Kendini Bilmede İstemenin Önceliği Üzerine – Arthur Schopenhauer

İsteme, kendinde şey olarak, insanın iç doğasını, gerçek, yıkılmaz özünü kurar. Gelin görün ki, isteme kendinde bilinçsizdir. Çünkü, bilinç anlama yetisiyle koşulludur. Anlama yetisi de bizim varlığımızın bir ileneğidir yalnızca. Çünkü o, beynin bir işlevidir.

Beyin ise sinirlerle, omurgayla birlikte organizmanın geri kalanının bir meyvesi, bir ürünüdür. Dahası, onun iç işleyişinde yer almadığı sürece, organizmanın dış dünyayla ilişkilerini düzenleyerek yalnızca kendini koruma amacına hizmet ettiği sürece organizmanın asalağıdır. Öte yandan, organizmanın kendisi, bireysel istemenin görünür olması, nesne olmasıdır. Organizma istemenin bir imgesidir, istemenin kendisini tam da bu beyinde ortaya çıkardığı gibi bir imgesidir. (Biz, Birinci Kitap’ta bunu genelde nesnel dünyanın koşulu diye bellemeyi öğrendik). Dolayısıyla, aynı beyindeki bilgiye ilişkin kalıplar – uzam, zaman, nedensellik- tarafından açığa vurulur. Sonuç olarak da organizma kendini, yer kaplayan, art arda eyleyen, özdeksel bir şey olarak ortaya koyar. Açıkçası o, kendini çalışan ya da etkin olan bir şey olarak sunar. Gövdenin bölümleri yalnızca beyinde duyular aracılığı ile doğrudan duyumsanır, aynı zamanda da algılanır. Sonuçta, anlama yetisinin ikincil bir görüngü olduğu, organizmanın birincil görüngü olduğu, açıkçası, istemenin doğrudan ortaya çıkışı olduğu söylenebilir. İstemenin metafizik olduğu, anlama yetisininse fiziksel olduğu; anlama yetisinin nesneler gibi salt görüngüsel bir görünüş olduğu, kendinde şeyin yalnızca isteme olduğu söylenebilir. Öyleyse, daha daha değişmeceli anlamda, metaforla konuşarak istemenin insanın tözü olduğu, anlama yetisinin ise insanın ilineği okluğu, istemenin özdek, anlama yetisinin biçim olduğu, istemenin sıcaklık, anlama yetisinin de ışık olduğu söylenebilir.

Şimdi ilkin aşağıdaki olguları insanın iç yaşamıyla ilintilendirerek bu savı belgeleyip açıklayacağız. Bu, pekala içteki insan konusunda, nice dizgesel psikolojinin verdiğinden- daha çok bilgi verebilir.

1. Yalnızca başka şeylerin bilinci, yani dış dünyanın kavranması değil, kendini bilme de yukarıda değindiğimiz gibi bir bilen ile bilineni gösterir. Öyle olmasa, kendini bilme bir bilinç olmazdı. Çünkü bilinç bilmekten oluşur ama bilme, bir bilen ile bilineni gerektirir. Kendini bilmede, bilenin karşısında hem bilinen, hem de açık seçik farklı bir öğe olmasaydı kendini bilme ortaya çıkamazdı. Çünkü, özne olmadan nesne olamayacağı gibi bir nesne olmadan da özne olamaz. Açıkçası ondan ayrı, bilinen bir şey olmadan bilen özne yoktur. Dolayısıyla tümden, bütünüyle saf anlak olan bir bilinç var olamaz. Anlak güneş gibidir, ışıklarını geriye yansıtan bir nesne olmasa güneş uzayı aydınlatamazdı. Bu niteliği ile bilenin kendisi bilinemez; bilinse o başka bir bilenin bilineni olurdu. Gelin görün ki, kendini bilmede biz, bilinen olarak başka bir şeyi değil istemeyi saptarız. Çünkü yalnızca dar anlamda isteme kararlı olma değil, her türlü didinme, dileme, sakınma, umma, korkma, sevme, nefret etme – kısacası, bizim mutluluğumuzla, mutsuzluğumuzu, hoşnutluğumuzla hoşnutsuzluğumuzu doğrudan kuranların tümü – açıkça istemenin duygulanımı, heyecanıdır, isteme ya da istememenin bir değişimidir. Dışa doğru işleyerek kendini gerçek istemenin edimi olarak açığa vuran şeydir. Bununla birlikte, bütün bilgilerde bilen değil bilinen öncedir, özdedir. Dolayısıyla, kendini bilmede de bilinen (yani isteme) önce gelmeli, kaynakta olmalıdır; öte yandan bilen, olsa olsa ikincil, yardımcı kopya, ayna olmalıdır. […]

