği gibi… Bunun karşıtı, açıkçası yaşama isteğinin yadsınması kendini şu durumda belli eder: Bu bilgiye erişildiğinde istenç sona erer. Çünkü, tek tek bilinen görüngüler, istemenin devindiricileri olarak artık bize etki etmez olur. Tersine dünyanın doğasının tüm bilgisi, istemenin bizim ideaları kavramamız aracılığıyla gelişen bu aynası, istemenin dindiricisine dönüşür. Böylece isteme gönüllü olarak ortadan kalkar. Böyle genel yollarla dile getirildiklerinde bu pek yabancı kavramları anlamak zordur. Gelgelelim bunlar görüngülerin – burada davranış biçimleri – tartışılmasıyla kısa sürede açıklık kazanacaklardır. Bu görüngülerde bir yandan değişik basamaklarında ot aylama öte yanda yadsıma kendini dile getirir. Çünkü ikisi de bilgiden ileri gelir. Ama onlar sözcüklerde dile getirilen soyut bilgiden değil yalnızca eylemde, davranışta dile getirilen diri bilgiden ileri gelirler. Bu bilgi, soyut bilgi olarak akıl yetisini gerektiren öğretilerden bağımsızdır. Bu ikisinin de açıklamasını vermek, onları akıl yetisinin açık bilgisine getirmek benim biricik amacım olabilir. Onlardan birini önermek ya da salık vermek niyetinde değilim. Bu yararsız olduğu gibi aptalca da olurdu. Çünkü isteme kendinde kesinlikle özgürdür, baştan başa kendini belirleyicidir, onun için yasa yoktur.

Ne ki serimlememize geçmeden önce bu özgürlüğü, onun zorunlulukla ilişkisini açıklamalı, daha doğru tanımlamalıyız. Konumuz yaşamın onaylanması ya da yadsınmasıdır. Bu bakımdan isteme ile onun nesnelerine bağlı birkaç genel noktayı araya girmeliyiz. Bütün bunlar, davranış kalıplarının etik bakımından önemini daha derinden anlamamızı kolaylaştıracak.
§ 55. İstemenin bu niteliğiyle özgür olması, bizim görüşümüze göre, onun kendinde şey olmasından, bütün görüngülerin içeriği olmasından çıkar. Öte yanda, görüngülerin kesinlikle yeter sebep ilkesinin dört kalıbına bağlı olduğunu saptıyoruz. Zorunluluğun belli bir nedenin sonucuyla özdeş olduğunu, bunların birbirine dönüşebilir kavramlar olduğunu biliyoruz. Öyleyse, görüngüye ait olanların tümü, yani birey olarak bilen özne için nesne olanların tümü bir yandan sebep, bir yandan da sonuçtur. Bunda son durum kesin zorunlulukla belirlenmiştir, dolayısıyla da hiçbir bakımdan olduğundan başka türlü olamaz. Bundan ötürü doğanın tüm içeriği, görüngülerin toplamı kesinlikle zorunludur. Her parçanın her görüngünün, her olgunun zorunluluğu, her zaman kanıtlanabilir. Bu bakımdan, bu zorunluluğun sonuç olarak çıktığı sebebi ya da nedeni bulmak olanaklı olmalıdır. Bu zorunluluk, kural dışı hiçbir duruma olanak vermez: O, yeter sebep ilkesinin sınırsız geçerliliğinden kaynaklanır. Bununla birlikte, başka bir bakımdan aynı dünya bizim için bütün görüngülerinde istemenin nesneleşmesidir. İsteme görüngü değildir, o tasarım ya da nesne değil kendinde şeydir. O, bütün nesnelerin kalıbı olan yeter sebep ilkesine de bağlı değildir. Bu yüzden isteme herhangi bir sebep aracılığı ile sonuç olarak belirlenmemiştir, zorunluluk tanımaz, açıkçası özgürdür. Dolayısıyla özgürlük kavramı düpedüz olumsuz bir kavramdır. Çünkü özgürlüğün içeriği yalnızca zorunluluğun yadsınması-dır; açıkçası yeter sebep ilkesine göre sonucun sebebi ile bağının yadsınmasıdır.

Artık burada önümüzde büyük çelişkinin uzlaşmasının en seçik biçimi, özgürlüğün zorunlulukla birliği duruyor. Bu, son zamanlarda sık sık tartışıldı, gel gelelim, bildiğim kadarıyla hiçbir zaman açık açık, işi bilerek tartışılmadı. Görüngü olarak, nesne olarak her şey kesinlikle zorunludur. Kendinde sonsuza dek, yetkin biçimde özgür olan istemedir. Görüngü, nesne, neden ile etkinin kesintiye yer vermeyen bu zincirinde, zorunlu olarak, değişmez biçimde belirlenir. Sonuçta, bu nesnenin varoluşu, onun varoluş kipi – başka deyişle kendini onda açığa vuran idea ya da onun karakteri – istemenin doğrudan ortaya çıkmasıdır. Dolayısıyla, bu istemenin özgürlüğüne uygun olarak, nesne sonuçta var olmayabilirdi ya da kökeninde özünde olduğundan bütünüyle farklı bir şey olabilirdi. Bununla birlikte, o zaman, nesnenin bir halkası olduğu zincirin tümü, aynı istemenin bir belirmesi olan zincirin tümü iyiden iyiye değişik olacaktı. Ama nesne bir kez oradaysa, orada varsa, nedenlerle etkilerin zincirine girdiyse, her zaman zorunlu olarak bu zincirin içinde belirlenir. Bundan Ötürü ne başka bir şey olabilir yani kendini değiştirebilir ne de kendi zincirinden ayrılabilir yani yok olabilir.