2. Ne ki, bilinci benzetme aracılığıyla tanımlamakla kalmamak, onu baştan başa bilmek için, ilkin, her bilinçte aynı biçimde bulunanı araştırmak zorundayız. Çünkü bu, ortak, değişmez öğe olarak aynı zamanda özsel olacaktır. Sonra da, bir bilinci ötekinden ayıranın ne olduğunu göz önüne almak gerekiyor. Böylece, bu özsel olmayan, ikincil öğe olacaktır.
Bilinç her olguda olsa olsa hayvansal doğanın bir niteliği olarak bilinir. Öyleyse, onu hayvansal bilinçten başka bir şey diye düşünemeyiz. Öyle ki bu anlatımın ta kendisi, aynı şeyin boş yere yinelenmesidir. Arzu ettiğinin doğrudan farkına varma, onun bazen doyurulduğunun bazen de doyurulmadığının farkında olma, geniş çaplı değişiklik gösteren düzeylerde, her hayvan bilincinde, en az yetkin olanında bile, en güçsüzünde bile her zaman bulunur. Bu farkındalık her zaman bilincin temelidir. Bunu belli bir yere dek a priori biliriz. Hayvanlar, harika bir biçimde, sayısız tür olarak çeşitlenseler de bizim daha önceden hiç görmediğimiz tuhaf bir kalıba girseler de, bu kalıp bizim için çarpıcı olabilse de, onların en derin doğasını güvenle önceden söyleyebiliriz. Sanki o, bizim iyi bildiğimiz, bize büsbütün yakın bir şeydir. Bunun nedeni şudur: Biz hayvanın istediğini biliriz, hatta onun ne istediğini – açıkçası varolmak, esenlikte olmak, yaşamak, üremek – de biliriz. Güven içinde bu hayvanın isteme bakımdan bizim istememizle özdeş olduğunu kabul ederiz. Gözümüzü bile kırpmadan ona istemenin kendimizden bildiğimiz, değişmeyen bütün coşkularını yükleriz. Hiç kararsızlık geçirmeden onun isteğinden, nefretinden, korkusundan, öfkesinden, kininden, sevisinden, sevincinden, üzüntüsünden, özleminden söz ederiz. Öte yandan, sıra salt bilgi görüngüsünü tartışmaya geldiğinde bizde bu güven kalmaz. Hayvanın anladığını, düşündüğünü, yargıladığını, bildiğini söylemeğe dilimiz varmaz. Sonuçta biz söylesek söylesek ikircikli ikircikli onun bazı tasarımları olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu tasarımlar olmasa, onun istemesi bizim sözünü ettiğimiz duygusal durumlara uygun gelmez. Ama hayvanlara özgü algı kipi bakımından, algının belli bir türdeki kesin sınırları bakımından bizim yalnızca belirsiz, bulanık bir tasarımımız vardır. Biz bu bakımdan tahmine dayanırız. Bu yüzden kendimizi hayvanlara anlatmak genellikle güç gelir bize. Onlarla ancak bu iş için bir düzen kurarak, deneyimle, uygulamayla anlaşabiliriz. Öyleyse burada bir bilincin ötekinden farkları var. Öte yandan can atma, isteme, dileme ya da iğrenme, sakınma, dilememe her bilincin özelliğidir. İnsan, istemeye sahip olma bakımından poliple ortaktır. Dolayısıyla bu her bilincin özünde bulunan öğedir, her bilincin temelidir. Onun çeşitli hayvan türlerinde ortaya çıkmasındaki çeşitlilik, onların bilgi alanının kapsamındaki değişikliğine bağlıdır. Bu bilgi alanında bu belirmelerin devindiricileri vardır. Biz, kendi doğamızdan yola çıkarak, hayvanların bütün eylemlerini, davranışlarını doğrudan anlarız. Bu eylemlerle davranışlar, istemenin harekete geçtiğini anlatır. Böylece, hayvanlarla birçok yolla duygudaşlık kurarız. Öte yanda, onlarla bizim aramızdaki uçurum, kaynaklansa kaynaklansa anlaktaki farklılıktan kaynaklanır. [… ] Çünkü, algı tasarımları yetisi insanda yetkinliğin en üst düzeyine ulaşmakla kalmamış, şimdiye kadar yalnızca tek olan bu yetiye, soyut tasarım, düşünce, açıkçası akıl yetisi de katılmıştır. Akıl yetisiyle birlikte ona düşünme de eklenmiştir. Böylece iyiden iyiye gelişen anlak (ki bilincin ikincil bölümüdür), artık baskın biçimde etkin olan bölüm olarak, birinci bölüme ağır basmıştır. Oysa hayvanlarda, isteğinin doyurulup doyurulmadığının doğrudan farkındalığı bilincin en temel özelliğini oluşturur. (Hayvanların daha aşağı basamaklarında daha çok böyledir; çünkü en aşağı hayvanlar, bitkilerden yalnızca bulanık bir tasarımın eklenmesiyle ayrılırlar.) İnsanlardaki durum bunun tersinedir. İnsanın istekleri ateşlidir, hatta hayvanlarınkinden bile ateşlidir; insanlarda istekler tutku düzeyine yükselir. Gene de insan bilinci sürekli, baskın biçimde yerli yerinde kalır; tasarımlarla, düşüncelerle doludur. Kuşkusuz, bütün felsefecilerdeki temel yanılgının nedeni başka her şeyden çok budur. Bu yüzden, onlar düşünmeye, ruh denilen şeyde (açıkçası insanın, tinsel iç yaşamında) temel, öncelikli bir yer verdiler, onu her zaman öne koydular. Bu arada, istemeyi salt düşünmenin bir ürünü belleyip onun ikincil rolde olmasını sağladılar. Ama isteme yalnızca bilmeden ileri geliyorsa, nasıl olur da hayvanlar, hatta onların en alt basamakları, bunca az bilgiyle genellikle böylesine yılmayan, böylesine ateşli bir istek sergileyebilir. Filozofların ilineği töz yapan bu temel yanılgısı onları sapa yollara sürükler. Sonra da bu yollardan çıkmak olanaksız olur. Şimdi, insanda ortaya çıktığı gibi, bilen bilincin isteme karşısındaki üstünlüğü, böylece, ikincilin birincil karşısındaki üstünlüğü, özellikle olağandışı kayırılmış bireylerde çok ileri gider. Öyle ileri gider ki en yoğun anlarında bilincin ikincil, bilen bölümü, kendini isteyen bölümden büsbütün ayırır. Kendi başına, özgürce eyleme geçer. Açıkçası istemeyle etkinleştirilmez, sonuçta da ona hizmet etmez. Bu yolla, bilen bölüm saf nesnel olur, dünyanın temiz bir aynasına dönüşür. Ondan dehanın düşünceleri doğar. Üçüncü Kitap’ın konusu da budur.