İnsan, doğanın bütün başka parçaları gibi istemenin nesneleşmesidir. Dolayısıyla söylenmiş olanların tümü ona da uyar. Doğada her şeyin belli bir uyarıcıya belli bir biçimde tepki gösteren enerjileri, nitelikleri vardır. İnsanın da kendi karakteri vardır. Devindiriciler, bu karakterden, zorunlu olarak onun eylemlerini ortaya çıkarır. İnsanın görgül karakteri, bu eylem biçiminde kendini açığa çıkarır. Sonuçta bunda da onun kendinde isteme olan düşünülür karakteri kendini ortaya koyar. Kişi, bu düşünülür karakterin belirlenmiş görüngüsüdür. Ama insan istemenin en tam görüngüsüdür. İkinci Kitap’ta gösterdiğimiz gibi, onun kendini var oluşta koruması için çok üst düzeyde bir bilgiyle aydınlatılması gerekir. Böylece bu bilgide, tasarımın kalıbı altında, dünyanın doğasının yetkin, upuygun kopyası ya da yinelenmesi olanaklı olur. Üçüncü Kitap’ta öğrendiğimiz gibi bu, ideaların dünyanın saf aynasının kavranmasıdır. Bundan ötürü, isteme insanda tam kendini bilmeye erebilir, kendini tüm dünyada yansıttığı biçimi ile kendi doğasının seçik, tüketici bilgisine ulaşabilir.
Önceki kitapta, sanatın, bilginin bu kertesinin etkin varlığından kaynaklandığını gördük. Yapıtımızın iyice sonuna doğru şu daha fazla görülecek: İsteme bu bilgiyi kendine uyguladığında, istemenin kesilmesinin, yadsınmasının, en yetkin biçimiyle ortaya çıkması olanaklı olur. Böylece yalnızca kendinde şeye ait olduğu için, başka türlü kendini görüngüde hiçbir zaman göstermeyen özgürlük, böyle bir durumda görüngüde de ortaya çıkar.
Özgürlük görüngünün temellendiği özsel doğayı ortadan kaldırarak (bu arada görüngünün kendisi zamanda var olmayı sürdürür) görüngünün kendisiyle çatışmasını ortaya çıkarır. Böylece de kutsallık, kendini kurban etme görüngülerini sergiler. Gelgelelim, bütün bunlar ancak bu kitabın sonunda tam olarak anlaşılabilir.

Bu, insanın istemenin bütün öteki görüngülerinden nasıl ayrıldığına ilişkin genel bir ön bilgi verir yalnızca. İnsanı ayıran, onda özgürlüğün görüngüde de ortaya çıkabilmesidir.” Burada özgürlük yeter sebep ilkesinden bağımsızlıktır. Bu bağımsızlık ancak kendinde şey olarak istemede vardır, böyle bir bağımsızlık görüngüyle çelişir. Özgürlük insanda zorunlu biçimde, görüngünün kendisiyle çelişmesi olarak görünür. Bu anlamda yalnızca kendinde istemeye değil insana da kesinlikle özgür denilebilir. Böylece insan bütün başka varlıklardan ayrılır. Ama buna nasıl bir anlam verileceği ancak aşağıdakilerin tümü aracılığı ile açıklık kazanır. Şimdilik bunu bir yana bırakmalıyız. Çünkü ilk başta bir yanlış yapıp bireyin, belirlenmiş kişinin eyleminin zorunluluğun etkisinde olmadığını düşünmekten kendimizi sakınmalıyız. Açıkçası devindiricinin zorlamasının, nedenin zorlamasından ya da sonuçların öncülleri izlemesinden daha az kesin olduğunu düşünmekten kaçınmalıyız. Yukarıda sözü edilen, salt kuraldışı bir duruma ilişkin olan örneği hesaba katmazsak, kendinde şey olarak istemenin özgürlüğü, hiçbir zaman doğrudan görüngüye uzanmaz. İstemenin özgürlüğü görünürlüğünün en yüksek basamağına ulaştığı yerde bile görüngüye ulaşmaz. Dolayısıyla, bireysel karakter bağışlanmış ussal bir hayvana, açıkçası insana da uzanmaz. Kişi, özgür istemenin görüngüsü olsa bile hiçbir zaman özgür değildir. Çünkü o bu istemenin özgür istencinin belirlenmiş bir görüngüsüdür. Kişi her nesnenin girdiği kalıba, yani yeter neden ilkesine girdiği için, bu istemenin birliğini, eylemlerin çokluğu yönünde geliştirir. Bu kendinde istencin zaman-dışı birliği yüzünden, bu çokluk, kendini doğadaki bir gücün düzenliliğiy-le sergiler. Şu da var ki, kişide, kişinin bütün eylemlerinde görünür olan bu özgür istenç, kavramın tanıma bağlı olduğu gibi, insana bağlıdır. Bundan ötürü, kişinin her bireysel eylemi özgür istemeye yüklenmelidir. Zaten her bireysel eylem de kendini bilince doğrudan bu niteliği ile duyurur. Bu yüzden, İkinci Kitap’ta söylendiği gibi, herkes kendini, bireysel eylemlerinde bile a priori olarak (yani burada kendi ilk, özgün duygusuna göre) özgür görür. Bu anlamda kişi her belli durumda, kendisi için her eylemi olanaklı sayar. Ne ki insan deneyden, deney üzerine düşünmesinden a posteriori olarak şunu saptar: Eylemleri kesin bir zorunlulukla karakterin devindiriciler-le kesişmesinden çıkmaktadır. Bundan ötürü, en kaba insanlar, duygulannı izleyerek bireysel eylemlerde tam özgürlüğü savunurlar. Oysa bütün çağların büyük düşünürleri, dinin daha derin dizgeleri buna karşı çıkmıştır. Ancak, insanın tüm doğasının isteme olduğunu açıkça gören, insanın kendisinin yalnızca bu istemenin bir görüngüsü olduğunu, böyle bir görüngünün zorunlu kalıbının, özne tarafından da bilinebilen, burada güdüleme yasası olarak ortaya çıkan yeter sebep ilkesi olduğunu açıkça gören biri – böyle biri belli bir karaktere bir de-vindirici sunulduğunda eylemin kaçınılmazlığından kuşkulanmayı, üçgenin üç açısının iki dik açıya eşit olduğundan kuşkulanmak kadar saçma görecektir.

[Joseph] Riestley, Felsefi Zorunluluk Öğretisi’nde, bireysel eylemin zorunluluğunu doyurucu biçimde kanıtladı. Gelgelelim bu bakımdan Kant’ın başarısı ünlüdür. Kendinde (yani görüngüden bağımsız) istemenin özgürlüğünün bu zorunlulukla birlikte varolduğunu ilk o kanıtladı. Kant bunun doğruluğunu düşünülür karakterle görgül karakter arasındaki ayrımı temellendirerek ortaya koydu. Ben bu ayrıma baştan sona bağlıyım. Çünkü düşünülür karakter, belli bir bireyde, belli bir basamakta görünmesi koşuluyla kendinde şey olarak istemedir. Görünür karakter, kendini eylemin kipinde zamana göre, fiziksel yapıda uzama göre sergileyen bu görüngünün kendisidir. İkisi arasındaki ilişkiyi anlaşılır kılmak için en iyi anlatım, benim giriş denememde daha önce kullandığım dile getiriştir. Her kişinin düşünülür karakteri, zaman dışı istemenin bir eylemi olarak görülmeli, bu yüzden bölünmez, değişmez sayılmalıdır. İstemenin zamanda, uzamda, yeter sebep ilkesinin bütün kalıplarında gelişen, süre gelen bu eyleminin ortaya çıkışı görgül karakterdir. Bu insanın bütün davranışlarında, yaşamında görgül karakter kendini deneyde böyle gösterir. Bir ağacın tümü de tıpkı böyle, olsa olsa bir tek eğilimin durmadan yinelenen ortaya çıkışıdır. Bu eğilim, kendini en yalın kalıbında lifte gösterir, lifte yinelenir. O, yaprak, kök, dal, gövde bileşiminde kolayca saptanır. Bir insanın bütün işleri de, onun düşünülür karakterinin biçim bakımından bir ölçüde dalgalanan anlatımlarıdır. Bütün bu anlatımların toplamına dayalı tümevarım bize onun görgül karakterini verir. [… ]
Bundan bağımsız biçimde, gerçek kendinde şey olarak istemenin özgür, bağımsız olmasından ötürü – bu eylemleri burada belirlense bile – onun bilincinde, bu eylemlerin özgün, bağımsız olduğuna ilişkin bir duygu eşlik eder. Bu nedenle burada istemenin görgül özgürlüğü olduğu, bireysel eylemlerinde özgür olduğu yanılsaması doğar. (Oysa istemeye yüklenebilecek tek özgürlük aşkın özgürlüktür.) Bu yanılsama anlağın isteme karşısındaki bağlanma-çözülme konumundan doğar.

[… ] Anlak istemenin kararlarını ancak a posteriori olarak, görgül olarak öğrenir. Öyleyse, bir seçim yapmak üzereyken anlağın istemenin nasıl karar vereceği konusunda bilgisi yoktur. Düşünülür karaktere devindiriciler verildiğinde yalnızca bir karar olanaklı olur, buna göre de yalnızca bir karar zorunlu olur. Düşünülür karakter anlağın bilgi alanının dışında kalır. Anlak için, yalnızca görgül karakterin tek tek eylemleri aracılığı ile görgül karakter bilinir. Bu yüzden, bilen bilinç (anlak) bakımından belli bir durumda istemenin iki karşıt kararı olanak-lıymış gibi görünür. Ama bu dik duran ancak dengesini yitiren bir sopa sendelerken, onun hakkında “ya sağa, ya da sola devrilebilir” dememizle aynı şeydir. Bunun yalnızca öznel bir anlamı olabilir. Gerçekte bu, “elimizdeki olgudan çıkarak söyleyebileceğimiz kadarıyla” demektir. Nesnel olarak, sopa sendelemeğe başlar başlamaz düşme doğrultusu zorunlulukla belirlenir. Buna göre birinin kendi istemesi olsa olsa seyredenin gözünde, onun kendi anlağında belirlenmemiştir. Dolayısıyla da karar bilmenin öznesi için göreli, özneldir. Öte yandan, ona sunulan her seçimde istemenin kararı, kendinde, nesnel olarak anında zorunlu olarak belirlenir. Ama bunun belirlendiğini ancak sonradan ortaya çıkan karar aracılığı ile biliriz. [ ] Anlak, devindiricilerin doğasını açık açık, dolu dolu ortaya çıkarmaktan fazlasını yapamaz. İstemenin kendisini belirleyemez; çünkü isteme anlak için düpedüz ulaşılmaz hatta gizine erilmez bir şeydir […]