3. […] İsteme ile anlağın doğaları arasındaki temel fark özünde istemenin yalın, özgün olması, tersine anlağın karmaşık, ikincil nitelikte olmasıdır. Onların içimizdeki tuhaf etkileşimini gözlemlediğimizde, bu daha da açıklık kazanır. Şimdi anlakta doğan imgeler aracılığı ile düşüncelerin istemeyi nasıl harekete geçirdiğini, bu ikisinin oynadığı rollerin nasıl tümden değişik, tümden farklı olduğunu ayrıntısıyla göz önüne alacağız. Biz istemeyi canlı bir biçimde etkileyen gerçek olaylarda da bunu görürüz ama anlakta doğan imgeler öncelikle kendilerinde yalnızca anlağın nesneleridir, oysa gerçekliğin bu niteliğiyle aslında salt anlakta bulunduğu pek açık değildir; öte yandan, bir şeyin bir bakışta anlaşılması gerekiyorsa, dolayısıyla kolay kavranması zorunluysa, bu değişim genellikle olması gerektiği ölçüde çabuk olmaz.
Bununla birlikte, istemeyi etkilemelerine izin verdiğimiz düşünceler ile düşlemler söz konusu olduğunda bu koşulların ikisi de yerine getirilir. Diyelim ki kendi başımıza, kişisel işlerimizi düşünüyoruz. O an, bir tehlikeden doğan bir tehdidi (mutsuz bir sonucu) çok canlı bir biçimde göz önüne getirdik. Kaygı bir anda yüreğimizi daraltır, kan ağır ağır akmağa başlar. Ama sonra, anlak karşıt bir sonuca kayarsa, düş gücünün çoktandır özlenen, böylece ulaşılan bir mutluluk üzerinde işlemesine izin verirse vuruşlar bir anda sevinçle hızlanır, kalp bir tüy gibi hafifler. Bu, anlak daldığı düşten uyanıncaya değin sürer. Diyelim ki bundan sonra birtakım olaylar, çok önceden yaşanan bir onur kırılmasının ya da yaralanmanın anısını uyandırdı. O ana değin dingin olan göğüs, bir anda öfkenin, acının akınına uğrar. Ama sonra rastgele çok önce yitirilmiş, sevilen bir kadının imgesi uyanır. Tüm aşk macerası, büyünün bütün sahneleri bu imgeye bağlanır. O zaman bu öfke bir anda derin bir özleyiş, melankoli üretecektir. Son olarak bir takım küçük düşürücü rastlantıların anısı gelip yetişirse kaçmak, yerin dibine geçip ortadan kaybolmak isteriz, utançtan kızarırız. Genellikle bazı yüksek sesli ünlemlerle, düşüncelerimizi değiştirmeye, düşünmemizi zorla başka bir yana çekmeğe çalışırız. Sanki bu kötü ruhları dağıtmak, kovmak isteriz.