İstemenin görgül özgürlüğünü, bir liberum arbitrium indifferentiae [istemenin özgür zorlamasız kararı] savunmak insanın özünü rıha yerleştiren bir öğretiyle pek yakından bağlantılıdır. Ruh, kökende bilen, gerçekte soyut düşünen doğadır, ancak bunun sonucunda isteyen doğadır – Bu öğreti, gerçekte ikincil olan bilgiyi ikincil, türemiş doğa olarak göreceği yerde, istemeyi ikincil, türemiş doğa diye gördü. Gerçekten, de isteme düşüncenin bir edimi olarak görülür oldu, özellikle de Descartes ile Spinoza tarafından yargıyla özdeşleştirilen. Bu öğretiye göre, herkes ancak bilgi aracılığı ile olduğu şey olur. Kişi törel sıfır olarak doğacak, bu dünyadaki şeyleri bilecek, ondan sonra şu ya da bu kişi olmaya, şu ya da biçimde davranmaya karar verecektir. O, aynı zamanda, yeni bilgi aracılığıyla yeni bir eylem yolu belirler, böylece de başka bir kişi olur. Üstelik kişi önce bir şeyi isteyip bunun sonucunda onu iyi diye adlandırmak yerine, önce onun iyi olduğunu bilip, onu bu bilginin sonucunda isteyecektir. Benim öncüllerimden çıkan sonuç şudur: Bütün bunlar gerçek ilişkinin tersine çevrilmesidir. İsteme önce gelir, özgürdür; bilgi, istemenin bir görüngüsüne ait bir araç olarak, ikinci sırada onu izler. Öyleyse her kişi, istemesi aracılığı ile ne ise o olur, karakteri de özgürdür, çünkü onun doğasının temeli istemedir. O, sonradan gelen bilgi aracılığı ile yaşantının akışı içinde ne olduğu nu öğrenir, yani karakterini bilir. Dolayısıyla (eski görüşteki gibi) kendisini bilmesinin sonucu olarak, bilmesine göre istemek yerine, istemesinin doğasının sonucu olarak, istemesinin doğasına göre bilir. Eski görüşe göre yalnızca nasıl en iyi olacağını düşünmesi böylece de olması gerekiyordu. Eski görüşün istemenin özgürlüğü öğretisi budur, çünkü şuna dayanır: Kişi kendisine ilişkin bilgisinin ışığında üretilen bir üründür.
Ben, tersine, onun bütün bilgilerden önce kendi kendisinin ürünü olduğunu, bilginin olsa olsa sonradan, onu aydınlatmak için geldiğini söylerim. Öyleyse kişi şöyle ya da böyle olmaya karar veremez; olduğundan başkası da olamaz. O bir kereliğine vardır, ne olduğunu yaşantısının akışı içinde bilir. Başka filozoflara göre o, bildiğini ister, benim görüşümde ise istediğini bilir. [… ]
Karakterin ortaya çıkmasını ya da davranışı belirleyen devindiriciler onu bilgi ortamı aracılığıyla etkilerler. Ama bizim bilgimiz dönektir, doğruyla yanlış arasında gider gelir. Gene de, yaşam ilerledikçe genellikle yanlış gitgide ama pek farklı kertelerde düzeltilir. Dolayısıyla, bir kişinin davranışı, onun karakterinin değiştiği sonucuna varmamızı haklı kılmadan gözle görünür biçimde değişebilir. Kişinin istediği, hem genelde hem de özelde onun en derin doğasının tutkusudur, buna uygun olarak ardından koştuğu amaçtır. Biz onun isteğini dışarıdan etkileyerek öğretimle değiştiremeyiz, değiştirebilseydik onu başka birine dönüştürebilirdik. Seneca, velle non discitur [İsteme öğretilmez] sözüyle bunu pek iyi ortaya koyar. Buna uygun olarak da,  [erdemin öğretilebileceğini] öğreten stoacı filozoflarına doğruluğu yeğler. İsteme, dışarıdan, yalnızca devindirici-lerle etkilenebilir. Gelgelelim bunlar istemenin kendisini hiçbir zaman değiştiremez. Çünkü devindiriciler isteme üzerinde, ancak istemeyi olduğu gibi kabul ederek güç elde edebilirler. Böylece bütün devindiricilerin elinden gelen yalnızca şudur: İstemenin çabasının doğrultusunu değiştirmek, sürekli değişmez bir biçimde aradığını ona yeni bir rotada aratmak. Bundan ötürü öğretim, düzeltilmiş bir anlama yetisi – başka deyişle dışarıdan etki -istemeye kullandığı araçlarda yanıldığını gerçekten öğretebilir. Buna göre de öğretim, istemenin amaçladığı ereği (bir kereliğine istemenin iç doğasına göre) bambaşka bir çığırda izlemesini sağlayabilir Onun bu ereği şimdiye dek ardından koştuklarından bambaşka nesnelerde yakalamaya çalışmasını sağlayabilir. Ancak o, istemeye onun şimdiye dek istediğinden değişik bir şey istetemez. Bu değişmeden kalır. Çünkü isteme en başta kendini istemedir, öyle olmasa durdurulmuş olurdu. [… ]
Bilgi, devindiricilerin ortamı olarak, istemenin kendisini değil, istemenin eylemlerdeki belirmelerini etkiler. Bu etki aynı zamanda insan eylemleriyle hayvan eylemleri arasındaki başlıca ayrımın da temelidir. Çünkü onların bilme biçimi farklıdır. Hayvan olsa olsa algısı aracılığı ile bilgi edinir. Oysa insanın akıl yetisi aracılığıyla somut tasarımları, kavramları da vardır. Hayvanlar da insanlara denk bir zorunlulukla devindiriciler tarafından belirlenseler bile, insanda hayvanda olmayan tam bir seçme vardır. Seçme sık sık istemenin bireysel eylemlerdeki özgürlüğü olarak görülmüştür. Oysa seçme çeşitli devindiriciler arasında ölümüne bir kavganın nedeninden başka bir şey değildir. Sonra, devindiricilerin en güçlüsü zorunlu olarak istemeyi belirler. Bunun için devindiricilerin soyut düşünce biçimine girmiş olması gerekir. Çünkü gerçek düşünüp taşınma, yani eylem için çatışan nedenleri tartma, ancak düşüncelerle olanaklıdır. Hayvanlar ancak algılanabilir biçimde sunulan devindiriciler arasında seçim yapabilir. Böylece onlarda seçim şimdideki duyusal algının dar küresiyle sınırlıdır.
Dolayısıyla etkinin nedenle belirlenmesindeki gibi istemenin devindirici tarafından belirlenmesi ancak hayvanlarda, algılanabilir biçimde, doğrudan sergilenebilir. Çünkü burada seyirci, etkilerini gördüğü gibi devindirici-leri de doğrudan gözünün önünde görür. Oysa insanda devindiriciler hemen her zaman soyut tasarımlardır. Seyirci bu tasarımların gizine ortak değildir. Devindiriciler arasındaki çatışma yüzünden, onların etkilerinin zorunluluğu eyleyen kişi için bile bulanıklaşır. Çünkü çok sayıda tasarım, bilinçte sonuç zincirleri ile yargılar olarak ancak abstracto1 birlikte bulunabilir. Orada zamanın bütün belirlenimlerinden bağımsız olarak birbirleriyle çatışırlar. Çatışma en güçlü devindirici ötekileri yenip istemeyi belirleyene değin sürer. Bu, tam seçme yetisi ya da ölçüp biçme yetişidir. İnsanda, bu yeti bütün hayvanlarınkinin üzerindedir. Seçme özgürlüğü insana bu yeti yüzünden yüklenmiştir. Bu yükleme, istemenin, yalnıza kişinin anlağının işlemlerinin sonucu olduğu, çıkış noktası olarak iş görebilecek belirlenmiş bir itki olmadan ortaya çıktığı inancıyla yapıldı. Bununla birlikte, gerçekte, devindiriciler temelde belirlenmiş bir itki okluğu varsayımına dayanarak çalışırlar, insan örneğinde bu itki, bireydir, yani karakterdir. [… ] 5 56. Bu özgürlük, [istemenin] gücünün bu her şeye yeter oluşu, bütün görünür dünyada dile getirilir, yansıtılır. Bu dünya, istemenin ortaya çıkışıdır; o bilginin kalıbına uyan yasalara göre var olur, gelişir. İstemenin en yetkin görüngüsünde [insanda) baştan sona upuygun bir kendini bilmenin ilk kez ortaya çıkmasıyla bu özgürlük de kendini yeniden dile getirebilir. O, burada düşünen farkındalığın, kendini bilmenin doruğunda bile, yine körken, kendini bilmezken istediğini ister (böylece bilgi hem özelde hem de genelde istemenin devindiricisi olacaktır); ya da tersine, bilgi isteme için bir dindirici olur, bu dindirici her isteği susturup askıya alır. Bu, yukarıda genel terimler içinde belirtilen yaşama isteğinin onaylanması ya da yadsınmasıdır. Bu, bireysel davranış bakımından, istemenin özel değil genel bir ortaya çıkışıdır, karakter gelişimini bozmaz ya da kendini tek tek eylemlerde göstermez. Tersine ya istemenin şimdiye dek uyduğu davranış kalıbının her zamankinden daha belirgin görünmesi ya da tersine büsbütün askıya alınmasıyla, istemenin özgürce benimsediği maksimleri şimdi ulaşılan bilgiye uygun olarak, canlı bir biçimde dile getirir. [… ]
İlkin okura İkinci Kitap’ın kapanış bölümündeki bir parçayı anımsatmak isterim. – Bu parça, orada, istemenin amacı ile hedefiyle ilgili bir soru yüzünden ortaya konmuştu. Parça, bu soruya yanıt vermek yerine, en alçağından en yükseğine, istemenin belirmesinin bütün basamaklarında bir son amacı, hedefi bütün bütün gereksiz kıldığını açıkça ortaya koymuştu. İsteme her zaman çalışıp didinir, çünkü onun biricik doğası didinmektir. Amacına ulaşmak bile bu istemeyi durduramaz. Bundan ötürü o bir son doyuma ulaşamaz, olsa olsa sınırlanabilir, öyleyken de sonsuza dek sürer gider. [… ] Değişik doğal güçlerin, organik kalıpların içinde görünmek istedikleri özdek uğruna çekiştikleri de İkinci Kitap’tan anımsanacaktır. Çünkü her biri yalnızca ötekilerden kapabildiğine sahip olur. Böylece onlar bu ölüm kalım savaşını sürdürür durur. Bu savaşın başlıca sonucu, her şeyin içindeki doğayı kuran bu didinmeyi her yanda önleyen bir dirençtir. O boş yere uğraşır durur, ama kendi doğasını bırakamaz. Bu görüngü yenik düşünceye kadar canını dişine takıp çalışır, o yenildikten sonra başkaları açgözlüce onun yerini, özdeğini ekle eder.

Biz bu didinmeyi saptayalı çok oldu. O, bizdekiyle özdeş olan, her şeyin çekirdeği olan kendinde şeyi kurar. O kendini en tam bilincin ışığında, en seçik biçimde ortaya çıkardığı yerde, yani bizde isteme diye adlandırılır. İstemenin şimdiki amacının araya giren bir engelle önlenmesine, biz acı deriz. Öte yandan onun amacına ulaşmasına hoşnutluk, keyif, mutluluk deriz. Bu terminolojiyi bilinçsiz dünyanın görüngülerine de- aktarabiliriz. Çünkü daha düşük ölçüde olsa da onlar doğaca özdeştir. O zaman onların durmadan kalıcı bir mutluluk olmaksızın acı çektiklerini görürüz Çünkü her çaba eksiklikten -birinin koşulundan hoşnut olmamasından – kaynaklanır. Bu yüzden, giderilmediği sürece acı vericidir. Gelin görün ki, kalıcı doyum yoktur, tersine doyum, her zaman, yeni bir uğraşın başlangıç noktasıdır yalnızca. Biz uğraşın her yerde nice biçimde düş kırıklığına uğradığını, her yerde çatışma içinde olduğunu görürüz. Dolayısıyla, çalışmanın bir son ereği ya da amacı yoksa, hak edilmiş bir pay yoksa acı çekmenin de amacı yoktur.