Besbelli anlak besteyi şakıyor, istemenin de ona uyarak dans etmesi gerekiyor. Gerçekten, anlak istemeye bir çocuk rolü oynatır. O, dadısının anlattığı kimi sevinçli, kimi üzücü şeylerle, dadının gönlünün dilediği bir ruh durumundan ötekine taşınır. Bunun temelinde İstemenin kendisinin bilgisiz olması vardır. Oysa ortağı olarak onunla birleşen anlama yetisinin isteği yoktur. Bu yüzden isteme, devindirilen bir gövde gibi davranırken, anlak onu devindiren nedenler gibi etki eder. Çünkü, anlak devindiricilerin ortamıdır. Ancak, bütün bunlarda istemenin önceliği bir daha ortaya çıkar. Gösterdiğimiz gibi, isteme yönetimi anlağa bırakır bırakmaz onun oyuncağına dönüşür. Ama isteme son başvuru katı olarak kendi üstünlüğünü duyurduğunda onun bu önceliği belli olur. O, anlağın belli düşüncelerle uğraşmasını önleyerek, belli düşünce dizilerini baskılayarak ululuğunu duyurur. Çünkü, isteme bu düşüncelerin kendisini yukarıda betimlenen duygulardan birine batıracağını bilir (Açıkçası bunu kendi – aynı anlağından öğrenir.). Şimdi, isteme, anlağa gem vurur, onu kendini başka şeylere yönlendirmesi için zorlar. İsteme bu konuyu ciddiye alır almaz zorlansa bile genelde başarılı olur. Çünkü buradaki direnç anlaktan gelmez. Genelde, anlak kaygısızdır, direnç, istemenin kendisinden gelir. O, tasarıma bir yandan can atar bir yandan ondan tiksinir. Bu tasarımın ilginç olmasının nedeni, istemeyi heyecanlandırmasıdır kesinlikle. Aynı zamanda, soyut bilgi, istemeye, bu tasarımın, durduk yerde hem acı verici hem de alçaltıcı bir vuruşa yol açacağını söyler. Artık, bu içgörüye göre karar verip anlağı boyun eğmeye zorlar. Buna “kişinin kendine söz geçirmesi” denir. Burada efendinin isteme, uşağın anlak olduğu açıktır. Çünkü sonunda kazanan hep istemedir. Bu yüzden gerçek özü, insanın iç varlığını isteme oluşturur. Bu bakımdan H***V*) sanı istence uyar. Gelin görün ki öte yanda, bilmediği yerde, bir konuğun önünde giden bir kılavuz gibi, istemeyi yönetip ona yol gösterdiği sürece bu san, anlağa da uyar. Şu da var ki, bu çiftin ilişkisi için en uygun eğretileme, gözü görebilen topal bir adamı omzunda taşıyan güçlü bir kördür.
Burada betimlendiği biçimi ile istemenin anlakla ilişkisi şu olguda da saptanabilir: Özünde anlak, istemenin kararlarının yabancısıdır. İstemeyi devindiriciler sağlar ama bunların yarattığı etkiyi ancak a posteriori öğrenir. Tıpkı, kimyasal deney yapan birinin belirteçleri bir araya getirip sonucu beklemesi gibi. Gerçekte anlak, kendi istemesinin gerçek kararlarının, gizli çözümlerinin büsbütün dışında kalır. Öyle dışında kalır ki onları ancak üçüncü tarafın kararlan olarak, onlara kulak misafiri olduğunda şaşkınlıkla ortaya çıkarır. Anlağın istemenin gerçek yönelimlerinin dibine ulaşması için, istemeyi onun kendini açığa vurduğu bir eyleminde yakalaması gerekir.