Gelgelelim anlayışsız doğada ancak keskin bir dikkatle, yoğun bir çabayla bulduğumuz şey, anlayışlı doğada, hayvanların yaşamında bize kendini açık açık sunar. Hayvanların sürekli acı çektiğini kanıtlamak kolaydır. Ama biz bu ara basamakta oyalanmadan insan yaşamına yöneleceğiz. Onda bunların hepsi büyük bir seçiklikle görünür, en açık bilgiyle aydınlatılır. Çünkü istemenin görüngüsü yetkinleştikçe, çekilen acı da git gide daha görünür olur. Bitkide henüz duyarlılık yoktur, bundan ötürü acı da yoktur. Onlar, en alt hayvan türlerinde -haşlamlılar ile radiata – pek az düzeyde bulunur. Böceklerde bile duyumsama, acı çekme sığası sınırlıdır daha. Onlar ancak sonradan, omurgalı hayvanların yetkin sinir dizgesiyle birlikte yüksek düzeyde ortaya çıkar. Böylece bilgi seçikliğe ulaştıkça, bilinç yoğunlaştıkça acıda da onlarla orantılı bir artış olur. Buna göre, acı insanda en üst düzeye ulaşır. Gene burada, bir insan ne ölçüde seçik bilirse, ne ölçüde akıllı olursa o ölçüde fazla acı duyar. Bu anlamda – açıkçası salt soyut ussal bilgi bakımından değil genelde bilginin derecesiyle ilişkisinde Acclesiates’ten alınan şu sözü anlıyor, kullanıyoruz. “Bilgiyi artıran, üzüntüyü de arttırır.”
Felsefeci ressam ya da ressam felsefeci Tishbein, bilinç düzeyi ile acı çekme arasındaki kesin ilişkiyi canlı, çarpıcı bir biçimde betimleyerek pek güzel anlattı. Tishbein resmin üst yarısında çocukları ellerinden alınmış kadınları canlandırır. Bunlar başka başka öbeklerde, konumlarda, nice biçimde derin analık acısını, üzüntüsünü, umutsuzluğunu dile getirirler. Resmin alt yarısında, kuzuları alınıp götürülmüş koyunları gösterir. Onlar da tıpkı aynı biçimde düzenlenip öbeklenmişlerdir. Böylece üst yarıdaki her insanın başı, her insanın tutumu, çizimin alt yarısındaki bir hayvanın başına, tutumuna karşılık gelir. Böylece hayvanın bön bilincinde olanaklı olan acıyla, olsa olsa bilginin seçikliği, bilincin açıklığı aracılığı ile olanaklı olan yoğun acının ilişkisini açık seçik görürüz.
Bu yüzden, istemenin iç yazgısını, onun özündeki yazgısını insan varoluşunda göz önüne almayı öneriyoruz. Aynı şeyin değişik kertelerde (daha zayıf olsa da) hayvan yaşamında da dile geldiği kolayca saptanacaktır. Hayvan dünyasının çekisini gözlemek, insanı bütün yaşamın özünde acı olduğuna tam olarak inanılabilir.
§ 57. Tam da bilginin aydınlattığı basamakta, isteme kendini bir birey olarak gösterir. İnsan bireyi kendisini sonsuz uzamda, zamanda sonlu olarak bulur. Sonuçta da bunlarla karşılaştırıldığında kendi boyutunun önemsizliğini görür. O, uzamla zamana yansıtılmıştır. Uzamla zamanın sınırsızlığından ötürü bireyin varoluşunun kesin bir zamanı, uzamı yoktur. Onun yeri de zamanı da görelidir. Çünkü onun yeri ile süresi sonsuz, sınırsız olanın sınırlı bölümleridir.