Örneğin diyelim ki bir plân önerdim ama henüz kendim bu plân konusunda duraksıyorum. Beri yandan onun yürürlüğe konması, uygulanabilirliği bakımından bütünüyle belirsizdir. Çünkü uygulanması benim dışımdaki henüz belirsiz koşullara bağlıdır. Böylece, karar vermem her durumda gereksiz olduğundan şu an için konuyu olduğu gibi bırakırım. Şimdi genellikle nasıl sıkı bir plân yaptığımı bilmem. Duraksamama karşın onu uygulamayı ne çok istediğimi de bilmem, başka deyişle anlağım bilmez. Ama tasarıma uygun koşulların ortaya çıktığını duymaya göreyim, içimi bir anda coşkun, karşı koyulmaz bir sevinç kaplar. Bu sevinç bütün varlığıma yayılıp orada kalıcı bir yer edinir. Ben de buna şaşar kalırım. Anlağım istememin bu tasarıya nasıl sımsıkı bağlandığını, bu planın ona ne kadar uygun olduğunu ancak o zaman anlar. Oysa anlak onu pek sorunlu görmüş, bu kuşkuyu güçlükle bastırabilmişti. Başka bir örnek ele alalım. Diyelim ki benim dileğime pek uygun olduğuna inandığım bir anlaşmaya güle oynaya girelim. Ama işler ilerledikçe dezavantajlar, yükler kendini duyurmaya başladı. Böylesine istekle başladığım bir şeyden pişmanlık duyduğumdan kuşkulanır oldum. Bu kuşkuyu kafamdan atmak için, bir sözleşmeyle bağlanmamış olsaydım bile aynı yolda yürüyeceğime kendimi inandırırım. Derken sözleşme beklenmedik bir biçimde, öteki tarafça bozuldu mu ben şaşkınlık içinde bu durumdan hoşnut olduğumu, içimin rahatladığını fark ederim.
Genellikle, ne istediğimizi, neden korktuğumuzu bilmeyiz. Kendimize bile itiraf etmeden, hatta açıkça bilince gelmesine bile izin vermeden bir dileği bağrımıza basabiliriz. Anlak bu konuda hiçbir şey bilmez. Çünkü bizim kendimizle ilgili iyi kanımız bundan zarar görebilir. Ama dileğimiz yerine geldiğinde, sevincimizden (utana sıkıla) bunu istediğimizi öğreniriz. Bu, bize miras bırakan yakın bir akrabanın ölümü olabilir. Ara ara da gerçekte neden korktuğumuzu bilmeyiz. Bunun nedeni korkuyu açık bilince getirecek gözü pekliğimizin olmamasıdır. Bir şey yaparken ya da yapmazken gerçek devindirici konusunda sık sık yanılırız. Bu durum, sonunda bazı rastlantılar bize kendi gizimizi açıncaya dek sürer. O zaman, devin-dirici olarak kabul ettiğimizin bu değil öteki olduğunu saptarız. Devindiricinin öteki olduğunu kendimize kabul ettirmek istememişizdir; çünkü o devindirici bizim kendimize ilişkin iyi kanımızla hiç bağdaşmaz. Örneğin, saf törel nedenler yüzünden bir şeyi yapmaya çekiniriz. Biz böyle olduğuna inansak da sonradan bizi yalnızca korkunun sınırladığını öğreniriz. Çünkü bütün tehlikeler ortadan kalkar kalkmaz, çekindiğimiz şeyi yaparız. Bazı durumlarda bu öyle ileri gidebilir ki kişi eylemin gerçek devindiricisini bile kestiremez. Dahası kendisinin böyle bir devindiriciden etkilenebileceğine de inanamaz. Gene de onun eyleminin o andaki devindiricisi budur. [… ] Şimdi, tersine, bütün filozofların inanabileceği gibi, gerçek doğamızı anlak kursaydı, istemenin kararları, yalnızca bilgi aracılığı ile ulaşılan bir toplam olsaydı, o zaman törel değerimiz bakımından yalnızca kendisinden yola çıkarak eylediğimizi kafamızda canlandırdığımız devindi-rici belirleyici olurdu. Tıpkı bu konuda önemli olanın sonuç değil yönelim olduğu gibi… Gelin görün ki o zaman kafada canlandırılan devindirici ile gerçek devin-dirici arasındaki ayrım uygulamada olanaksız olacaktı. Betimlediğim bütün örnekler – bunlara ek olarak, algılayan her kişi, kendi yaşamında bunların koşutlarını gözleyebilir. – anlağın istence yabancı olduğunu gösterir. Öyle yabancıdır ki isteme ara ara ağzından girip burnundan çıkarak anlağı kandırır. Çünkü, anlak isteme için devindiriciler sağlasa bile istemenin kararlarının gizli işliğine girmez. Anlağın ayaklarını bastığı yerin istemeninkine yakın olduğu kesin. Bu kesin olmasına kesin ya gene de anlak istemenin bütün gizini paylaşmaz. Bunu daha da doğrulayan bir olgu vardır. Hemen hemen herkes ara ara onu kendisinde gözleme fırsatı bulur. Bu olgu, usun zaman zaman, istemeye pek güvenmemesidir. Örneğin gözü pek bir karar verdiysek – bu en başta istemenin anlağa verdiği bir söze dayanır. – kabul etmesek de derinden derine, belli belirsiz hüküm süren bir kuşku
duyarız sık sık. Kendi kendimize verdiğimiz bu sözü tutmaya ciddi ciddi niyetli olup olmadığımız; onu eğip bükerek mi yoksa sapasağlam, sebatla mı tutacağımız konusundadır bu kuşku. Kararlılığımızın ardındaki iyi inanca bizi ancak fait accompli1 inandırabilir. Bütün bu olgular isteme ile anlama yetisi arasındaki ayrımın kanıtlarıdır. Bu olgular istemenin önceliğine, anlama yetisinin ona bağlı konumuna tanıklık ederler.[…]

Arthur Schopenhauer
İsteme ve Tasarım Olarak Dünya

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Edip Cansever’in Mahir Çayan ve arkadaşlarına yazdığı şiir: Ölü mü denir

Ölü mü denir Ölü mü denir şimdi onlara Durmuş kalbleri çoktan Ölü mü denir şimdi onlara Kımıldamıyor gözbebekleri Ölü mü...

Kapat