Bireyin gerçek varlığı yalnızca şimdidedir. Bu şimdi, engellenmeden geçmişe uçar, durmadan ölerek ölüme geçer. Çünkü, şu an için olası sonuçları bir yana bırakılırsa, geçmiş yaşamı, onda iz bırakan istemesinin kaydı ile birlikte bütünüyle bitmiş, göçüp gitmiştir. Ussal bakış açısından, geçmişin acı mı haz mı içerdiği birey için önemsiz olsa gerek. Ne ki onun elindeki şimdi her zaman geçmişe dönüşür, gelecek de iyiden iyiye belirsizdir, hep kısadır. Dolayısıyla, salt biçimsel yönden ele aldığımızda bile onun varlığı, şimdinin, ölü geçmişe körü körüne, hızla koşmasıdır. Onun varlığı sürekli bir ölümdür. Ama ona fiziksel yönden baktığımızda da şu açıktır: Yürüyüşümüzün sürekli durdurulan bir düşme olduğunu kabul etmemiz gerektiği gibi gövdemizin yaşamının da sürekli durdurulan bir ölme, hep ertelenen bir ölüm olduğunu kabul etmeliyiz. Son olarak, aynı biçimde usumuzun etkinliği sürekli ertelenmiş bir can sıkıntısıdır. Her solukta ölümü uzaklaştırırız. O bizim bu yolla her an uğraştığımız çağrılmamış bir konuktur. Sonra daha uzun aralarla yediğimiz her öğünle, uyuduğumuz her uykuyla, kendimizi her ısıtmamızla ölümü dışarı atarız. Sonuçta ölüm yenmek zorundadır; çünkü doğmakla onun pençesine düşeriz. O yutmadan önce avıyla birazcık oynar olsa olsa. Biz büyük bir özenle, kendimizi vererek, olabildiğince uzun süre yaşamımızı sürdürürüz. Tıpkı patlayacağını bile bile bir sabun köpüğünü olabildiğince uzun süre üflememiz gibi.

Doğanın içteki varlığının amaçsız, soluk soluğa, bilgisiz sürekli bir didinme olduğunu gördük. İnsan ile hayvanı göz önüne getirdiğimizde bu bizim için daha da açıklık kazanır. Onun tüm varlığı istemek, didinmektir. Bu, giderilmez bir susuzlukla karşılaştırılabilir. Gelgelelim, bütün istekleri temeli gereksinimdir, eksikliktir – kısacası acıdır. Sonuç olarak insanın da hayvanın da doğası kaynağından, özünden acıya bağlıdır. Öte yandan, doyumları doğrudan, çabucak olduğu için isteğinin nesneleri olmazsa insanın üstüne korkunç bir boşluk, can sıkıntısı gelir. Açıkçası onun doğası, varlığının kendisi, onun için katlanılmaz bir yük olur. Böylece onun yaşamı, bir sarkaç gibi, acı ile sıkıntı arasında bir ileri bir geri gider gelir. Acı ile sıkıntı onun yapıldığı öğelerdir. Bu, şu gözlemle hoş bir biçimde dile getirilir: İnsan bütün acıları, işkenceyi cehenneme yolladıktan sonra cennette can sıkıntısından başka bir şey kalmamıştır.

Gelgelelim istemenin her ortaya çıkışının özünü kuran didinip durma, nesneleşmenin daha yüksek basamağında, öncelikle istemenin kendini burada canlı bir gövde olarak göstermesi aracılığı ile temellenir. Canlı gövde ile birlikte, gövdeyi besleme bakımından demir bir buyruk da ortaya çıkar. Bu buyruğa gücünü veren, bu gövdenin nesneleşmiş yaşama isteğinden başka bir şey olmamasıdır. Bu istemenin en tam nesneleşmesi olarak insan, benzer ölçüde, aynı zamanda bütün varlıkların en yoksuludur. O tepeden tırnağa somut bir istek, somut bir gereksinimdir. O binlerce isteğin yoğunlaşmasıdır. O yeryüzünün üzerinde bunlarla durur, kendini geçindirsin diye dünyaya bırakılmıştır; kendi gereksinimi ile sefaleti dışında hiçbir konuda emin değildir. Sonuç olarak, insan yaşamının tümünü, bu var olma isteğini korunma kaygısı doldurur. Çünkü ondan ağır şeyler istenir. Bu istemler her gün yinelenir. Ondan istenen ikinci şey, türün çoğalması, buna sıkı sıkıya bağlıdır. O aynı zamanda türlü türlü tehlikeyle her yandan tehdit edilir. İnsan, bu tehlikelerden ancak sürekli tetikte olursa kurtulabilir. Sakına sakına ilerleyerek, çevresine ürkek ürkek bakarak kendi yolunda gider. Çünkü binlerce kaza, binlerce düşman pusuya yatmış onu beklemektedir. Bu yüzden ilkel koşulda yürüdüğü gibi yürür. Onun için uygar yaşamda güvenlik yoktur. “Nasıl karanlık, nasıl da tehlikeli şu yaşam sürdüğü sürece.” [Lucretiııs II. 15]. Büyük çoğunluğun yaşamı, sonunda onu yitirmenin kesinliği ile bu varoluş için çabalayıp durmak yalnızca. Ancak onların bu yorucu savaşa katlanmalarına olanak veren, yaşam sevgisinden çok ölüm korkusudur. Ölüm geri plandadır, kaçınılmazdır, her an yaklaşabilir onlara. Yaşamın kendisi, kayalarla girdaplarla dolu bir denizdir. İnsan büyük bir sakınımla, özenle onlardan uzak durur. Şu da var ki bütün çabası, becerisiyle geçmeyi başarabilse bile böyle yaparak, her adımda en büyük, toptan, kaçınılmaz, çaresiz gemi enkazına, ölüme yaklaştığını bilir. Gerçekten dümeni ona çevirdiği bile olur. Bu onun zorlu, yorucu yolculuğunun varacağı son yerdir, ölüm onun için sakındığı bütün kayalardan daha kötüdür.

Şunu da belirtmeğe değer: Yaşamın acısı, sefaleti öyle artabilir ki, bütün yaşamı oluşturan ölümden kaçış içinde ölümün kendisi istenir olur, gönüllü olarak ona seğirtiriz. Gene, öte yanda istek ile acı insanı erinç içinde bırakınca insan sıkıntıya öyle yakındır ki haz veren bir sapmaya gerek duyar. Varolma çabası, bütün canlı şeyleri uğraştıran, etkin tutan şeydir. Ama varoluş sağlama bağlandığında onunla ne yapacaklarını bilmezler. Bu yüzden onları harekete geçiren ikinci şey, varoluşun yükünden kurtulma, onu duyumsanmaz kılma, “vakit öldürme” çabasıdır. Açıkçası can sıkıntısından kaçma çabasıdır. Buna göre istek ile üzüntüden yana güvende olanların, sonunda artık bütün yüklerini atanların hemen hemen tümünün kendi kendileri için bir yüke dönüştüğünü görürüz. Onlar geçirmeyi başardıkları her saati, böylece de ömürden her azalmayı bir kazanç sayarlar Sonunda bütün güçlerini bu durumu olabildiğince uzun süre korumak için harcamış olurlar. Sıkıntı, küçük görmeğe gelmeyen bir beladır, sonunda insanın yüzüne gerçek bir umutsuzluk resmeder. Birbirlerini insanlar kadar az seven ama gene de birbirini hevesle arayan yaratıklar yaratır sıkıntı. Böylece de toplum yaşamından hoşlanmanın kaynağı olur. Her yerde, salt politik sağgörüden ötürü, sıkıntıya karşı, başka evrensel felaketlere karşı önlem alır gibi kamusal önlemler alınır. Çünkü bu bela, karşı ucu kıtlık gibi insanları en büyük uçarılıklara itebilir. Populus ekmekle oyuna, panem et circenses’e gerek duyar. Philadelpia’nın katı ceza dizgesi, yalnızlık, eylemsizlik aracılığı ile saltık sıkıntıyı bir cezalandırma aracı yapar. Bu ceza öyle korkunçtur ki mahkûmların kendi canlarına kıymalarına yol açmıştır. İsteğin sıradan halkın kamçısı olduğu gibi, sıkıntı da kibar dünyanın kamçısıdır. Orta sınıfın yaşamındaki can sıkıntısını pazar günü, eksikliklerini ise haftanın geri kalan altı günü temsil eder.

Her insan yaşamı, istek ile isteğe ulaşma arasında ileri akar. İstek, doğası bakımından sancıdır; ulaşma hemen doygunluk üretir. İsteğin nesnesi yalnızca görünüşte bu nesneydi, ele geçirmek onun büyüsünü alır götürür; dilek, gereksinim kendini yeni bir biçimde yeniden ortaya çıkarır. Bunlar yeniden ortaya çıkmazsa bunu pişmanlık, boşluk, sıkıntı izler. Bunlarla uğraşmak, isteğe karşı savaşmak ölçüsünde acı vericidir. İstek ile isteğin doyurulması arasındaki aralıklar ne çok kısa ne de çok uzun olduğunda, bunların neden olduğu acı en aza indirilir. Bu, en mutlu yaşamı yaratır. Bunun dışında bizim yaşamın en güzel bölümü, onun sevinci diye adlandıracağımız şey (salt bizi gerçek varoluşun dışına yükseltmesi, bizi yaşamın kaygısız seyircilerine dönüştürmesi nedeniyle), bütün isteklere yabancı olan saf bilgidir, güzelden duyulan hazdır, sanattan alınan gerçek zevktir. Bu pek az kişiye bağışlanmıştır; çünkü az görülen bir yetenek gerektirir. Söz konusu birkaç kişiye de bu olsa olsa uçucu bir düş olarak verilmiştir. O zaman da, onların yüksek entellektüel gücü, bu üç beş kişiyi daha bön insanların duyabileceğinden çok daha büyük bir acıya duyarlı kılar; onları başkalarından yalıtılmış olarak tek başlarına koyar. Ötekilerin bu az sayıda insandan farklı oldukları besbellidir. Böylece bir şey ötekini dengeler.

Arthur Schopenhauer
İsteme ve Tasarım Olarak Dünya 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bir Film Analizi: Otomatik Portakal – Gökçe Açıkgöz

Kapat